
Star Trek'in kaptanları Kirk ve Spock rotayı 23. yüzyıla çevirdi. Tamamı Kaliforniya'da çekilen filmde bir bira fabrikası, uzay gemisi Atılgan'ın makine odasına, stadyumun otoparkı da kemikleri donduran buz gezegenine dönüştürüldü. 60'lı yıllardan beri farklı kuşakları etkisi altına almış popüler bilim kurgu, 11. bölümde bol aksiyonlu haliyle gençlerin karşısında...
Star Trek
Yönetmen: J.J. Abrams
Senaryo: Roberto Orci , Gene Roddenberry , Alex Kurtzman
Oyuncular: Chris Pine (Kirk) , Zachary Quinto (Spock) , Eric Bana (Nero) , Simon Pegg ( Scotty) , Winona Ryder (Amanda Grayson) , Zoe Saldana (Nyota Uhura)
Galaksinin kaderi birbirinden çok uzaklarda doğmuş iki sıkı rakibin elindedir. Bir tarafta Iowa’daki çiftlikte doğup büyümüş, serseri ruhlu, heyecan ve macera arayan genç James Tiberius Kirk (Chris Pine) vardır. Diğer tarafta ise Vulcan gezegeninde büyümüş olan ve yarı-insan özgeçmişi nedeniyle kendi toplumunca dışlandığını hisseden, Starfleet Akademi’ye Vulcan ırkından kabul edilen ilk öğrenci olan Spock (Zachary Quinto) yer alır.
Kirk ile Spock’un kişilikleri çok farklıdır. Kim olduklarını, bu dünyaya ne verebileceklerini bulmaya çalışırken Starfleet Akademi’deki eğitimlerde birbiriyle rekabet halinde iki öğrenci olup çıkarlar. İkisinin de tarzı çok farklıdır. Birisi tutkularıyla hareket ederken diğeri mantığın sesini dinler. Sürekli muhalefet halinde meydan okurcasına davranırken birbirlerinden hoşlanmazlar. Gelmiş geçmiş en gelişmiş uzay gemisi Atılgan için seçilen çok özel mürettebat arasında ikisi de yer alacaktır.
Park alanının tamamı, çevreye zarar vermeden toprakta çözünebilen geri dönüşümlü kağıtlarla hazırlanan “karlar” ile kaplandı. Daha sonra özel efektler süpervizörü Burt Dalton’un liderliğindeki sanat departmanı devreye girdi. Akıllıca görüntüleme, görsel efektler ve tasarım unsurları sayesinde buz gezegeni Delta Vega yaratılmış oldu.
Yapım Notları:
40 yılı aşan tarihi boyunca farklı kuşakları derinden etkileyen “Star Trek”, modern pop kültürünün ikonik parçalarından birisi oldu. TV ve sinema serisinin bu başarısında insanoğlunun yıldızlara ulaşma arzusunu; geleceğimizin heyecan verici olasılıklarla dolu olduğu öngörüsünü yansıtmasının önemli payı vardı. Uzay gemisi Atılgan’ın çıktığı cesur yolculuklar ve onun uçuş rotasını izleyen diğer gemiler, izleyicinin benliğinde var olan yıldızları fethetme tutkusunu ateşleyici etki yaptı. Teknolojik ve kültürel gelişmeler sayesinde insanoğlunun geleceğinin daha iyi olacağına dair umutlarımız ve hayallerimiz tazelendi.
Aslında orijinal televizyon dizisi, yayına çıktığı ilk günlerde hit olamamıştı. Hayran kitlesi yakalaması biraz zaman aldı. Yayınlanan birkaç bölümün ardından izleyici kitlesi hızla genişlemeye başladı. Yepyeni dünyalara kültürlere beş yıllık barışçıl bir yolculuk yapan karizmatik mürettebata olumlu tepki veren hayran kitlesi hızla ve dalga dalga büyüdü.
Peki, bu misyon nasıl başlamıştı? Birbirinden akıllı ve tutkulu bu insanları bir araya getiren neydi? Yeni dünyaları keşfetme istekleri nereden başlamıştı? Yıllar boyunca, hatta gelecek yüzyıllar boyunca çok sayıda keşfe ve fantastik maceraya esin kaynağını nasıl edinmişlerdi?
Altı yıl devam eden televizyon dizisi ve ardından gelen 10 tane uzun metrajlı sinema filminin ardından yönetmen / yapımcı J.J. Abrams geleceği şekillendirmenin tek yolu olarak başlangıcı dönmeye karar verdi. Bu konudaki vizyonu ise, Kaptan James T. Kirk ile İkinci Kaptan Spock’un Starfleet Akademi’deki gelişim yıllarını ve beraber çıktıkları ilk olağanüstü yolculuğu anlatarak “Star Trek” efsanesine yepyeni bir başlangıç yapmak oldu. Abrams bu projeye başlarken “Star Trek” serisinin yaratıcısı Gene Roddenberry’e ve bu serinin çağdaş bir mite ve kült fenomene dönüşmesini sağlayan başarısına büyük saygı duydu. Öyküyü daha önce hiç olmayan bir noktadan ele almak; Atılgan uzay gemisinin iki liderinin gençlik yıllarını anlatan teknoloji ve sanat harikası bir aksiyon filmi yapmak istiyordu.
“Orijinal serinin hayranıydım ama asla bir Trekker olmadım” diyor Abrams, “Star Trek’ serisinde bugüne kadar hiç yapılmamış birşeyler kaldığını daima hissetmiştim. Televizyon dizisinden sonra 10 tane sinema filmi yapıldı ama Gene Roddenberry’nin 1966’da yarattığı temel öyküyü tam odak noktasından yakalayan ilk ‘Star Trek’ filminin bizimki olduğunu düşünüyorum.”
