Sakın uyanma! Matrix vizyonda...

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Yıl 1999'du. İki bin yılı öncesi kıyamet sendorumu ürünü filmlerin arasından sivrildi.
Seyirciyi içinde yaşadığı 'uyku' halinden sarsmaya kararlıydı ve nitekim başardı. Gişede bir fenomen haline gelen film, milyonlarca izleyiciyi 'varoluşun' anlamını tartışır hale getirdi.
Aniden 'gerçek' ile sanal dünya arasında bocaladık; biz nerede duruyorduk acaba?! Ayakta mı uyuyorduk?
Güç kimdeydi artık, 'Matrix' de mi?
Değişen dünya dengeleri, çizgileri kayan sınırlar arasında yer bulmaya çalışan bireyler, yükselen globalizme tepkisel olarak artan etnik kimlik arayışı, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya uzanan şiddet, Avrupa’nın ortasında, Yugoslavya’da din savaşları...
Doğrusu zaten kıyamet hali yaşıyorduk.
İnsanoğlunun binlerce yıllık kanlı tarihi tekerrür ediyordu da, yine şifa olsun diye, dine ve de felsefeye sarılıyorduk. Bilime hizmet eden teknoloji de artık kendi başına bir tapınma odağı olmuş, artık bilim teklolojiye hizmet eder konuma gelmişti. Müdahale etme şansımız yoktu, kısaca çaresiz, yorgun ve halsizdik. Biraz uykuya muhtaçdık.
Herkesin aynı gerginlik, korku ve bitkinlik hali yaşadığı bir ortamda sinemanın da tüm bu gelişimlerde nasibini alması kaçınılmazdı. Matrix’in tüm kadim bilgilerin izinde popüleri harmanlaması gayet takdire şayandı doğrusu. Fani dünya haşlerinden feci halde yorgunduk. İçinde yaşadığımız ‘matrix’den çıkıp Wachowski biraderlerin ‘Matrix’ine girerek bir başka uyuma haline geçmek istedik. Hakkımız değil miydi hani...

İroni bu ya; sinema gibi bir ilüzyon sanatının yansımasında aniden ‘gerçek’ ile sanal dünya arasında bocaladık ve sorgulamaya başladık; biz nerede duruyorduk acaba?! Biz bu ‘Matrix’e ne zaman girmiştik? Matrix’den çıkış var mıydı?! Bizi içinde yaşadığımız uyku halinden sarsmaya çalışan film, neden varoluşumuzu tartışmamızı istiyordu? Ona faydası neydi? Her şey bir komplonun parçalarıysa bizim de ‘Matrix’den şüphe etmemiz doğaldı, böylece film üzerine daha çok konuşmaya, tartışmaya başladık. Bu paradoksun etrafında dönmekten anlamları kaçırdık, kısır döngüye girdik, üzerimize bir rehavet çöktü.. Peki güç kimdeydi artık, ‘Matrix’ de mi?
‘Matrix’in yarattığı sansayon, sinema teknolojisi adına getirdiği benzersiz yeniliklerle başarılı aksiyon sahneleri içermesi değildi malumumuz. Din ve matematik ve de bunların birbirinden ayrılmadan önce, hep birlikte yorumlandığı insanlığın ilk ‘düşünme ve akıl yürütme ’ sürecindeki adıyla felsefenin deryasına dalıverdik gönüllüce. Altmetin güçlü, sembolleri deşifre etmesi pek keyifliydi. Ancak İncil ve Tevrat’a yakın olmayan her faninin bocalayacağı ölçüde kendimizi telef ettik. Neo’nun Mesih, Trinity’nin Kutsal Üçlü, Morpheus’un uyku/düşler tanrısı göndermelerine sıkıca sarıldık.
Senaryo Doğu ile Batı felsefesinin ustaca bir karışımıydı lakin filmin ‘İnançlı olun’ desturu İsa’ya inanlar içindi de, fazla önemsemedik. İsa’nın yeniden doğacağı ‘ilahi’ inancını olumlayan bu aksiyonda ‘gerçek’ ile sanal alanda nerede durduğumuzu bildiğimizi düşündük

