Jack Nicholson
Onun için her şey mümkün...
Sinema.com 11 Mart 2004, Perşembe 00:00
Bu hafta "Aşkta Herşey Mümkün"de genç kadınlara düşkün olup, aşkı yaşıtı bir yazarda bulan çapkın Harry Sanborn karakterini canlandıran Jack Nicholson, olgunluk döneminde canlandırdığı karakterlerle kariyerini farklı bir yöne taşıyor. Nicholson beyazperdeye her şekilde yakışıyor, biliyoruz; ama biz yine de onu "Easy Rider", "Chinatown", "Guguk Kuşu" ve "The Shining" gibi sinema tarihinin köşetaşı filmleriyle hatırlamayı tercih ediyoruz.

L.A. Lakers maçlarını her zaman oturduğu yerinde, güneş gözlüklerinin arkasından alaycı tebessümüyle izleyen bu adam, olabildiğince doğal bu halinde bile bir huzursuzluk hissi tohumu atıyor insanın içine. Yıldız oyuncu kavramını yeniden şekillendiren oyunculardan biri. Klasik bir anti-kahraman; asi, kavgacı, isyankar, tehlikeli bir anti-konformist. Oynayabildiği en sevimli rol, "Batman"in Joker'i. Kahkahalarla gülerken, Gotham City üzerine zehirli gazlar yağdırıyor. Yüzündeki tebessümden dalga dalga yayılan şeytani yansımaları saklayamıyor, eh o zaman bu ifadeyi en büyük kudreti haline getirmekten başka çaresi yok. 70'li yılların ruhunu kendine göre yeniden tanımlayan, göründüğü her filmi varlığıyla baştan sona domine eden bu adam, tam bir karşı kültür ikonu. Umarsız, alaycı, güvenilmez karakterlerin vücut bulmuş hali. İfadesi bir film-noir kahramanınınki gibi çoğu zaman, ya da film-noir kahramanının içine şeytan girmiş hali. 

Corman'dan Kubrick'e uzanan yol... Jack Nicholson'ı keşfeden isim, B filmlerinin önemli şahsiyeti Roger Corman. B tipi Poe uyarlamaları özellikle tanınan Corman'ın filmlerinin iki yıl önce İstanbul Film Festivali'nde toplu gösterimi olmuştu. Bu vesileyle biz de onun o zamanki yeni keşfi Jack Nicholson'ın, ter-ü taze oyunculuk devirlerini görebilmiştik. Zira oyuncu, Corman'ın en bilinen filmlerinden "The Cry Baby Killer"da başrolü oynadıktan sonra "Küçük Korku Dükkanı"nda ("Little Shop of Horrors") dişinden rahatsız, acı çekmeyi seven bir karakter olarak çıktı karşımıza. Bundan sonraki asıl parlayışı, Peter Fonda'nın teklifini kabul etmesi sayesinde gerçekleşti. Kült klasik "Easy Rider"da canlandırdığı alkolik avukat, Nicholson'a ilk Oscar adaylığını getirdi. İleride ilişkilerini sıkı fıkılaştıracağı Akademi'yle ilk tanışması böyle oldu. Bundan bir yıl sonra, hasta babasını ziyaret etmek adına kasabasına geri dönen ve geçmişiyle huzursuz bir karşılaşma yaşayan Robert Eroica Dupea rolünde, "Five Easy Pieces"la bir Oscar adaylığı daha geldi. Nicholson artık iyi yönetmenlerle çalışmaya alışmıştı, fakat hâlâ eksik olan bir şeyler vardı: Çok çok usta yönetmenlerin büyülü dokunuşları. Ve beklenen ikinci büyük çıkış, Polanski'nin ağzından dökülen tek kelimeyle geldi: "Chinatown". Bu film pek çok kişi için Jack Nicholson denince akla gelen iki-üç filmden biridir. Özel dedektif Jake Gittes, sarsak, şüpheci, güvensiz, alaycı, çapkın bir karakterdir. Hasbelkader bir işin içine girmiştir, bu işten sağ-salim çıkması da zor gözükmektedir. Bukowski karakterlerini andıran Gittes rolüyle uzun süre özdeşleştirilen Nicholson, bu filmle bir Oscar adaylığına daha hak kazandı. Ama 'adaylık', 'adaylık' nereye kadardı? Bir akıl hastanesinde sisteme karşı direnen Randle McMurphy karakteri (Milos Forman'ın "One Flew Over the Cuckoo's Nest"inde), nihayet Oscar heykelciğini Nicholson'ın kucağına bırakıverdi. Bundan sonraki filmlerinden "Last Tycoon"da Robert De NiroTony Curtis, Robert Mitchium ve Jean Moreau gibi şık isimlerle arz-ı endam eyleyen Nicholson için, hafızalara silinmemek üzere kazınılan rolü bir başka çok çok büyük yönetmenle birlikte geldi: Stanley Kubrick. Kötücül bir otele yerleştikten sonra içindeki kötücüllükle daha yakından tanışan bir adam ve zavallı ailesiyle ilgiliydi "The Shining". Hâlâ zaman zaman değişik şekilde tezahürleri bizzat kabuslarımı süsleyen bu film, çoğu kişinin kafasında, Jack Nicholson'ın kilitli kapı aralığından dışarıya deli bakışlar atan gözlerinin ve kapı aralığında sıkışmış kafasının görüntülendiği o meşhur fotoğrafla özdeşleşmiştir. "The Shining"i "The Shining" yapan Jack Nicholson, Kubrick'in 'başyapıtlarım' listesine bir ekleme daha yapmasının da böylece önünü açmıştır kuşkusuz. 

