Yılmaz Erdoğan'a soramadıklarımız...

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Vizontele Tuuba'nin yaratıcısı Yılmaz Erdoğan yaptığı işlerden gayrı, kendisi ayrı bir fenomen . Bizzat anlattığı yaşam öyküsüyle adeta 'bir Türkiye rüyası'. Kıt kanaat geçinen bir memur çocuğunun ülkenin Doğu'sundan Batı'sına geçişinin 'olağanüstü' öyküsü. Peki sosyal düzen üzerine getirdiği ciddi ve de mizahi eleştirileri bir yana Yılmaz Erdoğan ile ilgili kafamızda oluşturacağımız gerçek bir imaj var mıdır?
Sorular muhtelif, yanıtları afaki...
Yılmaz Erdoğan Türkiye'nin bir popüler figürü. İyi ki de öyle.. Stand up, tiyatro, TV dizileri, şiir ve en sonunda bizim de dikkatimizi çeken sinema ile hiç değilse üreten, ne ürettiğinin (tartışılabilir) arkasında duran bir figür.
Deneyimli görüntü yönetmeni, parlak insan Ömer Faruk Sorak ile birlikte kamera arkasına geçtiği Vizontele iseTürkiye'de gelmiş geçmiş en çok izlenen filmi oldu. Filmin eksikleri değil fazlası vardı. Öerneğin, uçan kamera gibi bir bir Türkiye'de film yapan sinemacının zor bulacağı son teknoloji örneği araç gereçle çekilen ihtişamlı sahneler adeta görgüsüzce (sinema dili açısından ) ve gereksizce kurgulandığı için filmin bütününü etkileyen olumsuzluk olarak gözümüze batmıştı ama özel yaşantısıyla ilgili de bu yorumun yapılması masum bir tesadüfün getirdiği bir şey miydi yoksa televole kültürünün saygısız ve acımasız tarzı mı?
Derken medya aracılığıyla bile isteye bolca geldiği memleket gündeminde bir süre sonra yaptığı işlerden ziyade sürekli 'itiraflar' ve 'yalanlamalar' ile anılmaya başladı. Kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalarda 'ben aslında bu değili, şu kişiyim' başlıklı cümlelerinde biz onun adına ilahi bir çelişki yaşadık. Aslında biz onun 'ne şu ne de bu kişi' olduğuna çok da ilgili değildik lakin onda bir istikrar arayışımışın derinden dürten huzursuzluğunu da yaşamadan edemedik. Yani galiba biz, popüler bir ismin öyle ya da böyle gündemde olmasının ve de 'televole' kültürünün bir parçası olmasının ilahi şizofrenini kendisine yaşatmayacağını düşünecek kadar bir şekilde sevmiş ve benimsemiş durumdaydık onu. Masumiyetimiz bir şekilde şüphecilğe sonra da umursamazlığa bıraktı yerini.
Sonuçta; Vizontele Tuuba'nin yaratıcısı Yılmaz Erdoğan yağtığı işlerden gayrı, kendisi ayrı bir fenomen . Bizzat anlattığı yaşam öyküsüyle adeta 'bir Türkiye rüyası'. Kıt kanaat geçinen bir memur çocuğunun ülkenin Doğu'sundan Batı'sına geçişinin 'olağanüstü' öyküsü. Peki sosyal düzen üzerine getirdiği ciddi ve de mizahi eleştirileri bir yana kimdir Yılmaz Erdoğan? Medyadan izlediğimiz bilgi bombardımanında televole haberler ile 'samimi' itirafları arasında bir yere koyamadığımız için belki de şu aralar sadece sinemacı kimliğini mi tartışmak gerek? Ülke gerçeklerini kıyasıya eleştirdiği bir platformda medyadan yansıyanları bir sanatçının ilahi şizofrenisi olarak değerlendirip geçmek reva midir?
Popüler kültür esasen böyle bir şey midir? Yılmaz Erdoğan'ın ürettikleriyle söylediklerinin ve de bizzat iki söylediğinin arasında bile olan fark, bir fenomenin renkli sunumu mudur? Yoksa kafa karışıklığı trajik bir neden midir? Bizim kafamız mı yoksa onun ki mi bizden karışıktır?
Bunlar onun kendi sözleri: "Valla Türkiye’de zaten, Türkiye coğrafyasının neresinde yaşarsan yaşa, belli noktalara gelmek, İstanbul’a gelmek zaten çileli bir iş. İstanbul’a geldikten sonrası da ayrı bir çiledir zaten ama, ııh, biraz tesadüfler yardım etti ama, sonuçta ben hayattaki bütün enerjimi şundan aldım: bana neyi “sen yapamazsın “ dedilerse ”Ben bunu yapacağım” dedim. Valla, mesela şimdi seyreden insanlara önerebileceğim tek yol şudur: Hiç bunlara kulak asmayın, yani. Çünkü, galiba çok fazla da istenmez senin başarılı olman. Sen olacaksın!"
Sonuçta Yılmaz Erdoğan olmuştur. Bu oluşumun yansımalarında çoğunluğun kendini olmaya hazır bulması bir yanılgı, azınlığın kendisini her daim olmamış hissetmesi bir gerçekse, 'bir Türkiye rüyası' gerçekleşmiş demektir.
