"X-Men"
Son direnişin öncesine yolculuk
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Yaz vizyonu, "X-Men" serisinin üçüncü ve son filmi "X-Men: The Last Stand" ile renkleniyor. Biz de bu vesileyle serinin önceki filmlerinde neler olduğunu hatırlayalım, son filmden neler bekleyebileceğimize göz atalım ve ekibe yeni katılan üyeleri tanıyalım istedik.
Süper kahraman olmak zor zanaat. Hele ki X-Men ekibi için bu zorluğun derecesi daha bir artıyor. Çünkü onların kaygısı çalanı çırpanı ya da şehri/dünyayı yok etmek isteyenleri engellemekle bitmiyor. Üstüne üstlük onların kimliklerini saklama çabası diğer kahramanlarınkinden daha farklı. Hatta üstüne basa basa söylenmeli ki 'kimlik' ve 'kimliği saklama' sorunsalı, onlar için kahramanlık vazifelerinden daha önemli. eXtra süperler... X-Men, genetik yapılarındaki farklılıktan dolayı 'eXtra' yeteneklere sahip, insanlarla dostça yaşayabileceklerine inanan mutantlardan meydana gelen bir oluşum. 'İnsanlarla dostça yaşayabileceğine inanmak' burada anahtar kavram, çünkü mutantların bazıları böyle bir kavramın varlığını yadsıdıklarından, insanlara karşı düşmanca fikirler besleyip, onlara zarar vermek ve hatta mümkünse onların kökünü kazımak istiyorlar. Böyle düşünenler de pek haksız sayılmaz, çünkü insanlardan bazıları, mutantların güçlerini kötüye kullanabileceklerini varsayıp onları tabiri caizse 'damgalamak' ve kontrol altına almak niyetinde. Bir parantez açıp filme başvurmak gerekirse ilk filmin açılışında, kötü mutantların lideri Magneto'nun çocukluğunun İkinci Dünya Savaşı döneminde bir Yahudi kampında geçtiğinin gösterilmesi ve Yahudilerin damgalandığının özellikle kameraya yansımasıyla, mutantlara önyargıyla yaklaşan insanlar ve Naziler arasında bir benzerlik kuruluyordu. Bu şekilde düşünüldüğünde insanların bu davranışları, ABD'nin 'önleyici meşru müdafaa' tezini de akıllara getirebilir. Zira iki düşünce tarzı fazlasıyla benzeşiyor ve ikisi de faşizan davranışlara mahal verebilecek kadar geniş bir çerçeveye uzanabiliyor. Mesela ABD daha ortada herhangi bir 'suç' yokken, bazı ülkeleri 'şer ekseni' içine alıp, onlara saldırma hakkını kendinde bulurken, filmde senatörler mutantları kayıt altına alma meselesini görüşerek, mutantların kendilerine saldırabileceğini farz edebiliyorlar. Üst düzey siyasilerin bu tavırları, insanlar arasında mutantlara karşı nefreti daha da körüklüyor. Bu da bir yandan iki taraf için karşılıklı bir 'ötekileştirme' durumu doğururken, öte yandan mutantların birçoğunun, kendi istekleri dışında sahip oldukları kimliklerini saklama gereği duymalarına neden oluyor. Yani ortalıkta bir korku-nefret kısır döngüsünden söz etmek mümkün. İnsanlar zarar göreceklerini düşünüp, mutantlardan korkarak onlardan nefret ediyorlar. Bu nefretin sonuçlarından ürken mutantlar da, insanları düşman belliyorlar. Böylelikle ucu bucağı olmayan ve kendi içinde aşılamaz çelişkiler barındıran bir durum ortaya çıkıyor. İlk filmde, istediği canlının kılığına girebilme becerisine sahip olan Mystique, mutantları kayıt alma yasasının ateşli bir taraftarı olan senatör Kelly'yi kaçırdığında, ona, çocukken senatör gibiler yüzünden küçükken okula gitmekten korktuğunu söylüyor. Yani Mystique'i bu yola iten insanların onlara karşı nefreti. Bu cümleyi sarf edeninse, farklı farklı suretlere/kimliklere bürünen -yani tam bir kimliği olmayan- mutant tarafından söylenmesi ise mutantlar açısından bir sorun sayılabilecek 'kimlik' kavramı açısından manidar. Yine aynı filmde, Magneto tarafından mutant haline getirilen ama vücudunun buna dayanamaması üzerine ölmek üzere olan 1Kelly ile bir X-Men2 olan Storm