Abrams’ın yeni “Star Trek”te tam anlamıyla bir “yeniden yükleme” yapacağı beklentisi hakimdi. Ancak o hiç beklenmeyen bir yöne doğru hareket ederek Atılgan gemisinin daha önce hiç görmediğimiz 23. yüzyıldaki haline gitmeye karar verdi. “Star Trek’in çıkış öyküsü” adını verdiği bu fikrini yapımcı Damon Lindelof’a götürdüğünde ünlü yapımcı da heyecanla karşıladı. Fenomene dönüşen “Lost” dizisini Abrams ile beraber yaratan Lindelof, “Star Trek” için öngörülen konu hakkındaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor:
“Başta Kirk ve Spock olmak üzere tüm karakterlerin bugüne kadar hiç anlatılmamış çıkış öyküsünü anlatma fikrini harika buldum. Mürettebatın nasıl bir araya gelmiş olabileceği; birlikte çalışmak adına kişiliklerinin bazı bölümlerinden feragat etmeyi nasıl öğrendikleri gibi konular üzerinde görüş alışverişinde bulunduk. Senaryoyu Bob Orci ile Alex Kurtzman’ın yazacağını bilmek de ayrı bir keyif oldu.”
Hayalimizdeki Gelecek
Çocukluğundan beri “Star Trek” hayranı olduğunu ifade eden Lindelof, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öykünün getirdiği önermenin ve karakterlerin bu kadar uzun süre kalıcı olmasının sebebini, uzay yolculuğu kavramının temellerini iyimser açıdan yakalamasına bağlıyorum. Bu öyküde geleceğe yönelik olarak umutlu yaklaşım vardır. Günümüzde çekilen birçok filmde geleceğin karanlık, umutsuzluk verici ve distopik şekilde sunulduğunu görüyoruz. ‘Star Trek’ serisinin bence en harika yanı, son derece enerjik, iyimser ve umut dolu olmasıdır. Geleceği bizlere olmasını istediğimiz ve inanmak istediğimiz şekilde sunar. ‘Star Trek’teki gelecek, hepimizin amaçladığı mutlu gelecektir.”
Kaptanların Gençlik Yılları
“Star Trek”in tüm karakterleri, özellikle de Kaptan James T. Kirk ve onun sadık ama sürekli çekişme halindeki ikinci kaptanı Spock, 20. yüzyılda yaratılmış karakterler arasında en çok bilinen ve tanınan karakterler arasında yer alırlar. Ancak J.J. Abrams’ın hayalindeki “Star Trek”i çekmek için bilineni tekrarlamak yerine farklı boyutlar katacak senaryo yazarlarına ihtiyacı vardı. Çok iyi tanınan ve yeterince oturmuş bu kişilik yapılarını alıp gençlik yıllarına götürerek, onlardaki umutların, hayallerin ve motivasyonların nasıl oluştuğunu detaylarıyla anlatabilecek senaryo yazarları gerekliydi.
Abrams bu noktada , daha önce “Transformers”, “Mission: Impossible III” ve Fox kanalında şu anda devam eden “Fringe” dizisinde işbirliği yaptığı Roberto Orci ile Alex Kurtzman’a başvurdu. Lise yıllarından beri birbirini tanıyan ve sürekli beraber çalışan Orci ve Kurtzman’ın her ikisinin de çok sıkı “Star Trek” hayranı olduğunu biliyordu. “Star Trek” teklifi geldiğinde her ikisi de durup bir süre düşünmeyi tercih ettiler. Alex Kurtzman neden hemen “evet” demediklerini şu sözlerle açıklıyor: “Biraz duraksadık, çünkü çok büyük bir sorumluluk olacağını biliyorduk. ‘Star Trek’ evreni bu noktada çok sayıda kavşaklarla doluydu. Özellikle de seriyi pek bilmeyen yeni kuşakların ilgisini çekecek şekilde düşünülmesi gerekiyordu. Önümüzdeki zorluklar ürkütücü boyuttaydı. Ancak şu da var ki, birşeyi yapmaya çekiniyorsanız, aynı zamanda o zorluğun üstesinden gelecek meydan okuma duygusuna da sahipsiniz demektir. İlk baştaki kısa çekincemizden sonra J.J. Abrams ile toplantılar yapmaya başladık ve sonunda projeye dahil olmaya karar verdik.”
Orijinal serinin yaratıcısı Gene Roddenberry’nin aydınlık gelecek vizyonuna uygun bir senaryo ortaya koymak isteyen Orci ile Kurtzman, öncelikle “Star Trek” evreninin en evrensel kavramlarını öne çıkaran bir liste hazırlayarak işe koyuldular. Roberto Orci bu listede yer alan maddeleri şöyle özetliyor: “Listemizde şunlar vardı: Adeta aile gibi olan arkadaşların bir araya gelmesi; her karakterin kesinlikle sıcak, insani ve gerçek olması; samimi bir mizah anlayışı olması; parodi veya ironi yapılmadan gerçek durumlardan yola çıkılması; gerçek bilimkurgu özelliği taşıyan düşünceye yönelik bir öykü ortaya konulması; imkansız bir fantezi yerine insan olarak hepimizin ulaşmayı amaçladığımız bir gelecek vizyonuna yer verilmesi...”
Bu temelden yola çıkan Orci – Kurtzman ikilisi, filmin senaryosunda iki yeni şey yapma şansı karşısında heyecana kapıldılar. Bunlardan birisi, Kirk ile Spock’un daha önce hiç görülmemiş gençlik yıllarını hayal etmek, ikisinin arkadaş ve lider olarak gelişim sürecini izlemek; diğeri ise Atılgan uzay gemisinin ilk görevine çıkışını tasarlamaktı. Kirk ile Spock’un gençlik yıllarını keşfetmek, onları böylesine cazip birer kahraman yapan kökenlerini de anlama fırsatını getirdi. İkisi arasındaki ilişkinin temelinde, bir araya geldikleri zaman tek başına asla başaramayacakları en tehlikeli görevleri bile başarıyla yerine getiren sağlam bir dostluk fikri vardı. İlk bakışta birbirine çok zıt gibi görünen Kirk ile Spock aslında bir elmanın iki yarısı gibiydiler.
