
"28 Hafta Sonra", ilk filmde Britanya'yı saran dehşet günlerinde kırsal bölgedeki bir eve sığınan birkaç insanın kalabalık bir virüslü grubunun saldırısına uğramasıyla başlıyor. Film, belki de en iyi çekilmiş bölümü olan bu açılış sekansıyla hiç zaman kaybetmeden, gereksiz açıklamalara girişmeden izleyiciyi koltuğuna çivilemeyi başarıyor. Robert Carlyle'ın canlandırdığı Don'ın bu sahnede kurtulmak için karısını ölüme terk etmesi, duygusal etkilerini hikâyenin geri kalanı boyunca hissetirecek bir dramatik unsur. Adrenalini yüksek açılış sahnesinin ardından 28 hafta sonrasına, terk edilmiş Britanya adasına yeniden yerleşimlerin başladığı döneme geçiyoruz. Londra'nın merkezinde Amerikan ordusu tarafından oluşturulan güvenli bölge, sivil yerleşime açılıyor. Bu yeniden yapılanma süreci içinde resmi bir görev edinen Don, aylardır göremediği çocukları Tammy ve Andy'ye kavuşuyor. Ancak karısı Alice'in ve oğlu Andy'nin virüse bağışıklıkları, kısa bir süre içinde virüsün yeniden yayılmasına yol açıyor.
kim virüslü kim değil?
Virüsün beklenmedik bir hızla yayılması ve ordunun kontrolü kaybetmesiyle birlikte temposu iyice yükselen filmin politik göndermeleri de bu noktada yüzeye çıkıyor. Günümüzde çekilen her filmi güncel politik olaylarla ilişkilendirerek okumanın bazen aşırı yorumlara yol açtığı bir gerçek, ancak yine de "28 Hafta Sonra"nın çağrışımlarının gözden kaçacak gibi olmadığını vurgulamak gerek. Filmde Amerikan ordusu, kaos içindeki bir ülkenin başkentine konuşlanıyor ve burada güvenliği sağlayarak hayatı yavaş yavaş normale dönüştürmeye çalışıyor. Bu da akla bugün Irak'ta 'terörist'lerle rejimin dostlarını birbirinden ayırmaya çalışan Amerikan ordusunu getiriyor. Filmde virüslülerle sağlıklı insanların kapatıldıkları binadan dışarıya çıkmaya başlamaları üzerine kontrolün tamamen kaybedilmesi ve kimin sağlıklı, kimin virüslü olduğunun ayırt edilememesi ise, sadece ABD'nin değil, genel anlamda Batılı ülkelerin 'küresel terör' karşısındaki çaresizliğini, 'dost' ve 'düşman' tanımlarının çoğu zaman işleri çözmeye yardımcı olmadığını hatırlatıyor.
İşin politik boyutunu bir kenara bırakırsak, "28 Hafta Sonra"nın en büyük problemi senaryosunda yer alan boşluklar. Filmin öyküsünün kritik noktalarında insanın mantığını zorlayan kimi gelişmeler yaşanıyor. Örnek vermek gerekirse, Tammy ve Andy'nin Londra'ya döner dönmez karantina bölgesinden kolayca kaçıp eski evlerine gitmeleri; kaçışlarını fark eden askerlerin onları yakalamakta hiç acele etmemesi; virüse bağışıklığı olan ve bu yüzden bilimsel açıdan çok değerli olduğu bilinen Alice'in başında kimsenin bulunmaması ve Don'ın kimselere görünmeden karısının yanına gidebilmesi; Don'ın virüs kendisine bulaştıktan sonra çok uzun bir süre çocuklarını takip edebilmesi gibi çok sayıda ayrıntı, filmin gittikçe inandırıcılığını kaybetmesine yol açıyor. Tüm bunları kafaya takmamayı başarabilen izleyiciler içinse "28 Hafta Sonra" aksiyonu bol, gerilimi yüksek ve oldukça kanlı bir 100 dakika vaat ediyor. Üstelik kana doymayanlara virüsün tüm Avrupa'ya yayılmasının an meselesi olduğunu müjdeleyerek bitiyor.
Kimler izlemeli:
Kimler izlememeli:


Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Gerçek kaybeden kazanmayan değildir. Gerçek kaybeden; kaybetmekten o kadar korkar ki kazanmayı denemez bile.
Alan Arkin







Seanslar
Fragman