arasındaki konuşma da korku-nefret sarmalı açısından önemli: Kelly bu konuşmasında Storm'a, insanlardan nefret edip etmediğini sorar, Storm ise buna "hayır" diyerek olumsuz yanıt vermez, bunun yerine insanlardan bazen nefret ettiğini, bununsa onlardan korkmasından kaynaklandığını belirterek cümlesinin sonunu getirir. Korkunun doğurduğu nefretin çeşitli açmazlara gittiğini de belirtmek gerek. Kötü niyetli mutantlar, Kelly'yi kaçırıp ona zarar verdiğinde, yaptıkları Kelly gibi düşünenleri haklı çıkaracak doğrultudadır: Mutantlar insanlara zarar verme potansiyeli taşıyan yaratıklardır ve onlara karşı önlem almak gereklidir. Bütün bunlara karşı filmin savunduğu kavramsa 'hoşgörü'. X-Men olmanın özünün insanlara karşı hoşgörüyle yaklaşma olduğu, onların kaba -ya da eXtra- kuvvete zaruret hali olmadığı sürece başvurmadıkları düşünüldüğünde ya da ikinci filmin sonunda X-Men'in, grubun elebaşı Xavier'in ağzından, ABD başkanına geçmişin hatalarını tekrarlamama ve daha iyi bir gelecek için insanlarla birlikte çalışma şansları olduğunu söylediği akla geldiğinde bu yorum daha anlaşılır hale gelebilir. evvel x-men olur ki... Kimlik ve ötekilik meselesi bir kenara bırakıldığında, tam üçüncü filme gelirken ilk iki filmde neler olduğunu hatırlamak yararlı olabilir. X-Men ekibi 2000 yılında perdeye ilk taşındığında asıl kötü adam Xavier'in eski dostu ve mutantlardan biri olan Magneto'ydu. Magneto mutantların insanlardan daha üstün olduğunu düşünüyor ve insanları mutant yapmak için çabalıyor, bunu sağlamak üzere de radyasyonu kullanıyordu. Fakat birer mutant olan insanlar buna fazla dayanamayarak ölüyorlardı. En sonunda Magneto geniş çaplı bir radyasyon yaymanın yolunu bulmuştu, fakat neyse ki kahramanlarımız yetişti de insanlık soyunu devam ettirebildi. İkinci film "X2"de (2003) bu sefer merkezdeki kötü adam, bir insan olan William Stryker'dı. Stryker, Xavier'in mutantları ve insanları bulmak için kullandığı bir araç olan 'cerebro'yu ele geçirip Xavier'in zihninde halüsinasyonlar yaratarak, bu aletten zararlı bir tür enerji yayımıyla mutantları yok etmeyi amaçlıyordu. Stryker planının ilk ayağını gerçekleştirip cerebro'ya sahip oldu fakat planını nihayete erdiremedi. Magneto bu filmde de önemli bir rol oynadı. Ancak ilk filmden farklı olarak, bu sefer X-Men ekibinin yanında duruyor gibiydi. Fakat bir kargaşa esnasında cerebro'nun işlevini tersine çevirerek, cerebro'yu insanları yok etmeye programladı. Paniğe pek gerek yok, çünkü X adamlar yine devredeydi ve cerebro'yu durdurabildi. Gerilim tam dindi derken, kahramanlarımızın bulunduğu mekânın yıkılmak üzere olması adrenalini tekrar yükseltti. Bu da yetmezmiş gibi ekibin kullandığı uçak arızalandı ve ekipten Dr. Jean Grey, X adamların sağlıkla bir şekilde yollarına devam edebilmesi için kendini feda etti. İlk iki film Bryan Singer'in imzasını taşıyordu. Singer, "Olağan Şüpheliler"le ("The Usual Suspects", 1995) çok karakterli filmleri yönetme konusunda rüştünü ispatlamıştı. "X-Men" serisinde de Singer'ın başarılı olduğu söylenebilir; zira bu tür uyarlamalarda kıstas olarak alınan, 'çizgi romanın takipçileri tarafından onay'ı, almayı başarabilmişti. Fakat ağırlıklı olarak, karakterlerin bolluğundan ve sürenin kısıtlı olmasından dolayı Singer, X-Men üyelerini çok derinlikli olarak ele alamadı. Mesela Storm karakterini canlandıran Halle Berry'nin, filmde fazla gözükmemesi sebebiyle serinin devam filmlerinde yer almak konusunda gönülsüz olmasına değinilebilir. Berry'nin bu davranışı 'yıldız kaprisi' olarak değerlendirilebilir fakat bunda oyuncunun haklılık payı olduğu da görmezden gelinemez. Çünkü Storm