Alex Kurtzman bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle dile getiriyor: “Spock’un gençliğini düşünmek keyifli oldu. Yarı Vulkan’lı yarı insan olduğu için iki farklı dünya arasında sıkışıp kalmış her genç adam gibi o da hangi dünyaya daha uygun olduğunu anlamaya çalışır. Bu da izleyicinin ona kendini olağanüstü yakın hissetmesini sağlar. Aynı şekilde Kaptan Kirk’ün gençliğini düşünmek de heyecan vericiydi. O da kimliğini aradığı yıllarda James Dean gibi isyankar ruhla büyümüş bir gençtir. İkisi Starfleet Akademi’de tanıştığında hayata bakışı bu kadar farklı iki insan daha olamaz diye düşünürsünüz. Ancak birbirlerinde gördükleri bazı benzerliklere de olumlu tepki verirler. Çıktıkları bu yolculuğun büyük kısmı, Atılgan gemisini ve evreni kurtarabilecek komuta kararları verirken kendi kişiliklerinin en iyi yanlarını nasıl kullanacağını öğrenmek üzerinedir.”
Atılgan uzay gemisi tehlike altında kalınca Kirk ile Spock’un liderlik stilleri de aşama aşama ortaya çıkmaya başlar. Roberto Orci bu konuda şu bilgiyi veriyor: “Aslında uzay gemisindeki görev kurallarının kaynağında denizcilik kurallarının zengin tarihçesi vardır. Herşey kodlar, onur ve komuta zinciri üzerine kurulmuştur. Herşeyin sıkı kurallara bağlandığı böyle bir atmosferde Kaptan Kirk’ün kazanabilmek uğruna bazı kuralları ihlal etme peşinde olduğunu görürüz. Buna karşılık Spock karakteri var olan kuralların mantığına sıkı sıkıya bağlı kalmak gerektiğine inanır. İkisi arasındaki en temel tartışma noktası budur. İkisinin de kendine göre belirli bir bakış noktası olduğunu şiddetle hissederiz. Biz hangi yönetim tarzının doğru olduğu konusunda bir şey söylemek istemedik. Kirk ile Spock’un bir ahlaksal ikilemle yüz yüze olduğu doğrudur ama beraber çalışabilmek için bir yol bulabildikleri takdirde ilerleyeceklerinin de farkındadırlar.”
Kirk ile Spock’u bekleyen tehlikeler, filmin acımasız kötü adamı Nero’nun (Eric Bana) gerçek niyetini anlamaya başlamalarıyla birlikte hayal edilemez boyutlara yükselir. Senaryo yazarları, yeni bir karakter olan Nero’yu şekillendirirken Atılgan mürettebatına kafa tutan kaydadeğer bir düşman yaratmak için ne gerekiyorsa yaptılar.
Roberto Orci’nin Nero karakteriyle ilgili yorumu şöyle: “Nero, önceden kestirilemez hilelerle dolu bir düşmandır. Karmaşık yapılı kötü adamlar çizgisindeki Nero’nun özelliği, gittiği yanlış yolu mazur göstermek istemesidir. Galaksiler arası politik yapıyı imha etmek gibi bir niyeti vardır. Görünümü ve amaçları ürkütücüdür ama yine de herkes onda kendinden birşeyler bulacaktır.” Film yapımcıları oyuncu kadrosunu kurarken, Atılgan gemisinin orijinal mürettebatını canlandıran oyunculardan birisinin de yer almasını istediler. Yapımcıların çok istediği bu oyuncu, orijinal dizide Spock karakterinin portresini çizen Leonard Nimoy’dan başkası değildi.
Senaryo yazarı Roberto Orci’nin bu konudaki yorumu şöyle: “Filmde Leonard Nimoy’un da mutlaka olması gerektiğini hissediyorduk. Hayır demesi ihtimali sözkonusu olmasına rağmen yine de önemli bir rol yazdık. Hayır demiş olsaydı o rolü iptal edecektik. Oturup konuştuğumuzda bize çok sıcak davrandı. Ne kadar talihli olduğumuza inanamadık. Senaryo aşamasında her türlü yardımı yaptı.” Yapımcı Lindelof da şöyle bir yorum yapıyor: “Leonard Nimoy’un yer almasını çok istedik. Çünkü ‘Star Trek’in orijinaline bir bağlantı olsun diye düşüncemiz vardı. Ancak daha önce yaptığı açıklamada bir daha asla ‘Star Trek’te oynamayacağını söylediği için Leonard Nimoy’a gitmek gerçek bir riskti. Buna rağmen şansımızı denedik ve kendisinden olumlu cevap aldık.”
Mürettebat
Kaptan James Tiberius Kirk rolünde Chris Pine
James T. Kirk’ün kaderinde uzay gemisi kaptanı olmak vardır ama onu filmin başlangıcında ergenlik çağındaki Iowa’lı bir çocuk olarak görürüz. Yakışıklı ve zekidir ama onu kötü yola sevkedebilecek geniş çaplı isyankar eğilimleri vardır. Öncelikle de “iyice araştırmadan hemen atlamak” şeklindeki içgüdüsünün üstesinden gelmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Çok iyi korunan bir hangarda ışıl ışıl görünümlü Atılgan gemisinin inşa edilişini gizlice seyrederken kalbinin hızla çarptığını hisseder. Starfleet Akademi’ye girme tutkusuyla yanıp tutuşur. Bunu başardığı takdirde uzay gemisindeki mürettebatın en üst rütbesine kadar yükseleceğinden emindir.
Büyük bir lider olma sorumluluğunu almaya hazır hale gelmeden önce geleceğini arayan genç Kirk’e bakışın daha önce ekranda hiç yer almadığını belirten J.J. Abrams, “Kirk karakterinin ergenlik çağında asi ve isyankar ruhlu bir genç olması fikrini geliştirdik. Herhangi bir amacı yoktur. Tamamen kaybolmuş gibidir. Herşeye sebepsiz yere isyan eder. Ancak Atılgan’ın inşa edilişini gördüğü andan itibaren artık geleceğini değiştirecek bir amacı olduğunu fark etmiştir” diyor.
