Nicolas Cage
Lanetli adada, tek başına...
Sinema.com 3 Kasım 2006, Cuma 00:00
Beyazperdenin ıslak gözlü, melankolik bakışlı oyuncusu Nicolas Cage, kendinden emin olmadığı izlenimi veren, boşlukta gezindiğini hissettiğimiz rollerde oynadı hep. Bakışları kimi zaman çok keskin, kimi zamansa hüzün ve acı dolu olan Cage, "Dünya Ticaret Merkezi"nden sonra "Lanetli Ada"da da bir polis memuru olarak karşımıza çıkıyor.

1979 yılının sıcak bir bahar günü, Golden Gate köprüsünde hızla ilerleyen arabanın ön koltuğunda ünlü yönetmen Francis Ford Coppola oturuyordu. Arkada ise o zaman henüz 15 yaşında olan genç bir oyuncu adayı, Nicolas Coppola ve kuzeni Christopher, güzel bir günün keyfini çıkartıyorlardı. Francis, teybe çok sevdiği bir şarkıyı koymuştu: "Güzel insanlardan birisi olmak nasıl bir duygu? Artık kim olduğunu biliyorsun, Peki ne olmak istiyorsun? Çok uzun yol kat ettin... Ne kadardır oradasın? Anlayacak kadar uzun mu? Zengin bir adamsın... Artık sen de zengin bir adamsın..." Amcasının keyifle dinlediği şarkı ('Baby You're a Rich Man' - Beatles) o zamanlar Nicolas Cage için pek bir şey ifade etmiyordu, ancak yıllar sonra ünlü bir oyuncu olunca o da aynı albümü teybe koyup Sunset Bulvarı'nda anlamlı bir gezinti yapacaktı. 

'Coppola'dan kurtulmak' "Kin ve hırsla dolu bir aile bizimkisi. Atalarım, İtalyan katiller ve soyguncular." Nicolas Cage, sinemacılarla dolu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası zamanının çoğunu klasik filmler izlemekle geçiren sıradışı bir entellektüeldi... Yıllar sonra babasıyla ilgili konuşurken, ona büyük bir hayranlık duyduğunu gizlemiyordu; "Babam birlikte top oynayacağınız insanlardan değildi. O, daha çok birlikte 'Yurttaş Kane' izlenecek bir insandı. Her zaman onun heyecanlı bir insan olduğunu düşündüm... Sanırım bu, kalıtımsal bir şey." Bir dansçı olan annesi, sürekli hayaller gördüğü ve dengesiz davrandığı gerekçesiyle Cage henüz 6 yaşındayken akıl hastanesine yatırıldı. Ağabeyi ve amcası yönetmenlikle uğraşıyor, özellikle Francis Ford Coppola sinema dünyasında gittikçe sağlamlaşan bir yer ediniyordu. Ailesinde bu kadar çok sinemacı olması, Nicolas Cage'in oyunculuğa ilgi duymasına sebep oldu ve bu kararı, zaten pek de sağlıklı yürümeyen aile ilişkilerine yeni bir yön kazandırdı. Okul yaşamından nefret eden, kimsenin kendisine bir şey öğretemeyeceğini savunan, her insanın doğruları ancak bireysel olarak keşfedebileceğini söyleyen Cage, lise yıllarında sınıfının palyaçosuydu adeta. Sürekli konuşuyor, bu şekilde ilgi çekmeye çalışıyordu. "Yıllar sonra, ciddi olup hâlâ ilgi çekebileceğimi görmek benim için gerçek bir şok oldu". Baba Coppola'nın "Kıyamet"ini, en sevdiği film olarak açıklayan Nicolas Cage, büyük saygı duyduğu bu adamı aynı zamanda içten içe kıskanıyordu. Coppola ismi Nicolas'a birçok kapıyı açtı, ancak profesyonel bir oyuncu olarak kariyer yapmak isteyen sanatçının medyanın gündeminde olan soyadından kurtulması gerekiyordu. "Ben hâlâ bir Coppola'yım. Ailemden çok şey öğrendim. Ancak, bu işi tek başıma kotarabileceğimi kanıtlamam için Nicolas Cage olmam gerekiyordu. Yasal olarak ismimi değiştirmedim, ama ehliyetimde, pasaportumda Cage yazıyor. Cage, benim çünkü... 