Dört yıl bekledik, derken ikinci ’Matrix’ geldi. Adının ‘Reloaded’ yani ‘yeniden yükleme’ olması, filmi görmeden bile bir fikir sahibi olmamızı sağladı. Yani Matrix’de ‘oyun’ yeniden başlıyordu. Ve aslında gerçek ile sanal arasında bir fark olmadığını, her şeyin sanal bir ortamda sunulduğunu, bir tasarımcının (Mimar) bize bir üst programda bir şeyler sunduğunu, hatta ‘her şeyin’ yalan, bilgisayar aleminin tek gerçek olduğu fikrini bize vermeye çalıştıklarını filan sezme huzursuzluğunu yaşadık. Ama akıllı Wachowski biraderler sayesinde hiç emin olamadık. En teknoloji fakirimiz bile virus ile Ajan Smith, eski bir program olan Orackle ile kahin arasında anlamlar bulmak için debelendi. Bir çoğumuz bu ‘yeniden dolduruşa’ pek bozuldu, ‘Matrix’e olan inancı sarsıldı. Üçüncü ve son bölüme daha fazla bel bağladı.
İnançla ve de dirençle üçüncü ve son bölümü bekledik. Üstelik adı ‘Devrimler’di. Sonunda, tekno ritmindeki ilahiler eşliğinde Neo’nun can vermesiyle barış sağlandı. Önce Trinity’nin ve esas olarak da mesih Neo’nun kendini telef etmesiyle insanlık geçici bir süre de olsa barış ortamına, yani günümüzdeki ‘gerçek’ dünyanın koşullarıyla paralel huzursuz bir ateşkes ortamına kavuştu. Yani 1999 yılında ilk başladığımız nokta geldik. Şimdi; makineler besin kaynağı olan insanları nasıl gönüllüce azad edecek, esas kıyamet şimdi kopacak, filan tartışmaları bir yana filmin finali bir dördüncü ’Matrix’ macerası için hazırlanmış adeta. Onlar çekmeyi düşünmüyorsa biz çekmekten gocunmayız illa da. Yani her şey o kadar havada. Tıpkı içinde yaşadığımız ‘gerçek’ dünya gibi... Bu üçüncü filmle yaşamın anlamını öğrenmeyi ve de ‘ilahi’ sorularına yanıt uman fanatik sinemaseverler teskin edileceğe benzemiyor pek.
İngilizlerin ünlü ve de perstijli gazetesin Guardian'ın efsane sinema eleştirmeni Derek Malcolm, yaptığımız sohbette, ‘Esas kıyamet işte bu!’ demişti ve eklemişti: ‘Milyonlarca izleyicinin serinin finalinden medet umması ve yaşamın anlamına yanıt bulacağını beklemesi kıyamet değildir de nedir! Bu sinema değil, toplu histeri hali!
Bir filme yüklediğimiz bunca anlam kuşkusuz nedensiz ve de Wachowski biraderlerin bu serisi hiç de kötü değil açıkçası. Bize dünya işlerini bir süre için unutturduğu için minnettarız bile. Hepimize iyi seyirler, mutlu rüyalar :)
İnsanoğlunun binlerce yıllık kanlı tarihi tekerrür ediyordu da, yine şifa olsun diye, dine ve de felsefeye sarılıyorduk. Bilime hizmet eden teknoloji de artık kendi başına bir tapınma odağı olmuş, artık bilim teklolojiye hizmet eder konuma gelmişti. Müdahale etme şansımız yoktu, kısaca çaresiz, yorgun ve halsizdik. Biraz uykuya muhtaçdık.
Herkesin aynı gerginlik, korku ve bitkinlik hali yaşadığı bir ortamda sinemanın da tüm bu gelişimlerde nasibini alması kaçınılmazdı. Matrix’in tüm kadim bilgilerin izinde popüleri harmanlaması gayet takdire şayandı doğrusu. Fani dünya haşlerinden feci halde yorgunduk. İçinde yaşadığımız ‘matrix’den çıkıp Wachowski biraderlerin ‘Matrix’ine girerek bir başka uyuma haline geçmek istedik. Hakkımız değil miydi hani...