Orijinal dizide William Shatner’in oynadığı ve unutulmaz kıldığı Kaptan Kirk karakterini üstlenecek genç aktörü bulmak için yapımcılar yoğun bir arama süreci gerçekleştirdiler. Chris Pine karşılarına çıktığında bu sürecin neredeyse sonuna gelmişlerdi. Bugüne kadar genellikle romantik komedilerde oynayan ve “Smokin’ Aces” adlı aksiyon filminde boy gösteren Chris Pine, seyre değer oyunculuk yeteneğiyle tüm yapımcıları şaşırttı. Hiç kimse ondan böylesine bir başarı beklemiyordu.
Chris Pine rolünü oynarken kendi bireysel yaklaşımını izlemesi gerektiğini en başından itibaren anladı. Shatner’in bir zamanlar ortaya koyduğu ve global fenomene dönüşen karakter yapısını sadece esin kaynağı olarak kullanacak, gerisini kendi yaklaşımıyla getirecekti. Genç aktör bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Bay Shatner o dönemde kadınların gözdesi bir aksiyon kahramanı yaratmıştı. Bunu da inanılmaz mizah gücüyle yapıyordu. Bu filmde en çok sevdiğim şey, o erkeğin hangi süreçlerden geçerek o konuma geldiğinin sebepleriyle gösterilmesidir. Bay Shatner’ın çizdiği karakteri yeniden oynamanın bende ezici bir baskı yarattığını kabul ediyorum. Ayrıca tüm ‘Star Trek’ filmlerinin ve televizyon tarihinin de baskısı vardı. Shatner’ın yaptıklarını tekrarlamaya çalıştığım takdirde bunun büyük bir hata olacağı konusunda hepimiz anlaştık. Bundan sonrasında geriye sadece Kaptan Kirk karakterini kendi doğrularımla oynama zorluğu kaldı.”
Chris Pine sözlerini şöyle noktalıyor: “Kirk’ün güçlü ve komuta edici kişiliğinin yanısıra birtakım kusurları ve eksikleri de vardır. Filmde bunları da sergilemek istedim. Sonuçta Kirk bir süper kahraman değildir. Çözüm gerektiren problemlerle yüz yüze kaldığımız anlardaki bizler gibidir. Onu bizden ayıran yanı ise, karşısına çıkan sorunlarla sürekli boğuşması ve sonuna kadar sabretmesidir.”
Chris Pine filmin setindeki ilginç anılarından birisini şu sözlerle anlatıyor: “Kaptan köşküne ilk girdiğim dakikaları hiç unutamam. Portresini çizdiğim Kirk ileride Atılgan’ın komutanı olacaktı. Kaptan köşkü setine adım attığım andan itibaren ne kadar özel bir film yaptığımızı iyice anladım. Sonra o büyük an; kaptan koltuğuna ilk kez oturduğum an geldi. Heyecanla titredim. Kaptan koltuğuna oturduğum o ilk dakika,hayatım boyunca hep hatırlayacağım bir dakikaydı.”
Spock rolünde Zachary Quinto
Atılgan uzay gemisi yıldızlara doğru ilk kez havalandığında güvertede çok uzak dünyalardan gelen bir kişi vardır. Kısaca Spock olarak bilinir. Vulcan adlı bir gezegende doğmuştur. O gezegende duyguların kontrolden çıkmasına asla izin verilmez. Yapılan herşey saf ve katıksız mantık çerçevesinde yapılır. Ancak Spock’un annesi bir dünyalıdır. Onu henüz küçük bir çocukken terk etmiştir. O andan itibaren mantığı ve içgüdüsü arasındaki içsel mücadelesiyle başbaşa kalarak büyümek zorunda kalmıştır. Spock’un babası Sarek ona her zaman şöyle demiştir: “Kendi kaderini seçebilecek yetenektesin. Bu sadece ve sadece senin karar vereceğin birşeydir.” “Star Trek” sayesinde izleyiciler, Spock karakterinin ergenlik yıllarında yüz yüze kaldığı tercihi; insan yanıyla Vulcan yanı arasındaki tercihini görme fırsatını bulacaklar.
Yönetmen Abrams’ın bu konudaki yorumu şöyle: “Spock bir karar vermek zorundadır. Ya duygularını sonsuza kadar kontrol altında tutmaya devam edecek, ya da insani yönünü kucaklayacaktır. Filmde anlatılan öykü boyunca bu düaliteyle (ikili yapı) mücadele ettiğini görürüz. Dünyada kendi yerini bulmaya çalışan bir karakter fikrini çok sevdim.”
Filmde Spock rolünü oynayacak genç aktörü bulmak hiç de kolay olmadı. Bunun nedeni, Leonard Nimoy’un bu karakterle adeta bütünleşmiş olmasıydı. Film yapımcıları, Zachary Quinto’yu görünce bu işi başaracağına ikna oldular. Televizyonların hit dizisi “Heroes”teki rolüyle tanınan genç aktör, böyle bir rolün gerektirdiği entelektüel düşünce düzeyine fazlasıyla sahipti. Leonard Nimoy’un geçmiş yıllarda başardığı işi, herhangi bir taklide kalkışmadan onore edebileceği anlaşılıyordu.
Bu rolde oynamayı çok istediğini belirten Zachary Quinto, “Spock karakteri bana çok cazip geldi” diyor ve şöyle devam ediyor: “Atılgan gemisinin tüm mürettebatına yeniden hayat verme fikrini çok sevdim. Beyni ile duyguları arasındaki çelişkileriyle Spock karakteri beni her zaman büyülemişti. Ayrıca çevresinde olup bitenler karşısında sakinliğini koruma yeteneği de hoşuma gidiyordu. Bu yeni versiyonda onu yetişkinliğe ulaştıran dengeleri bulmayı nasıl başardığını görme fırsatı bulacağız. Kirk ve diğer mürettebatla paylaştığı ortak zeminin ise, evrenimizi daha iyi bir yer yapmak isteği olduğunu belirtmeliyim.”
