
Onu anlatmaya nereden başlamalı? Filmografisine şöyle bir baktığımda, nasıl bilmediğimi anlayamadığım şeylerle karşılaşıyorum: Beyazperdede ilk kez gözüktüğünde yıl 1990'mış, filmse "Tales from the Darkside: The Movie" adlı bir fantastik korku filmi. Stephen King'in bir öyküsünden kısmen George Romero'nun yazdığı senaryoyla çekilmiş bu filmde küçük bir rolde oynaması şaşırtmıyor beni; asıl şaşırdığım bu olayın gerçekleştiği yıl, yani 1990. Oysa, her izlediğim filminde, en az çeyrek asırdır bu işi yapıyor olduğuna inandırmıştım kendimi. Bitmeyen trajedilerin kızıl saçlı kraliçesinin ilk filminde yüksek olasılıkla kızıla boyanmış bir karakteri canlandırmış olabileceği aklıma geldiğinde ürperiyorum biraz; o sahneyi zihnimde yaratmaya çalışıyorum. Kanlar içinde bir Julianne Moore... Onun bembeyaz teninde herhangi bir filmde kan görüp görmediğimi hatırlamaya çalışıyorum, hiçbir kare gelmiyor aklıma. Sadece "Hannibal"deki erotik tutsaklığı kana yakın bir etki bırakıyor - oysa o beyaz tene kan ne kadar yakışır! Hiçbir yönetmenin bunu fark etmemiş olmasına bir türlü anlam veremiyorum. Zihnimde tekrar tekrar yankılanan şu soruya bir türlü engel olamıyorum: Julianne Moore'un trajedisini kim bitirecek?
TV dizileri... Ve nihayet sinema!
Aile albümünün fotoğraflarını çevirmeye başladığımda ikinci kez çok şaşırıyorum. Askeri kıyafet içinde bir baba ve doktor elbisesi giymiş bir anne. Yani sanatçı bir aileden gelmiyor, oysa "sanatçı bir aileden geliyor" diye başlayan yüzlerce biyografi içinde bu cümleyi en fazla hak eden kişi belki de o. Elimdeki fotoğrafta, gizem ve hüzün görmeye alıştığım gözlerinde anlayamadığım, görünüşüne hiç uymayan bir his gizli. Bıkkınlık mı? Yo hayır, mutsuzluk sanırım. Babasının işi gereği hiçbir yerde kalıcı arkadaşlar edinememesinden kaynaklanan bir mutsuzluk. O yaşta bir yere yerleşmeyi bu kadar çok istemiş bu çocuk için bir yandan üzülüyorum, bir yandan da onu nasıl bir geleceğin beklediğini bildiğimde rahatlıyorum. Ukalâ psikiyatristlerin (annesi de böyle biri miydi acaba), geçmişteki tüm mutsuzlukları, yaşamdaki bazı şeylerin gerçekleşmesinde kilit konumda değerlendirmeleri geliyor aklıma... Ben de onun yaşamını mantığa bürümeye çalışıyorum, kim bilir belki bu denli mutsuz geçirmeseydi o yılları, hiç istemeden dünyanın yirmi üç farklı noktasında kısa kısa yaşamak zorunda kalmasaydı, Boston Üniversitesi'ne geldiğinde ayaklarını yere bu kadar sağlam basma ihtiyacı duymayacaktı. Hayatının en verimli dört yılı, aynı zamanda tam anlamıyla yerleşik olabildiği ilk dört yılıydı. Dört yılın sonunda oyunculuk eğitimi aldığı 'Gösteri Sanatları Bölümü'nden ('School of the Performing Arts') aldığı diplomasıyla, şöhret olmak için Los Angeles'a doğru yola çıkan pek çok arkadaşının aksine Amerika'nın en entelektüel şehrine, New York'a gitmeyi seçti. Böylece, her seçiminin onu biraz daha yücelteceği oyunculuk kariyerini, New York tiyatrolarında birbirinden kaliteli oyunlarda rol alarak başlatmış oluyordu. Bir süre off-Broadway olarak adlandırılan, bağımsız tiyatrolarda çalıştı. Rol aldığı iki Caryl Churchill oyununda ("Serious Money" ve "Ice Cream With Hot Fudge"), oldukça olumlu tepkiler aldı; New York entelektüel çevresince tanınan bir yüz olmaya başlamıştı. Ardından meşhur "The Guthrie Theatre"da sahnelenen "Hamlet"te Ophelia rolüne çıktı. (Onu "Vanya on the 42nd Street"de izledikten sonra, mutlaka sahnede izlemem gerektiğini düşünmüştüm, Ophelia olarak izlemeye dayanabilir miy(d)im bilmiyorum.)