Karakterler galerisi Nicolas Cage oldukça aksi bir kişiliğe sahipti, reddedilmekten hoşlanmaz, her insana sıcak davranmazdı. Üstelik sahne korkusu vardı, insanların önüne çıkar çıkmaz titremeye başlardı. Belki de bu yüzden sürekli olarak filmlerin peşinde koşmadı, daha 'güvenli' işleri yeğledi. Jeniffer Jason Leigh'i üne kavuşturan "Fast Times at Ridemont High", rol aldığı ilk film oldu. Daha sonra, ilk kez Cage soyadıyla "Valley Gir"l filminde hiç tanımadığı bir kültürden gelen genç kızla aşk yaşayan bir punkçıyı canlandırdı. "Valley Girl" ilgi çeken bir yapım olmuş, Hollywood Cage ismini ilk kez duymuştu.. Genç sanatçı, başarıya giden yolu görmüştü artık; aile bağlarından kopup, özgün bir kişilik haline gelmesi gerekiyordu. Elde ettiği küçük başarılar umut vericiydi, ancak bu, Cage için yeterli değildi. Alan Parker, yeni projesi "Birdy"için kendisini aradığında, Cage önemli bir sorumluluk aldığının ve hayatının dönüm noktasına geldiğinin bilincindeydi. Ne de olsa Parker kariyerinde "The Wall", "Gece Yarısı Ekspresi" ve "Fame" gibi başarı kazanmış filmleri olan ciddi bir yönetmendi. Yıllar sonra bir araya gelen, Philadelphia'nın işçi mahallelerinden birinde ergenlik dönemlerini bir arada geçirmiş iki gencin trajik öyküsünü anlatan filmde Cage, ölçülü, sakin ve kendinden emindi. Cannes'da Jüri Özel Ödülü'nü kazanan "Birdy" kuşkusuz Nicolas Cage'in o güne kadar yaptığı en iyi işti. "Bu adam filmi mahvediyor!" 1984 yılında medyada adından bolca söz ettiren Francis Ford Coppola filmi "The Cotton Club"un oyuncu kadrosunda Richard Gere, Diane Lane, Bob Hoskins, Gregory Hines gibi usta oyuncuların yanı sıra Nicolas Cage de yer alıyordu. Coppola'nın bir kez daha mafya dünyasını yücelttiği film Cage için pek bir anlam taşımıyordu, ancak artan başarısı amcasını da etkilemiş olacaktı ki, "Peggy Sue Got Married"de genç yeğenine başrolü önermekten çekinmeyecekti.. Coppola'nın feministlere adeta küfrettiği film, sabah uyandığında kendini 20 yıl öncesine, gençlik yıllarına dönmüş bulan orta yaşlı bir kadının, Peggy Sue'nun öyküsünü anlatıyordu. Kathleen Turner'ın canlandırdığı Peggy Sue hayatını değiştirecek, kocasından boşanacak kadar cesur mudur, yoksa hayatını Nicolas Cage'in oynadığı eşine mi adayacaktır? Coppola, elbette ikinci seçeneği işaretliyor, adeta kadının yeri kocasının yanıdır diyordu. Filmin setinde de olaylar yaşanmış, Kathleen Turner 'kaçak güreşerek' kendisinden deneyimsiz olan genç oyuncuyu bol bol aşağılamıştı; "Bu adam filmi mahvediyor!" 

Samimiyetin zaferi Elbette tüm bu olaylar Cage'i pek de ilgilendirmiyordu, o sadece işini iyi yapmaya çalışıyordu. 80'li yıllar sadece amcası için değil, tüm bir endüstri için kötü geçiyor, yeni bir şeyler söyleyecek insanlara ihtiyaç duyuluyordu. Gazetelerde çıkan eleştirilerde Cage yavaş düşünüp hareket eden bir robot gibi tanıtılıyor, asla iyi bir oyuncu olamayacağı söylenmeye çalışılıyordu.Sonunda 1987 yılında "Ay Çarpması" ortaya çıktı.. Norman Jewinson'un samimi ve sıcak anlatımıyla seyirciyi etkileyen film, teatral bir tarza sahipti ve bir oyuncunun isteyebileceği tüm fırsatları Cage'e sağlıyordu. Bir kere Cher'le birlikte çok hoş bir ikili oluşturmuşlar, aralarındaki elektriği izleyiciye yansıtabilmişlerdi. Yönetmen Jewinson, bir röpörtajda yeteneğinden etkilendiği oyuncu için "Her şeyi başarabilecek bir şair" demişti. Cage ismi artık tüm Amerikalı prodüktörlerin dilindeydi. Joel ve Ethan Coen yeni filmleri "Raising Arizona" için komik ve dengesiz görünüşlü, boş bakışlı bir oyuncu arıyorlardı. "Peggy Sue Got Married"i izlediklerinde kararlarını verdiler; Nicolas Cage onların hayal ettikleri kadar boş bakıyordu! Anlaşma imzalandı, Barry Sonnenfeld'in kamerası, Coen'lerin senaryosu ve Holly Hunter'ın katılımıyla kadro tamamlandı. "Bu kadar aptal bir adamı ancak bir dahi oynayabilirdi"; herkes böyle düşünmüş olacak ki bu filmle Cage'in ünü daha da arttı. Hakkında, "Filmlerinde kendi renklerini bulmayı veya perdeye kanını sıçratmayı seviyor" dediği ünlü yönetmen David Lynch imzalı "Vahşi Duygular" Cannes'da Altın Palmiye kazanırken gözler yine bu ıslak gözlü genç oyuncudaydı. Ne de olsa Cage filmde müthiş bir Elvis kompozisyonu çiziyordu. Vahşi, karizmatik, kendine özgü, sevecen, küstah ve seksi bir oyunculuktu onunkisi. 