“Star Trek”te Spock karakterinin dünyalı annesi Amanda Grayson rolünde “The Age of Innocence” ve “Little Women”dan tanıdığımız iki kez Oscar adaylığı almış sanatçı Winona Ryder oynadı. Vulcan’lı babası Sarek rolünde ise Oscar ödüllü “Chariots of Fire” filmindeki rolüyle tanınan İngiliz aktör Ben Cross kamera karşısına geçti. Dr. Leonard “Bones” McCoy rolünde Karl Urban Dr. McCoy karakteri uçmaktan nefret ettiği halde dünyada yaşadığı kişisel problemler nedeniyle kendisini Starfleet tıp subayı olmaya adamış bir “köy doktoru”dur. Tedavi yöntemlerinde en son tıbbi teknolojinin avantajlarından yararlanır. Tavır ve davranışları açısından espri dolu bir yaklaşımı vardır. Kirk ve Spock’un kendilerini çok fazla ciddiye aldığı durumlarda esprilerini devreye sokarak ortamı yumuşatır.
Orijinal dizide DeForest Kelley’in oynadığı Dr. McCoy rolü, Yeni Zelanda doğumlu genç aktör Karl Urban’a verildi. “The Lord of the Rings” üçlemesindeki rolüyle dikkat çeken, ardından “The Bourne Supremacy”de Rus suikastçinin portresini çizen Karl Urban, provalardaki başarısı sonucunda “Uzay rahatsızlık verici bir yerdir. Karanlık ve sessizliğin olduğu her yerde tehlike vardır” diyen; buna rağmen uzayı keşfetmekten gizli bir tatmin duyan geçimsiz ve huysuz doktor rolüne uygun görüldü.
Hayatı boyunca Star Trek hayranı olduğu için bu rolü çok istediğini söyleyen Karl Urban, “Diziyi seyrettiğim günlerle ilgili çok sayıda anılarım var. Çocukken bu dizinin her bölümünü izlediğim için tüm karakterleri ve ilişkilerini iyi tanıyorum. Prova bile çok keyifli geçti” diyor.
Sözleşmeyi imzaladıktan sonra Dr. McCoy’un gerçek kimliğini araştırmaya başlayan genç aktör, filmde portresini çizdiği karakterin önemini şu sözlerle vurguluyor: “Dr. McCoy’un derinlerde bir yerde hümanist bir insan olduğunu düşünüyorum. Tam bir tutku adamıdır ama bunu genellikle alaycı, sinirli ve huysuz tavırlarla sergiler. Bir doktor olarak size gece gündüz demeden özen gösterecektir ama aynı zamanda hasta yatağınızın başındaki muamelesi gaddarcadır. Atılgan gemisinde Kirk, Spock ve Dr. McCoy’un üçlü yönetimi vardır diyebilirim. Kaptan Kirk eylem adamıdır. Spock’un tüm derdi mantık ve bilimdir. McCoy ise onları harekete geçiren sebepleri tartışan ve doğru yolu seçmelerine yardımcı olan hümanist bilinci temsil eder.”
Genç aktör böylesine ikonik bir role hangi açıdan yaklaştığını da şöyle anlatıyor: “Orijinal dizide bu rolü oynayan DeForest Kelley’a saygımı göstermek istedim. McCoy’u çok sevilen bir karakter yapmakla olağanüstü bir iş yaptığını düşünüyorum. Rolümü oynarken onun karbon kopyası olsun istemedim. Filmde McCoy ile tanıştığımızda daha önce gördüğümüzden çok farklı bir yerdedir. Darmadağın olmuş hayatından kaçmaya çalıştığını görürüz. Bir anlamda Atılgan onun kaçabileceği tek yerdir. İzleyicinin çok sevdiği McCoy karakterinin bu yönlerini de göstermek istedim.” Montgomery “Scotty” Scott rolünde Simon Pegg Atılgan uzay gemisinin, İskoç aksanıyla konuştuğu için “Scotty” lakabıyla tanınan hayat dolu mühendisi Montgomery Scott için gemi mürettebatının neşe kaynağı denilebilir. Komedi yaklaşımı gerektiren ve orijinal dizide James Doohan’ın oynadığı bu rol, İngiliz komedi aktörü ve yönetmeni Simon Pegg’e gitti. Daha önce “Shaun of the Dead” ve “Hot Fuzz” gibi İngiliz komedilerinde oynayarak unutulmaz karakterler çizen Simon Pegg’in ismi en başından beri yapımcıların aklındaydı.
Çocukluğunda “Star Trek” dizisini hep izlediğini, aklında kalan anılarının büyük baskı oluşturduğunu söyleyen Simon Pegg, bunların neler olduğunu şöyle anlatıyor: “Çocukluğumdan beri bildiğim bir karakteri oynamak çok özel duygular getirdi. Özellikle de James Doohan’ın Scotty rolünü harika bir karakterizasyonla oynadığını düşünecek olursak işim çok zordu. Oldukça karmaşık bir karakterdi. Bir yandan uçuk ve havai yönleri vardı. Diğer yandan iyi bir kavgacı ve içkiciydi. Aynı zamanda Atılgan’ın en hassas noktaları olarak bilinen makine odası ve ışınlama odasının sorumlusuydu. Böylesine efsanevi bir karakteri oynamak ciddiye alınması gereken bir olaydı.”
Simon Pegg sözlerine şöyle devam ediyor: “İzleyicinin Scotty ile ilk tanışmasında onu Delta Vega adlı buz gezegeninde mülteci olarak yaşarken buluruz. Tamamen kayıp bir pozisyondadır ve çok sarhoştur. Scotty’nin kaderinde Starfleet Akademi tarihinin en büyük kaşifi olacağının yazılı olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Scotty karakterinin hayatındaki bu aşamayı keşfetmek benim için çok eğlenceli oldu.”