Nicholson ve 'daha çok' sevilen kötü adamları... Özel hayatı da profesyonel hayatında canlandırdığı karakterlerin yabancı olmadıkları sansasyonlarla dolu Jack Nicholson'a, 'delidir ne yapsa yeridir' yaftası da yapıştırıldıktan sonra, aktör hazır hızını almışken 'fena adamları' oynamaya devam etti. "The Shining"den sonra Jesssica Lange'le mutfak masası üzerinde ne var ne yok kırıp döktükleri sansasyonel sevişme sahnesiyle hatırlanan bir yeniden yapımda gözüken aktör, pek çok kez farklı yönetmenlerce uyarlanan "Postacı Kapıyı İki Kez Çalar"ın ("The Postman Always Rings Twice", 1981) belki de bugüne kadar beyazperdede gözüken en ürpertici erkek karakterini oynadı. Oscar heykelciği turlarına ara vermeden devam eden oyuncu, "Reds" filmiyle bir adaylık, Shirley Mc Laine'i baştan çıkarmaya çalışan eski bir astronotu oynadığı "Sevgi Sözcükleri"yle ("Terms Of Endearment") de bir heykelcik daha kaptı. Bundan sonra, çok kendine has bir tarzı olan, modern zaman masallarını vücuda getiren ya da modern zaman gerçeklerini masal yapan, ilginç bir yönetmenle çalıştı: Tim Burton. İlk "Batman"de, kötü adamın Batman'den çok sevilmesinin ve taklit edilmesinin bir suçlusu varsa, o da Jack Nicholson'dır. 'Sen hiç ay ışığında şeytanla raksettin mi?', Nicholson sayesinde, mahalle aralarında çocukların birbirine söylediği bir cümle oldu bir süre. Burton'la bundan yedi yıl sonra, "Çılgın Marslılar"da ("Mars Attacks") bir kez daha bir araya geldiler; Nicholson seçimlerde başarı kazanmak için Kanada'ya savaş açmayı planlayan Amerikan başkanıydı bu filmde. "Prizzi's Honor" ve "Ironweed" diğer iki Oscar adaylığını getirdi ama Jack artık biraz yaşlanmaya başlamıştı. Eskisi kadar marjinal ve enerjik roller onun için uygun değildi. Biraz daha ayakları yere basan, sıkıntısını farklı alanlara taşımış orta yaşlı 'az korkunç adam' rollerini benimsemeye başladı. "Birkaç İyi Adam"da ("A Few Good Men") Tom Cruise'a karşı direnen ama sonunda kaybeden generali canlandırırken hâlâ süngüsünü dik tutuyordu fakat "Benden Bu Kadar" ("As Good As It Gets") filmiyle işler biraz değişti. Helen Hunt'ın yola getirmeye çalıştığı ve sonunda biraz adam ettiği huysuz Melvin karakteri, kariyerinin bu noktasına dek canlandırdığı sert tiplerin aksine, yumuşamaya elverişli bir Nicholson çıkardı karşımıza. Oscar'ı da kaptığı bu rolüyle belki de, bugüne kadar beyazperdede izlediğimiz bütün Jack'lere göz kırpan oyuncu, ilk defa 'adam olma' yolundaydı. 

Son dönem filmleri de buna işaret ediyor zaten: Nisan 2003'te izlediğimiz "Schmidt Hakkında"da ("About Schmidt") emeklilik sonrası sıkıntıları ayyuka çıkmış bir ihtiyarı canlandırmıştı Nicholson. Hemen birkaç ay sonra vizyona giren "Asabiyim"de ("Anger Management"), biraz farklı bir bakışla da olsa yine benzer bir noktaya işaret ediyordu: Her ne kadar "Asabiyim"de kendisi de tedaviye muhtaç bir öfke terapistini canlandırsa da, artık, sinirini ya da sinir bozukluklarını sonuna kadar teşhir etmekten ziyade, düzeltmeye çalışan, daha yola gelir, daha uyumlu karakterler olarak karşımıza çıkıyordu Nicholson. Geçmişinin izin verdiği kadar sempati ve iyilik dağıtıyordu. İçindeki 'yaramazın' tamamen ölmesi mümkün olmadı elbette. Yine yakın dönemde, bir başka 'yaramazın', Sean Penn'in yönetmenlik denemelerine destek verdi; bir kız çocuğunun öldürülmesine kafayı takmış emekli polis olarak "The Pledge"de izledik aktörü. Bu hafta da kariyerinin geldiği noktada bu iki farklı eğilimin adeta kesiştiği bir filmle "Aşkta Herşey Mümkün"le karşımıza çıkıyor Nicholson. İlerlemiş yaşına aldırmadan bir playboy gibi yaşayan ve genç kadınlara düşkünlüğüyle tanınan, ancak gün gelip birlikte olduğu kadınlardan birinin annesine aşık olup kendi yaşam felsefesine ters düşen Harry Sanborn karakteri, usta aktörün hem can yakmayı sürdüren hem de daha ılımlı hale gelen karakterler canlandırma eğilimiyle bire bir örtüşüyor. Nicholsonın bundan sonra ne kadar sakin, huzurlu ve zararsız gözükse de, yüzünden yansıyan Joker kahkahasından hiç kurtulamayacak. O, kuşkusuz gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri. 

Elif Refiğ Not: Bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Nisan sayısında yer almıştır. Sizlerle paylaşmamıza izin verdikleri için Altyazı dergisine ve Elif Refiğ'e teşekkür ederiz.

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Aşkın Önemi (3 Aralık 2008 20:45 Kanal Türk)
Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Replik
Darısı Başıma
Aşk her zaman mükemmel olmaz, aşk aşktır!
Massimo
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com