Sonrasında, üçüncü kez şaşırmama yol açan bir döneme giriyor Julianne, kendini 'televizyon dizisi' furyasına kaptırıyor. "The Edge of Night"da 1985'den 1988'e kadar küçük bir rolde yer alsa da, Frannie ve Sabrina adlı kız kardeşleri canlandırdığı "As the World Turns"le 1988 yılında 'Outstanding Ingénue Daytime' dalında Emmy Ödülü'nü kazanıyor. "Money, Power, Murder" (1989), "The Last to Go" (1991) ve "Cast a Deadly Spell" (1991) gibi bugün hiç hatırlanmayan TV filmlerinde rol aldıktan sonra, nihayet o hayırlı olay gerçekleşiyor ve "Tales from the Darkside: The Movie"deki rolüyle beyazperdeye geçiş yapıyor. Artık başlangıçlar, Moore'un yaşamında çok önemli, çünkü çok mühim bir eşikte duruyor, adımını attığı yer 30'lu yaşları olacak. Sinemaya gerilim filmleriyle başlaması, onu çok iyi tanıyan birisinin aynada kendisini uzun uzun izlemesini önermesi sonucunda gerçekleşmiş olmalı. Çırılçıplak aynanın karşısındayken, benim şimdi yaptığım gibi, vücudunu kızıllar içerisinde düşlemiştir herhalde; peki bunu daha sonra niye unuttu? Curtis Hanson'ın (en son "8 Mil" ile karşımıza çıkmıştı) 1992 yapımı "Beşikteki El" ("The Hand That Rocks the Cradle") filmindeki rolü, sinema eleştirmenlerinin ve yapımcıların da ilgi alanına girmesini sağlıyor Moore'un.
Bunun en büyük kanıtı, 1993'te tam dört filmde birden rol almış olması: "Sosyeteden İnsan Manzaraları" ("Short Cuts", 1993); "Kaçak" ("The Fugitive", 1993), "Benny & Joon" (1993) ve "Kanıt Vücutlar" ("Body of Evidence", 1993). Çeşitli vesilelerle ses getiren bu filmlerden ikisi, bu yazı açısından bahsetmeye değer: Aynada bakma anını, beyazperdeye çırılçıplak arz-ı endam ettiği beş dakikalık rolünde yeniden yaşadığı "Kanıt Vücutlar" ve de bu yazının yazılmasına vesile olan "Sosyeteden İnsan Manzaraları". Bugünden baktığımızda "Kanıt Vücutlar"ı TV için yaptığı bazı işlerle birlikte kariyerinin en büyük hatası olarak görmek mümkün. Zaten o da bir yerlerde naifçe "Niçin insanların 'Body of Evidence'tan bahsetmek istediklerini anlayamıyorum. Sonuçta herhalde gelmiş geçmiş en kötü film olmasının yanı sıra, benim o filmde sadece beş dakikalık bir rolüm var" diyerek bu görüşü doğrulamıştı. Bir Robert Altman başyapıtı olan "Sosyeteden İnsan Manzaraları" ise, adeta "bir insan bir yıl içerisinde bu kadar kötü bir filmin yanında böylesine iyi bir filmde, böylesine müthiş bir performans gösterebilir mi?" dedirten bir film. Canlandırdığı vefasız, depresif ressam Marian Wyman karakteri, hem herkesçe tanınmasını ve takdir edilmesini sağladı; hem de trajik karakterler için biçilmiş kaftan olduğunu gösterdi; anlayacağınız Moore'un beyazperdedeki trajedisi, "Sosyeteden İnsan Manzaraları"yla başladı denebilir.