Teğmen Uhura rolünde Zoe Saldana
Atılgan uzay gemisinin iletişim subayı olan Teğmen Uhura, güzelliği, zekası ve çok dil bilmesiyle tanınan bir karakterdir. Uzaydan gelen sesleri dinleyip yorumlamak onun görevidir. Film yapımcılarının Uhura’yı oynayacak kadın oyuncuyu bulmak için yaptığı araştırma onları, “modern macera klasiği “Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl”de kadın korsan Anamaria rolüyle adını duyuran Zoe Saldana’ya götürdü. Yönetmen J.J. Abrams, Uhura rolü için neden onun seçildiğini şöyle açıklıyor: “Zoe’yi seçmemizin temelinde güçlü kadın görüntüsü vardı. Zoe o kadar güzeldir ki, o kocaman gözleriyle aklınızı başınızdan alabilir ama aynı zamanda sert mizaçlı ve zor bir kadındır. Soft feminen görünümü ile atak ve cesur davranışların harika karışımına sahiptir. Uhura rolü için en doğru tercihti.”
Rolü aldıktan sonra orijinal dizinin bölümlerini araştırmaya başlayan Zoe Saldana, çeşitli açılardan Uhura karakterinden etkilendi. Siyah olmasının yanısıra erkeklerle dolu bir uzay gemisindeki tek kadın olması, üstelik yüksek rütbeli bir kadın olması hoşuna gitti.
Bu konudaki düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Uhura karakteri ve orijinal dizide o rolü oynayan Nichelle, Hollywood’da bu tipteki kadınların gerçek öncüleriydi. Böyle bir rolü tekrarlayarak onları onurlandıracağımı hissettiğim için kabul ettim. Ayrıca Uhura karakterinin başlangıcına dönerek onun geldiği yer üzerinde düşünme şansım olacaktı. Kim olduğunu, Atılgan’daki konumuna nasıl geldiğini herkes öğrenecekti. Onu bir dakika bile dinlenmek bilmeyen; çevresindeki herkesten daha iyi olmak için sürekli çalışan mücadeleci bir kadın olarak gördüm.”
Sulu rolünde John Cho
Atılgan uzay gemisinin ilk yolculuğunda dümenci olarak hizmet veren Sulu, gemideki en deneyimli subaylardan birisidir. Üst düzey pilotluk yeteneğinden yüksek fizik ve eksrime kadar birçok alanda yeteneği vardır. Bu yeteneklerini uzay gemisinin yepyeni bir mürettebatla çıktığı ilk misyonunda sergileme fırsatı bulur.
Orijinal dizide Sulu karakterini oynayan George Takei, Asya kökenli karakterlerin pozitif ve cazip yönlerini sunması nedeniyle Asya kökenli Amerikalı aktörler arasında bir kahramana dönüşmüştü. Yönetmen Abrams benzer nitelikleri Kore doğumlu genç aktör John Cho’da da gördüğü için Sulu rolünü ona verdi. Daha önce “American Pie” adlı gençlik komedisinde ve “Harold and Kumar” serisinde boy gösteren John Cho’nun bu rolü en gerçek şekliyle oynayacağını düşünüyordu.
Rolünü yaparken George Takei’nin ayak izlerini takip ettiğini söyleyen John Cho, Sulu karakteriyle ilgili olarak şu yorumu yapıyor: “Asya kökenli bir Amerikalı olarak Sulu karakteri bende daima öncü bir imaj olmuştur. Hollywood filmlerinin geneline bakarsak bizim gibi Asya kökenli oyunculara savunma sanatı rolleri ve dublörlük dışında çok az rol düştüğünü görürüz. Asyalı bir insanın başka becerileri de olduğunu gösteren böyle bir rolün çok özel olduğunu düşünüyorum.”
Kaptan Pike rolünde Bruce Greenwood
Atılgan uzay gemisinin efsanevi ilk kaptanı olan Kaptan Pike karakteri, orijinal serinin sadece üç bölümünde görünmüş; önce Jeffrey Hunter, sonra da Sean Kenney tarafından oynanmıştı. İlk kez olarak derinlemesine izlediğimiz bu karakteri, “Thirteen Days” adlı filmde Başkan John F. Kennedy’nin portresini çizmiş olan Kanadalı aktör Bruce Greenwood oynadı.
Yönetmen Abrams bu karakterin önemini şöyle anlatıyor: “Bruce filmde Kirk için baba figürü gibidir. Kendinden emin ve güçlü bir kişiliği vardır. Pike’nin gemiyi terk etmesinden itibaren bu özellikler daha iyi fark edilir hale gelir. Onun yokluğu enerjide gerçek bir değişim getirir.”
Filmin senaryosundan etkilendiğini ifade eden Greenwood, “Yazarların karakterleri keşfetme şeklini çok sevdim” diyor ve şöyle devam ediyor: “Filmde, Kirk ve Spock’un motivasyonlarını ve içsel çelişkilerini baz alan bir yolculuk vardır. Bunun olağanüstü drama boyutlarıyla dolu olduğunu düşünüyorum. Kaptan Pike’nin liderliğinin James Kirk üzerinde olumlu yönde etkisi vardır. Starfleet Akademi’ye giderek öğrenci olma konusunda onu esinlendirir. Baba-oğul öyküleri daima hoşuma gitmiştir. Burada da Pike ile Kirk arasında adeta baba-oğul ilişkisi vardır. Her oğul, babasının hatalarından kaçınmak ister. Pike, Kirk’e gelip ‘Hadi bakalım daha iyi ol’ dediğinde istediği sonucu alır. Kirk’te kaydadeğer birtakım özellikler görmüştür ve ona bir şans vermeye isteklidir. Hem de Kirk’ün davranışlarıyla her fırsatta onu pişman etmesine rağmen…”
Chekov rolünde Anton Yelchin
Atılgan’ın en genç subayı olan Pavel Andreievich Chekov, Rusların dahi çocuğu ve satranç ustasıdır. En çılgın hayallerinin bile ötesine geçen maceraya atıldığında henüz ergenlik çağındadır. Soğuk Savaş döneminin tam göbeğinde yayınlanan orijinal dizide Walter Koenig’in oynadığı Chekov karakterinin Atılgan’daki varlığı, dünyadaki tüm ulusların birlik ve işbirliği içerisinde yaşayabileceği günlerin simgesiydi. O aynı zamanda uzaya çıkan gözüpek bir gencin karşılaşacağı inanılmaz olayları ve dönüşümü temsil ediyordu.