karakterinin ne evveliyatına ne de tipik özelliklerine dair filmde pek bir bilgi yer almıyor. Mystique, Cyclops gibi diğer pek çok X-Men de bu sorundan mustarip. Fakat bunlara rağmen, Singer ihtişamlı aksiyon sahneleri ve mutantların dışlanmalarına değinmesiyle, eli yüzü düzgün iki film kotarmış oluyordu. Yeni film "X-Men: The Last Stand"in yönetmen koltuğunda Singer yerine Brett Ratner oturuyor. Serinin sonunda, ikinci filmde yaşamını yitiren Dr. Jean Grey'in anka kuşu tarafından tekrar yaşama dönüşüne ve daha bir dolu olaya şahit olacağız. Fragmanından anlaşılacağı üzere karşımızda yine görkemli aksiyon sahneleriyle örülü bir film var. Bunlarla birlikte kadroya yeni kahramanlar ve kötü adamlar da katılıyor; Beast, Juggernaut, Angel bunlardan bazıları. Ratner, Singer'ın mirasının altından alnının akıyla kalkabilecek mi ya da X-Men'in seriye veda filmi bir hayal kırıklığına mı dönüşecek, bunu şimdiden kestirmek zor, bekleyip göreceğiz. Fakat şurası bir gerçek ki, filmden gelen ilk görüntülerle çizgi romanın fanatiklerinin yine ağzının suyu akıyor. yönetmen muamması "X-Men: The Last Stand"in yönetmenliği meselesi uzunca bir süre sinemaseverlerin gündemini meşgul etti çünkü seriyi kimin devralacağı bir yılan hikâyesine dönmüştü. Serinin son filmini, ilk iki filmde olduğu gibi Bryan Singer'in yöneteceği düşünülüyordu. Fakat planlandığı gibi olmadı ve Singer'a, onun çocukluk düşü Superman serisinin devam filmi "Superman Dönüyor" ("Superman Returns", 2006) önerilince, X-Men'in başı bir süre sahipsiz kaldı. Aslında Singer, X-Men'in son filmini de yönetmek istiyordu, fakat önceliği Superman'e ayırmıştı. X-Men'in yapımcı şirketi 20th Century Fox ise, Superman'in yapımcısı olan rakip şirket Warner Bros'a kaçan Singer'ın sözleşmesini feshetti ve yeni yönetmen arayışına girişti. Devam filmi için bahsi geçen ilk isim "Buffy the Vampire Slayer"ın ve Angel'ın yaratıcısı ve bazı bölümlerinin yönetmeni olan Joss Whedon'du. Fakat bu haberlerinin çıkmasının ardından yönetmen koltuğuna, Guy Ritchie'nin yapımcısı olarak tanıdığımız ve son olarak "Bir Dilim Suç" ("Layer Cake", 2004) ile kamera arkasına geçen Matthew Vaughn'un getirileceği duyuruldu. Fakat çekimlerin başlamasına sayılı hafta kala, filmin çekimleri nedeniyle ailesinden ayrı kalmaktan korkarak İngiltere'den ayrılmak istemeyen Vaughn yönetmenlikten çekildi. Darbe üstüne darbe alan X-Men'in geleceği karanlık gibiydi. En nihayetinde yönetmenliğe getirilen isim Brett Ratner oldu. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, Ratner "Superman Dönüyor"un yönetmenliği hususunda adı geçen biriydi. Mesele bununla da bitmiyor, Ratner aynı zamanda Singer'dan önce, X-Men'in ilk filmi için düşünülen bir adaydı. Yani denilebilir ki Ratner ve Singer çeşitli projeler nedeniyle karşı karşıya geldi. Fakat öyle görünüyor ki Ratner bu çeşit bir yarışta Singer'in gerisinde kaldı. Bu yönetmenler savaşını bir kenara bırakıp Ratner'in filmografisine baktığımızda, listede "Bitirim İkili" ("Rush Hour", 1998, 2001), "Kızıl Ejder" ("Red Dragon", 2002) ya da "Gün Batarken" ("After the Sunset", 2004) gibi, gişe filmlerinin yer aldığını görüyoruz. İlk başta mutantlar sonrasında da Superman vizyonda arz-ı endam edecek ve böylelikle süper kahramanların yanı sıra iki yönetmenin de mücadelesine tanık olacağız. seriye yeni katılanlar Wolverine'in yaraları çabucak iyileşiyor, Storm fırtınalar estiriyor, Magneto metala hükmediyor, Xavier insanların zihinlerinde gezinebiliyor, Mystique kılıktan kılığa girebiliyor... Peki, son filmde sıkça karşılaşacağımız karakterler, çizgi roman âleminde kim ve ne gibi özelliklere sahipler?