İroni bu ya; sinema gibi bir ilüzyon sanatının yansımasında aniden ‘gerçek’ ile sanal dünya arasında bocaladık ve sorgulamaya başladık; biz nerede duruyorduk acaba?! Biz bu ‘Matrix’e ne zaman girmiştik? Matrix’den çıkış var mıydı?! Bizi içinde yaşadığımız uyku halinden sarsmaya çalışan film, neden varoluşumuzu tartışmamızı istiyordu? Ona faydası neydi? Her şey bir komplonun parçalarıysa bizim de ‘Matrix’den şüphe etmemiz doğaldı, böylece film üzerine daha çok konuşmaya, tartışmaya başladık. Bu paradoksun etrafında dönmekten anlamları kaçırdık, kısır döngüye girdik, üzerimize bir rehavet çöktü.. Peki güç kimdeydi artık, ‘Matrix’ de mi?
‘Matrix’in yarattığı sansayon, sinema teknolojisi adına getirdiği benzersiz yeniliklerle başarılı aksiyon sahneleri içermesi değildi malumumuz. Din ve matematik ve de bunların birbirinden ayrılmadan önce, hep birlikte yorumlandığı insanlığın ilk ‘düşünme ve akıl yürütme ’ sürecindeki adıyla felsefenin deryasına dalıverdik gönüllüce. Altmetin güçlü, sembolleri deşifre etmesi pek keyifliydi. Ancak İncil ve Tevrat’a yakın olmayan her faninin bocalayacağı ölçüde kendimizi telef ettik. Neo’nun Mesih, Trinity’nin Kutsal Üçlü, Morpheus’un uyku/düşler tanrısı göndermelerine sıkıca sarıldık.
Senaryo Doğu ile Batı felsefesinin ustaca bir karışımıydı lakin filmin ‘İnançlı olun’ desturu İsa’ya inanlar içindi de, fazla önemsemedik. İsa’nın yeniden doğacağı ‘ilahi’ inancını olumlayan bu aksiyonda ‘gerçek’ ile sanal alanda nerede durduğumuzu bildiğimizi düşündük

Dört yıl bekledik, derken ikinci ’Matrix’ geldi. Adının ‘Reloaded’ yani ‘yeniden yükleme’ olması, filmi görmeden bile bir fikir sahibi olmamızı sağladı. Yani Matrix’de ‘oyun’ yeniden başlıyordu. Ve aslında gerçek ile sanal arasında bir fark olmadığını, her şeyin sanal bir ortamda sunulduğunu, bir tasarımcının (Mimar) bize bir üst programda bir şeyler sunduğunu, hatta ‘her şeyin’ yalan, bilgisayar aleminin tek gerçek olduğu fikrini bize vermeye çalıştıklarını filan sezme huzursuzluğunu yaşadık. Ama akıllı Wachowski biraderler sayesinde hiç emin olamadık. En teknoloji fakirimiz bile virus ile Ajan Smith, eski bir program olan Orackle ile kahin arasında anlamlar bulmak için debelendi. Bir çoğumuz bu ‘yeniden dolduruşa’ pek bozuldu, ‘Matrix’e olan inancı sarsıldı. Üçüncü ve son bölüme daha fazla bel bağladı.
İnançla ve de dirençle üçüncü ve son bölümü bekledik. Üstelik adı ‘Devrimler’di. Sonunda, tekno ritmindeki ilahiler eşliğinde Neo’nun can vermesiyle barış sağlandı. Önce Trinity’nin ve esas olarak da mesih Neo’nun kendini telef etmesiyle insanlık geçici bir süre de olsa barış ortamına, yani günümüzdeki ‘gerçek’ dünyanın koşullarıyla paralel huzursuz bir ateşkes ortamına kavuştu. Yani 1999 yılında ilk başladığımız nokta geldik. Şimdi; makineler besin kaynağı olan insanları nasıl gönüllüce azad edecek, esas kıyamet şimdi kopacak, filan tartışmaları bir yana filmin finali bir dördüncü ’Matrix’ macerası için hazırlanmış adeta. Onlar çekmeyi düşünmüyorsa biz çekmekten gocunmayız illa da. Yani her şey o kadar havada. Tıpkı içinde yaşadığımız ‘gerçek’ dünya gibi... Bu üçüncü filmle yaşamın anlamını öğrenmeyi ve de ‘ilahi’ sorularına yanıt uman fanatik sinemaseverler teskin edileceğe benzemiyor pek.
İngilizlerin ünlü ve de perstijli gazetesin Guardian'ın efsane sinema eleştirmeni Derek Malcolm, yaptığımız sohbette, ‘Esas kıyamet işte bu!’ demişti ve eklemişti: ‘Milyonlarca izleyicinin serinin finalinden medet umması ve yaşamın anlamına yanıt bulacağını beklemesi kıyamet değildir de nedir! Bu sinema değil, toplu histeri hali!
Bir filme yüklediğimiz bunca anlam kuşkusuz nedensiz ve de Wachowski biraderlerin bu serisi hiç de kötü değil açıkçası. Bize dünya işlerini bir süre için unutturduğu için minnettarız bile. Hepimize iyi seyirler, mutlu rüyalar :)
Henüz kimse yorum yapmamış.


Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.









Seanslar
Fragman