Chekov karakterine modern gerçekçilik getirmek isteyen film yapımcıları, bu karaktere uyum sağlayan otantik Rus altyapısına sahip bir oyuncu aramaya başladılar. Aradıkları harika karışımı Leningrad doğumlu genç aktör Anton Yelchin’de buldular. “House of D”, “Alpha Dog” ve “Charlie Bartlett” gibi filmlerdeki rolleriyle adını duyuran genç aktör, önümüzdeki aylarda “Terminator Salvation”daki rolüyle bir kez daha izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyordu.
Anton Yelchin bu diziyi hiç izlememiş olması nedeniyle yepyeni bir yüz oldu. Rolü aldıktan sonra oturup dizinin tüm bölümlerini tek tek izledi. “Seyrederken harika zaman geçirdim” diyen genç aktör, dizi hakkındaki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Orijinal dizideki Chekov karakterinin en sevdiğim yönü, mürettebatın en tuhaf üyesi olmasıydı. Soğuk Savaş döneminin klişelerinden birisi olarak gördüm. Gençliğe özgü çevikliğe sahipti. Espri gücünü sık sık gösterir. Bizim filmimizde ise biraz daha fazla nüans vardır. Mürettebatın en gencidir ve kimi zaman utangaçtır. En önemli özelliği ise satranç ustası bir dahi olmasıdır. “
İlk Düşman: Romulan’lı Nero rolünde Eric Bana
Filmdeki Kaptan Nero rolünü, Steven Spielberg’in “Munich”inde İsrailli suikastçinin portresini çizen Avustralyalı aktör Eric Bana oynadı. Yönetmen Abrams, Bana’nın intikam hırsıyla dolu kötü adam rolünün tüm nüanslarını yerine getirebileceğini en baştan beri hissediyordu. Oynayacağı karakterin daha ilginç ve daha tehlikeli görünmesi için yeterli birikime sahip olduğundan emindi.
Eric Bana’nın oynadığı karakterin diğerlerinden farkı, orijinal dizide yer almayan bir karakter olmasıydı. Genç aktör bu yüzden çalışmasını Romulan kültürü üzerinde yoğunlaştırdı. Kurnazlık, tutku, onur, teknoloji ve saldırganlık gibi özellikleriyle bilinen Romulan kültürünün Nero’nun psikolojisi üzerinde derin etkisi vardı. Bir zen rahibi gibi çok sabırlı olabiliyordu. Aynı zamanda intikam soğuk yenen bir yemektir yaklaşımının da bir numaralı ustasıydı.
Nero’nun farklı görünümüne ulaşmak için günde dört saat makyaj, protez ve kostüm çalışmasına tabi tutulduğunu ama bunu hiç dert etmediğini söyleyen Eric Bana, “Açıkçası Nero’yu hemen sevdim. Tuhaf bir adamdı. Nero’yu oynamaya başladıktan bir hafta sonrasında onun görünümü bana normal gelmeye bile başladı. Hatta diğer insanları tuhaf bulur hale geldim” diyor. Nero’nun iskelete benzeyen karanlık gemisi Narada’yla ilgili düşüncesini ise şu sözlerle dile getiriyor: “Saldırgan bir gemidir. Sete ilk girdiğimde gözlerime inanamadım. Mekanik şeyleri severim. Narada isimli bu uzay gemisi herşeyiyle saldırganlığını ortaya koyuyordu. Büyüleyici bir tasarımı vardı.”
Çekim Notları:
Oyuncu kadrosu kurulduktan sonra aktörlerin hepsi, Starfleet Akademi’deki karakterlerin girdiği eğitime benzer bir eğitime alındılar. Filmin aksiyon sahneleri için yoğun bir eğitim gerekiyordu. Kendilerini bekleyen aksiyon sahneleri arasında bar kavgası sahnesinden tutun da, uzay gemilerinden galaktik paraşütlerle atlama sahnelerine kadar her türlüsü vardı.
J.J. Abrams’ın bu film için vizyonu, yeni izleyici kuşaklarını çekmek olduğu için böyle aksiyon sahneleri hayati önem taşıyordu. Abrams’ın öncelikli amacı, yeni “Star Trek”e daha önce hiç görülmemiş düzeyde bol enerji yüklemek; daha fazla aksiyon, macera ve gösterişli sahneye vurgu yapmaktı.
Filmin uzak gezegenlerde ve düşman gemilerinde geçen heyecan verici sahnelerine aktörleri hazırlama görevini dublör koordinatörü Joey Box üstlendi. Oyunculara fiziksel eğitim veren Box, eğitim sürecinde yaşananları şu sözlerle açıklıyor: “Filmin oyuncu kadrosunun atletik yapılı genç aktörlerle dolu olması benim için büyük keyif oldu. Herşeyi hızlı öğreniyorlardı. İstediğim koreografi onlara çok doğal geldi. Kendilerinden istenen herşeye heyecanla sarıldılar. Böyle olmasında üstlendikleri karakterlere duydukları sevgilerinin büyük payı vardı.”
