
Aşkın hallerini sorgulamak, her detayı su yüzüne çıkarmaya çalışmak, çoğu filmin uğraşı olmuştur. Julie Delpy'nin yazıp yönettiği ve başrolünü de üstlendiği "Paris'te İki Gün" de bu uğraşa katılan yeni örneklerden biri. Biz aslında Delpy'nin Richard Linklater'ın "Before Sunrise" ve "Before Sunset" filmlerinde canlandırdığı Celine karakteriyle bu tarz bir role ne kadar yakıştığını görmüştük. Hatta "Paris'te İki Gün"ün bu iki filmden özellikle "Sunset"le benzerlikler taşıması, izleyenleri şaşırtmayacaktır. Delpy, bir röportajda, kendi filmiyle "Before Sunset"i karşılaştırdığı bir cümlesinde, "Sunset"in daha romantik, "Paris'te İki Gün"ün daha gerçekçi bir film olduğunun altını çiziyor. Çiziyor çizmesine de, yine de filmi izlerken Linklater'ın filmlerini anımsamamak elde değil. Bu tarz filmlerin diyaloglarla bezeli karakter çalışmaları olmaları da ayrı bir haz aslında.
Erkek kadının "ev"inde:
Filmin çıkış noktası, kadın ve erkek farklılıklarından doğan o bitmek tükenmek bilmeyen çekim. Ancak bunun yanında bu iki insanın farklı kültürlerden geliyor olmaları da filmin hareket noktalarından biri. Hatta izleyiciyi güldüren temel espriler buradan geliyor. Marion... Fransız... Düşünen, fikir üreten, fikrini söylemekten çekinmeyen, hayatın her alanında varlığını ispatlamaya çalışan, sinir krizinin eşiğinde her an patlamaya hazır, nevrotik bir kadın. Zeki... Son kertede duygusallığı ağır basan, aşık bir kadın. İlişkiler üzerine kafa yoran, film boyunca size sesiyle ve düşünceleriyle eşlik eden kişi o. Jack... Amerikalı... Şüpheci, hastalık hastası, yabancı bir kültürün içinde denizden çıkmış bir balık edasında... Filmin komedi yönünü iyice öne çıkaran kişi Jack aslında. Marion'un aşk ve cinsel hayat geçmişiyle ilgili gittikçe abartı halini alan düşünceleri, filmin komedi yönünü besliyor ve seyirciyi güldürüyor. Özellikle bilmediği daha doğrusu yadsıdığı durumlar karşısında verdiği tepkiler, filmin dediğimiz gibi, komik olma halini korumasına yardımcı oluyor.
Oyunculuklar açısından yer yer Julie Delpy'nin abartıya kaçan hareketleri, Jack'in deyişiyle "önlenemeyen bir öfke kontrolsüzlüğü var sende" dedirtiyor insana. Adı geçmişken hemen analım, Jack rolünde Adam Goldberg her anıyla tat veren bir oyunculuk sergiliyor. Yabancı bir ülkede, dilini bilmediği insanlar arasında her an yeni bir şeyle karşılaşan şaşkın ve ürkmeye hazır insan halini bire bir yansıtmakta oldukça başarılı.
"Aşk geçici bir körlüktür" derler ya, bu körlüğün geçiciliğinin kalktığı, gözlerin görmeye, zihnin sorgulamaya başladığı zaman diliminde karşılaşacağımız temel sorunlarla çıkıyor film izleyicinin karşısına. Kadınla erkeği birbirine çeken sebepler aynı zamanda itiyor da. Bunlara kültür farklarını da ekleyin ve ortaya komedi sosuyla da bezenmiş samimi bir filmi seyre dalın.
Kimler İzlemeli:
Kimler İzlememeli:


Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Tüm umudunuzu kaybetmek özgürlüktür...








Seanslar
Fragman