  • Angel: Asıl adı Warren Kenneth Worthington. Warren'ın kaderi, kürek kemiklerinden kanatlar çıkmaya başladığı gün değişti. Bu kanatlar sayesinde uçabiliyordu ve küçükken kaldığı okul yatakhanesinde çıkan yangında, diğer öğrencileri kurtararak kahraman payesini almaya hak kazandı. Warren'ın anatomisi uçmaya odaklı. Vücudu şişmanlamaya karşı doğal bir biçimde dirençli. Bunun yanı sıra Angel, başarılı bir işadamı ve dünyanın sayılı zenginlerinden biri.
  • Beast: Doğuştan anormal uzuvlarla dünyaya gelen Henry McCoy'a, çocukken sınıf arkadaşları tarafından verilen bir lakap 'beast', yani 'yaratık'. Beast, genetik bilimi, biyokimya ve çeşitli bilimsel alanlarda uzman. Yaptığı bilimsel deneyler sonucunda bulduğu bir iksiri kendi üzerinde denemesiyle birlikte vücudunda tüyler çıktı, dişleri büyüdü ve atletik becerileri gelişti. Mavi görünümü de bu bilimsel meraktan kalma.
  • Colossus: Rusya'nın bağrından kopan Piotr Rasputin, Xavier'ın kendisiyle iletişime geçmesiyle birlikte ABD'ye gelerek X-Men'e katıldı. Rasputin'in başlıca özelliği vücudunu organik çeliğe dönüştürebilmesi ve yaralanmalara karşı son derece dayanıklı olması. Bunların yanı sıra resim konusunda da son derece kabiliyetli.
  • Juggernaut: Gündelik yaşamında Cain Marko olarak bilinen Juggernaut aslında bir mutant değil. Fiziksel gücü, mistik bir metalden yapılma araçlarından kaynaklanıyor. Kaskı olmadığı sürece zihinsel saldırılara açık. Bununla birlikte Juggernaut'un X-Men evreninde ilginç bir geçmişi var: Juggernaut Xavier'ın üvey kardeşi. Küçük yaşta annesi kaybeden Marko'nun babası, Xavier'ın annesiyle evlenir ve öz oğlundan çok üvey oğluna ilgi gösterir. Bunu pek sindiremeyen Juggernaut da Xavier'e karşı içten içe bir kin besler.
  • Psylocke: Sivil hayattaki adı Betsy Braddock olan İngiliz asıllı Psylocke, karmaşık bir karakter. Tele kinetik güçleri var, dövüş sanatları konusunda usta ve pilotluk eğitimi almış.
  • Shadowcat: Takımın en genci olarak X-Men'e katılan Kitty Pryde vücudunu gayri maddi bir hale sokabiliyor; kendisini ve dokunduğu kimseleri katı maddelerin içerisinden geçirebiliyor; elektrikli araçların içinden geçtiği vakit onları bozuyor; havada da yürüyebiliyor.
  • Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2006 sayısında yayınlanan bu yazı, derginin ve yazarın izniyle kullanılmıştır.
    Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.

    TV'de bugün
    Aşkın Önemi (3 Aralık 2008 20:45 Kanal Türk)
    Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

    Replik
    Saklı Seçilmişler
    Kurallarla yaşayıp kurallarla ölüyoruz.
    Senator Ames Levritt
    « »
    Copyright © 1998-2008 Sinema.com