Romantik komedilerden 'sert' rollere Cage'in Vegas'a ilk seferi "Vegas'ta Balayı" ile oldu, ancak pek iyi sonuçlanmadı. Bu düşük bütçeli komedi filminde Cage, sevgilisi Sarah Jessica Parker'ı kumar borcu olarak mafya babası James Caan'a vermek zorunda kalıyordu! Sonraki rolü, ünlü kara-filmci John Dahl'ın "Red Rock West"indeydi. Bir yanlışlık sonucu katil olduğu sanılan ve bir kadını öldürmesi istenen Cage, "Red Rock West"in unutulmaz imgelerinden birisi olup çıktı sonunda. Geçmişteki kara film oyuncularının kaderini paylaşan Cage, bu kült filmle video dükkanlarının en çok aranan karakterlerinden birisi oluverdi. Daha önce "Vegas'ta Balayı"nda birlikte çalıştığı yönetmen Andrew Bergman'la bir kez daha bir romantik komedi denemesinde buluşan Cage, bu sefer piyangodan 2 milyon dolarlık bir ödül kazanan bir polis memurunu canlandırıyordu. Bridget Fonda'ya, cebinde parası olmadığı için bir piyango bileti veren ve büyük ödülün bu bilete çıktığını öğrenince de paraları paylaşmak isteyen bu şirin polis memurunu herkes çok sevmişti. Çünkü bu adam fazlasıyla sıradandı, yoldan geçerken gördüğümüz binlerce insandan farksızdı. Herkes, Cage'i romantik komedilerin vazgeçilmez oyuncusu ilan etmeye hazırlanıyordu, ancak 1995 yılında onları bir sürpriz bekliyordu.. 

"Elveda Las Vegas" "Hafif bir şeyler yapmak istiyordum, komedi oyunculuğu yapabildiğimi kanıtlayacak filmler... Üç tane birden çektikten sonra, karanlık bir şeyler istedim. Bu, kusursuzdu. Hep aynı tarz çalışmaktan sıkılırım, insanlara soru sordurmaktan hoşlanıyorum." Ünlü yönetmen Mike Figgis, sonunda tam istediği tarzda bir hikâye yazmış, üstüne üstlük Nicolas Cage'le müthiş bir uyum sağlamıştı…Sting'in "Hiç dünyanın seni geride bırakıp gittiğini hissettin mi?" dizeleriyle başlayan bu hüzün başyapıtında Cage tam anlamıyla ölümüne içiyordu. "Elveda Las Vegas"ın her şeyini kaybetmiş Ben'i böylesi bir ölümü felsefi bulduğu için seçmemişti. O, sadece içiyordu, kendisi gibi bir 'kaybeden''le karşılaştığında ve aşık olduğunda bile şişeyi bırakmıyordu. Sinema tarihinin en duygulu alkolik performanslarından birisini veren Cage'in oyunculuğu akademi tarafından da göz ardı edilmedi, sanatçı ilk defa Oscar heykelciğini kazandı. "Benim için her şeyiyle özgür bir adamı oynamak büyük bir şanstı. Bu adam ölmekten korkmuyor. Ölümden korkmayan biri, istediği her şeyi yapabilir. Ölümden korkmayan biri özgürdür," demişti hayatının rolü için. 