Bu sıkıcı yazı için kusura bakmayacağınızı ummak da bir yanılgıdır olsa olsa :)))İyi seyirler dilerim :))
Yılmaz Erdoğan Türkiye'nin bir popüler figürü. İyi ki de öyle.. Stand up, tiyatro, TV dizileri, şiir ve en sonunda bizim de dikkatimizi çeken sinema ile hiç değilse üreten, ne ürettiğinin (tartışılabilir) arkasında duran bir figür.
Deneyimli görüntü yönetmeni, parlak insan Ömer Faruk Sorak ile birlikte kamera arkasına geçtiği Vizontele iseTürkiye'de gelmiş geçmiş en çok izlenen filmi oldu. Filmin eksikleri değil fazlası vardı. Öerneğin, uçan kamera gibi bir bir Türkiye'de film yapan sinemacının zor bulacağı son teknoloji örneği araç gereçle çekilen ihtişamlı sahneler adeta görgüsüzce (sinema dili açısından ) ve gereksizce kurgulandığı için filmin bütününü etkileyen olumsuzluk olarak gözümüze batmıştı ama özel yaşantısıyla ilgili de bu yorumun yapılması masum bir tesadüfün getirdiği bir şey miydi yoksa televole kültürünün saygısız ve acımasız tarzı mı?
Derken medya aracılığıyla bile isteye bolca geldiği memleket gündeminde bir süre sonra yaptığı işlerden ziyade sürekli 'itiraflar' ve 'yalanlamalar' ile anılmaya başladı. Kendisiyle ilgili yaptığı açıklamalarda 'ben aslında bu değili, şu kişiyim' başlıklı cümlelerinde biz onun adına ilahi bir çelişki yaşadık. Aslında biz onun 'ne şu ne de bu kişi' olduğuna çok da ilgili değildik lakin onda bir istikrar arayışımışın derinden dürten huzursuzluğunu da yaşamadan edemedik. Yani galiba biz, popüler bir ismin öyle ya da böyle gündemde olmasının ve de 'televole' kültürünün bir parçası olmasının ilahi şizofrenini kendisine yaşatmayacağını düşünecek kadar bir şekilde sevmiş ve benimsemiş durumdaydık onu. Masumiyetimiz bir şekilde şüphecilğe sonra da umursamazlığa bıraktı yerini.
Sonuçta; Vizontele Tuuba'nin yaratıcısı Yılmaz Erdoğan yağtığı işlerden gayrı, kendisi ayrı bir fenomen . Bizzat anlattığı yaşam öyküsüyle adeta 'bir Türkiye rüyası'. Kıt kanaat geçinen bir memur çocuğunun ülkenin Doğu'sundan Batı'sına geçişinin 'olağanüstü' öyküsü. Peki sosyal düzen üzerine getirdiği ciddi ve de mizahi eleştirileri bir yana kimdir Yılmaz Erdoğan? Medyadan izlediğimiz bilgi bombardımanında televole haberler ile 'samimi' itirafları arasında bir yere koyamadığımız için belki de şu aralar sadece sinemacı kimliğini mi tartışmak gerek? Ülke gerçeklerini kıyasıya eleştirdiği bir platformda medyadan yansıyanları bir sanatçının ilahi şizofrenisi olarak değerlendirip geçmek reva midir?
Popüler kültür esasen böyle bir şey midir? Yılmaz Erdoğan'ın ürettikleriyle söylediklerinin ve de bizzat iki söylediğinin arasında bile olan fark, bir fenomenin renkli sunumu mudur? Yoksa kafa karışıklığı trajik bir neden midir? Bizim kafamız mı yoksa onun ki mi bizden karışıktır?
Bunlar onun kendi sözleri: "Valla Türkiye’de zaten, Türkiye coğrafyasının neresinde yaşarsan yaşa, belli noktalara gelmek, İstanbul’a gelmek zaten çileli bir iş. İstanbul’a geldikten sonrası da ayrı bir çiledir zaten ama, ııh, biraz tesadüfler yardım etti ama, sonuçta ben hayattaki bütün enerjimi şundan aldım: bana neyi “sen yapamazsın “ dedilerse ”Ben bunu yapacağım” dedim. Valla, mesela şimdi seyreden insanlara önerebileceğim tek yol şudur: Hiç bunlara kulak asmayın, yani. Çünkü, galiba çok fazla da istenmez senin başarılı olman. Sen olacaksın!"
Sonuçta Yılmaz Erdoğan olmuştur. Bu oluşumun yansımalarında çoğunluğun kendini olmaya hazır bulması bir yanılgı, azınlığın kendisini her daim olmamış hissetmesi bir gerçekse, 'bir Türkiye rüyası' gerçekleşmiş demektir.
Bu sıkıcı yazı için kusura bakmayacağınızı ummak da bir yanılgıdır olsa olsa :)))İyi seyirler dilerim :))
Henüz kimse yorum yapmamış.


Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.

Gizemli Kadın
Bir kez arka kapıdan çıktınmı bir daha ön kapıdan giremezsin.
Bir kez arka kapıdan çıktınmı bir daha ön kapıdan giremezsin.








Seanslar
Fragman

