Danny Boyle: “Artık saf olan hiçbir şey kalmadı”

Üner Altay 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
“Mezarımı Derin Kaz” ve “Trainspotting” gibi herkes tarafından kolay kolay hazmedilememiş filmleriyle tanıdığımız Danny Boyle, ‘kıyamet sonrası’ filmi “28 Gün Sonra”da yine, yenilikçi üslubuna uygun bir konuya dönüş yapıyor. Res Magazin’den Sandy Hunter’ın Boyle’la yaptığı söyleşi, yönetmenin filmdeki referanslarından dijital çalışmaya dair düşüncelerine dek pek çok noktayı aydınlatıyor.
"28 Gün Sonra", zombi filmlerinden kıyamet sonrası ve bilimkurgu filmlerine kadar birçok tarzı aynı potada eritiyor. Bu konudaki referanslarınız kimler?
Yaptığımız her filmde bir tarzı ele alıp üzerinde biraz oynarız. Bunu yapmayı seviyoruz. Bu, filmin ortalama seyirciye ulaşmasını ve pazarlamayı kolaylaştırıyor. Belirli bir tarzı alıp onu bozmak istiyoruz. Böylece filmi görmeye gelen zombi filmi meraklıları da, sadece parçalanmış vücut parçalarından fazlasını görebilecekler. Bu, önemli bir parametre.
Ben yine de zombi filmi meraklılarının memnun kalacağını düşünüyorum.
Senaryoyu yazan Alex Garland da zombi hayranıdır. Aynı zamanda J.G. Ballard'ın bilimkurgu romanlarını da sever. Birilerinden bir şeyler çalmıyoruz, ama artık saf olan hiçbir şey de kalmadı. Bir bakıma bir şeyler çalıp onu daha farklı bir şekilde sunuyoruz. Bunun bir zombi filmi olmasını istiyorduk, ama aynı zamanda standart korku filmlerinden daha fazla duygusallık barındırmasını da…
‘Medeniyet kalıntıları arasında hayatta kalmaya çalışan bir grup insan’, ‘kıyamet sonrası’ filmlerin ana motiflerinden biri. Bunun sizi özel olarak cezbeden bir yanı var mı?
Tabii ki. Kıyamet sonrası filmleri, size sadece bir grup insan hakkında bir aile filmi yapma imkanı veriyor. Muhtemelen bu janrın ilk filmi olduğunu söyleyebileceğimiz “The Gren Ray”de (1920) bile, yeşil bir tür lazer ışınının tüm şehri uyutması sonrasında, ışından etkilenmeyen bir grubun şehirde dolaşmaları konu edilmişti.
Filmdeki virüs kan yoluyla bulaşıyor. Burada AIDS'e bir gönderme var mı?
Böyle olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Aslında AIDS değil de Ebola'dan yola çıkıldı. Richard Preston'un "The Hot Zone" diye bir kitabı var. Ebola'yı Afrika'dan Washington'a taşıyan bir adamla ilgili. Onu okuduk mesela. Ancak buna rağmen, AIDS ortaya çıktığından beri, insanlarda her kan damlası gördüklerinde AIDS’i hatırlama gibi bir duyarlılık var ve böyle bir analojiye engel olmak çok zor.
Bütün film için storyboard (plantablo) hazırladınız mı?
Teknik zorunluluklardan dolayı storyboard hazırladık, ama normalde bundan pek haz etmem. Ben olayları daha çok çekim günü planlamayı severim. Ama size güvenen çok fazla insan olduğu için bunu her zaman yapamıyorsunuz. Yine de her şeyi mümkün olduğunca geciktirmeyi seviyorum, bu çok heyecanlı. Şunu da kabul etmek gerek: Bütçeniz büyüdükçe bunu yapma şansınız da azalıyor.
Bu filmi dijital teknoloji ile çekmenizin size sağladığı faydalar nelerdi?
Bunun en büyük faydasını Londra'da çektiğimiz sahnelerde gördük, çünkü selüloit ile çalışsaydık bunu karşılayamazdık ve her şey çok farklı olurdu. 35 mm kamera ile çalışsaydık onu hareket ettirmek için gereken insan sayısı yüzünden ortaya yüklü bir masraf çıkacaktı ve biz de bunu karşılamak için filmde bir star oynatmak zorunda kalacaktık.
Peki dijitalle çekim yapmanın dezavantajları yok mu?
Var tabii. Görüntü kalitesi açısından, özellikle geniş açılı çekimlerde, çok daha az verim alıyorsunuz. Gerçi biz şanslıydık, filmin genelinde durumu kurtardık. İnsan gözü o kadar garip ki birden geniş açıya geçildiğinde odaklanmış olduğu detay ortadan yok olursa bunu hemen fark ediyor. Bu, bizim filmimiz açısından, tek büyük dezavantajdı. Modern bir şeyler ortaya çıkarmak istiyorsanız bir sorun yok ama eğer bir dönem filmi yapmak istiyorsanız dijital kamera tuhaf kaçabilir.
Londra sokaklarının bomboş olduğu sahneleri nasıl çektiniz?
10 kamerayla boş olan her bölgede birkaç dakika çekim yaptık. Çekeceğimiz farklı açıları tek tek, çok dikkatli bir biçimde belirledik ki sonradan bu görüntüleri birleştirdiğimizde izleyici açısından rahatsız edici bir durum ortaya çıkmasın. Gerçekten de kurgu aşamasında bu görüntüleri birleştirdiğimizde ortaya çıkan sahneleri izlediğinizde, kameranın görüntüleri hiç kesintisiz kaydettiğini ve karakterlerle birlikte bomboş Londra sokaklarında yürüdüğünüzü hissediyorsunuz, çevrede hiç kimse yokmuş gibi. Böylece izleyicilerin bu tuhaf dünyanın bir parçası olup karakterlerle özdeşleşmesi kolaylaşıyor.
Bir sonraki filminiz dijital mı olacak?
Hayır. Sıradakinde selüloit üzerinde çalışacağım. Ama sonraki filmim dijital olacak.
Bundan sonraki filminiz nasıl olacak?
Frank Cottrell Boyce isminde bir yazarın yazdığı "Millions" diye bir şey. İngiltere'nin ‘pound'dan ‘euro'ya geçişi hakkında. Bu geçiş, filme göre bir hafta sonunda gerçekleşiyor ve bu, suçlulara ve film yapımcılarına bazı fırsatlar sunuyor. Aslında ismine bakınca oldukça sıkıcı bir film olacağı düşünülebilir ama öyle değil. İki genç arkadaş ve bazı şeylere veda etmek hakkında oldukça iyimser bir film.
Henüz kimse yorum yapmamış.


Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.

Akıl Defteri
Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)
Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)








Seanslar
Fragman