90'larla gelen aksiyon 80'lerin bağımsız oyuncusu, sanat filmlerinin yetenekli aktörü bundan sonra ne yapacaktı? Bunu belirleyen, kendisinden çok Hollywood prodüktörleri oldu. Michael Bay'in video klip estetiği adına öykü anlat(a)madığı filmi "The Rock" ve ardından yine prodüktör Bruckheimer'in tayfasından Simon West imzalı "Con Air" Cage'i zengin eden yapımlar oldu. İkisi de yaz sezonunda gösterime sokulan tipik 'sezonluk' yapımlardan olan filmlerin ilkinde Cage bir patlayıcı uzmanı rolündeydi. Yanında ise iki dev aktör, Sean Connery ve Ed Harris vardı. Connery'den bol bol öğüt alan Cage, dev oyuncunun hâlâ çok iyi oyunculuk yapabilmesine ve enerjisine hayran kalmıştı. Cage, bir anda Hollywood'un yeni Bruce Willis'i olmuş, seyircinin gözüne girmeyi başarmıştı. Bu iki filmle Hollywood'daki yerini sağlamlaştırdıktan sonra çok ciddi bir oyunculuk gösterisine soyundu 1997'de.. "Yüzyüze"de önce karizmatik bir katili daha sonra da onun tam zıttı bir polisi canlandırdı. John Woo'nun mizansen dersi verdiği filmin senaryosu o kadar mantıksızdı ki, çoğu kişi tıpkı filmin hikâyesi gibi Cage ve Travolta'nın performanslarını da gözardı etmişlerdi. Oysa ortada Hollywood'da son 10 yılda izlediğimiz en iyi iki performans vardı. "Oyunculuk kalıtım meselesi!" Sonrasında yine bir John Woo filminde, "Rüzgarla Konuşanlar"da karşımıza çıkan Cage ilk kez bir savaş filminde başrolde yer alarak her filmin oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. Nitekim, 90'larla birlikte üst üste Hollywood aksiyonlarında yer alınca kendisine "Elveda Las Vegas"'ı hatırlatıp 'neden ciddi işlerle uğraşmıyorsun' diye soranları sakince yanıtlamıştı Cage: "Olaylara yüksekten bakan, dar görüşlü insanlardan kaçıyorum. Bu insanlar sadece 'ciddi film' diye damgalanan yapımlarda rol alıyorlar. Oysa bana kalırsa "Elveda Las Vegas" ne kadar 'ciddi' bir filmse "Superman" de o kadar değerlidir. Her şey, sizin 'ciddi' sıfatını nasıl yorumladığınıza bağlı..." 2003'te "Üçkağıtçılar"da ("Matchstick Man") kolay yoldan zengin olmaya çalışan Roy Waller'ı, "Büyük Hazine"de ("National Treasure") ise başka bir yoldan, hazine avlayarak refaha ermeyi amaçlayan Ben Gates'i canlandıran Cage, 2005 sezonunun önemli filmlerinden "Savaş Tanrısı"nda ("Lord of War"), daha da acımasız ve tehlikeli bir yoldan, silah ticaretiyle güce ulaşan Rus Yuri Orlov olarak karşımıza çıktı. Hemen ardından "Fırtınalı Hayatlar"da ("The Weather Man") o hüzünlü bakışlarının çok iyi örtüştüğü, işinde başarılı olsa da dağılan ailesini bir türlü toparlayamayan mutsuz bir hava durumu sunucusunu canlandırdı. Yakın zamanda, "Bitirim Karınca"da ("The Ant Bully") sesini duyduğumuz Cage, "Dünya Ticaret Merkezi"nde, 11 Eylül'de, İkiz Kuleler'in enkazı altında kalan polis memuru John McLoughlin olarak karşımıza çıkıyordu. Cage, kendi kariyeri açısından bu filmin önemini şöyle anlatıyor: "Aktörlük yeteneğimi artık anlam taşıyan ve insanlara bir şekilde yardımcı olabileceğim projelerde hayata geçirmeyi istiyordum. İnsan ruhunun bu filmin senaryosuna pozitif yönde yansıması beni fazlasıyla etkiledi. 11 Eylül olayının kendisi ne kadar yıkıcıysa, senaryodaki pozitif yaklaşım bana en derin üzüntülerden bile bir tutam umut çıkabileceğini çağrıştırdı." Polis olmayı sevmiş olacak ki, 1973 tarihli aynı adlı filmin yeniden çevrimi olan "Lanetli Ada"da ("The Wicker Man", 2005), orijinal filmde Edward Woodward'ın canlandırdığı polis memuru karakterinde karşımıza çıktı. İstemeden neden olduğu bir kazada, küçük bir kızla annesinin ölümüne neden olan polis memuru Edward, yaşadığı travmadan kurtulmak için, eski nişanlısı Willow'un (Kate Beahan) yardım isteğini kabul eder. Willow, kaybolan küçük kızı Rowan'ı bulmak için ondan yardım istemektedir ve Edward Rowan'ı bulmak için Summersisle adasına gelir. Adada öyle dolpalr dönmektedir ki, olup bitenler karşısında Cage gibi, her daim umursamaz ve cool bakışını koruyabilen bir oyuncu, bu filmdeki başrole çok iyi oturur. Renk skalasını andıran karakter portfolyosuna baktığımızda, ona hayran olan efsanevi yönetmen David Lynch'in Cage için söyledikleri çınlıyor kulaklarımızda: "O, oyuncuların caz müzisyenidir."   

Toplam 2 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.

TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Sadece güneşli günlerde yürürsen hedefe ulaşamazsın.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com