Bundan sonra, Moore çok kötü denebilecek bir filmde rol almadı; hatta filmografisinin "Sosyeteden İnsan Manzaraları" sonrası dönemde yüzde 95 iyi filmlerden oluştuğunu söylemek mümkün. 1993'ten bugüne doğru belli başlı filmlerini sayacak olursak: "Vanya on 42nd Street" (1994), "Safe" (1995), "Nine Months" (1995), "Assassins" (1995), "Surviving Picasso" (1996), "The Lost World: Jurassic Park" (1997), "Boogie Nights" (1997), "The Big Lebowski" (1998), "Psycho" (1998), "Cookie's Fortune" (1999), "An Ideal Husband" (1999), "A Map of the World" (1999), "The End of the Affair" (1999), "Magnolia" (1999), "Not I" (2000), "Hannibal" (2001), "World Traveler" (2001), "The Shipping News" (2001), "Far from Heaven" (2002), "The Hours" (2002), "Marie and Bruce" (2004), "Laws of Attraction" (2004), "The Forgotten" (2004), "Trust the Man" (2005), "The Prize Winner of Defiance, Ohio" (2005), "Freedomland" (2006) ve "Children of Men" (2006) gibi, ağırlıklı olarak oldukça iddialı yapımlardan oluşan bir resim çıkıyor karşımıza. Çalıştığı yönetmenlerin adları yan yana düşünüldüğünde bile (Robert Altman-iki kez; Louis Malle, Todd Haynes-iki kez; Chris Columbus, James Ivory, Steven Spielberg, Paul Thomas Anderson-iki kez, Joel-Ethan Coen, Gus Van Sant, Neil Jordan, Lasse Hallström ve Stephen Daldry) Moore'un altı-yedi yıl içerisinde nasıl müthiş bir aktris konumuna yükseldiği çok daha iyi anlaşılıyor. İşin ilginci, "Safe"deki Carol White, "Boogie Nights"daki Amber Waves, "The End of the Affair"deki Sarah Miles, "Magnolia"daki Linda Partridge, "Hannibal"daki Clarice Starling, "Far from Heaven"daki Cathy Whitaker'da, "Son Umut"taki Julian Taylor ya da son olarak "Next"teki FBI Ajanı Callie Ferris'de olduğu gibi, farklı nedenlerle acı çeken, mutsuz ve de bir yönüyle trajik karakterleri canlandırması; bunu yaparken de kendini tekrar etmekten çok uzak, mükemmel performanslar ortaya koymayı başarabilmesi. (Yani yazının başındaki "Julianne Moore'un trajedisini kim bitirecek?" sorum bir arzudan çok bir serzeniş olarak alınmalı.)
Bu filmlerden ve Moore'un rollerinden tek tek bahsetmeye kalkışmam, bu yazıyı asla bitiremememe ve sizin canınızı fazlasıyla sıkmama yol açacak; birkaçından bahsetmekse bende onarılmaz bir eksiklik hissi yaratacak. Sanırım en iyisi yazıyı onunla ilgili aklımdan çıkmayan birkaç şeyi sizin de hatırlamanızı isteyerek bitirmek olacak: Hannibal'de Moore'unkiyle çok iyi uyan bir gizeme sahip Anthony Hopkins'in canlandırdığı Dr. Hannibal'le, Moore'un canlandırdığı Clarice Starling karakterinin rahatsız edici bir erotiklik içeren beyin salatalı akşam yemekleri... "Safe"de fiziken bu dünyada olup ruhen çok uzaklarda olan, en yabancılaşmış, sinema tarihinde belki de mutsuzluğun en çok yakıştığı karakterlerden biri: Carol White... Ve de "Boogie Nights"da anne şefkatiyle içine aldığı Max Wahlberg'in (Dirk Diggler) kulağına usulca fısıldayışı: "İçime boşal."


Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.









Seanslar
Fragman