Joey Box’un karşısına çıkan zorluklardan birisi, orijinal televizyon dizisinde var olan 60’lı yıllara özgü aksiyon unsurunu 23. yüzyılın gerçekçilik bazlı aksiyon boyutuna dönüştürmek; aksiyonu karakterler ile bütünleştirmek oldu. Bu konuda neler yaptığını şöyle açıklıyor: “J.J bu filmin büyük bir aksiyon filmi olmasını istedi. Aynı zamanda bu karakterlerin yaptığı herşeyin, onların kimliklerini ve birbirleriyle ilişkisini belirlemesini istiyordu ki, buna aksiyon boyutu da dahildi. Örneğin Spock karakterinin Vulcan etkisi altında çok akışkan bir dövüş stili vardır. Asla yumruklarını veya duygularını kullanmaz. Buna karşılık Kirk karakteri gerçek bir sokak dövüşçüsüdür. Kavga sırasında ne gerekiyorsa onu yapan ve azimle devam eden zeki bir dövüşçüdür.”
Box sözlerine şöyle devam ediyor: “Dizinin hayranlarının gönlünü kazanmak için hiçbir detayı atlamadık. Romulanların Romulan gibi; Klingonların Klingon gibi dövüşmesi konusunda büyük mesafe aldık. En küçük nüanslarda bile orijinal diziye sadık kalmaya özen gösterdik.”
“Star Trek”in en ilginç temalarından birisi, insanoğlunun en imkansız gibi gözüken problemlerle bile uğraşırken bile pratik zekasını, tutkusunu, yaratıcılığını ve iyimserliğini nasıl ortaya koyduğunu göstermesiydi. Şaşırtıcı olan ise, dünyamızdan binlerce ışık yılı uzakta olan gezegenlerle ilgili sahnelerin tamamen Güney Kaliforniya’da çekilmesiydi. Stüdyo ortamına öncelik verilmeden gerçek mekanlarda çalışma yapıldı. Bu yaklaşım, tüm ekiplerin Makine Odası’na dönüştürülen eski bir bira fabrikasında veya ıssız buz gezegenine dönüştürülen beyzbol stadının park alanında çalışması anlamına geliyordu.
Bugüne kadar yaptığı tüm filmleri hayalgücünü işleterek yaptığını söyleyen J.J. Abrams, “Star Trek”in çekimlerinde uyguladığı yaklaşımı şu sözlerle açıklıyor: “Filmdeki her sahneyi fiziksel ve duygusal açıdan olabildiğince gerçek ve mümkün kılmak istedim. Filmin tamamını yeşil ekran sistemine veya bilgisayar efektlerine dayandırmak gibi bir yaklaşımım olmadı. Herşeyi mümkün olduğu kadar inşa etmek istedim. Bu da her detayın konuşulduğu tartışmalarla dolu bir süreç gerektirdi. 23. yüzyıldaki arabaların neye benzeyeceğinden tutun da, bir uzay gemisinin başka bir uzay gemisine nasıl ateş açacağına kadar her detayı konuştuk.”
Geminin kaptanı olan Abrams, teknik ekiplerini güvendiği isimlerden oluşturdu. Bunlar arasında, “MI:3”te beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Dan Mindel; “MI:3” ve “Alias”ta çalıştığı kurgu editörleri Maryann Brandon ve Mary Jo Markey; yine “MI:3” ve “Alias”tan tanıdığı prodüksiyon tasarımcısı Scott Chambliss gibi isimler başı çekiyordu. Ekibe yeni katılan isim ise, daha önce “I Am Legend”, “Miami Vice” ve “Mr. & Mrs. Smith”te çalışmış olan kostüm tasarımcısı Michael Kaplan oldu.
Abrams ile daha önce “MI:3”te çalışan ve bu filmde yeniden işbirliği yapan başka bir isim de, Industrial Light & Music adlı efekt şirketinden Roger Guyett’ti. Son yılların en büyük macera filmlerinde görsel efekt süpervizörü olarak görev yapan Roger Guyett’in çalıştığı yapımlar arasında “Pirates of the Caribbean” serisi, “Star Wars: Episode III” ve çeşitli “Harry Potter” filmleri yer alıyordu. Geniş kapsamlı tartışmalardan sonra “Star Trek”in çekimlerinin anamorfik geniş ekran şeklinde yapılması kararı alındı. Görüntü yönetmeni Dan Mindel’in bu konudaki yorumu şöyle: “Hepimizin isteği bu filmin uzayın kendisi kadar dev boyutlu olmasıydı. Geniş ekran sayesinde ‘Star Trek’te daha önce hiç görülmeyen geniş boyutlu sinemasal tada ulaştık. Filmlerin tam anlamıyla bir illüzyon yaratması gerektiğine daima inanmışımdır. Yaptığımız işte büyülü birşeyler vardır. Yüksek teknolojiye dayalı bir uzay filmi yapmak için efektleri çok organik tuttuk ve analog görüntüleme tekniğini kullandık. Uyguladığımız temel yaklaşım, izleyicinin kamera gibi olması; dolayısıyla kameranın asla sabit durmadan sürekli hareket etmesiydi. Böylece sürekli macera duygusunu sağladık. İzleyici bu filmi seyrederken kendisini evinden binlerce ışık yılı uzaktaki Atılgan’da gibi hissedecek.”
Atılgan'ın Sinir Sistemi de yenilendi!
Tüm zamanların en ikonik film setlerinden birisini nasıl güncellersiniz? Atılgan uzay gemisinin; özellikle de geminin sinir sistemi merkezi olan Kaptan Köşkü’nün tasarımının nasıl yapılacağını düşünmeye başlayan prodüksiyon ekiplerinin sorduğu temel soru bu oldu. Sadece bir turbo asansörle ulaşılabilen Kaptan Köşkünde bir iletişim istasyonu, bir bilim merkezi, bir dümenci istasyonu ve bir de navigasyon istasyonu vardı. Bunların hepsi, modern öykü anlatımının en tanınan parçalarından birisinin; kaptan koltuğunun çevresinde yer alıyordu.
Sıra Atılgan uzay gemisinin yenilenmesine geldiğinde Abrams ve tasarım ekibi, bundan sonrasında çok ince bir çizgide yürümek zorunda olacaklarının farkındaydı. Bir yandan kendi özgür hayal güçlerini harekete geçirirken bir yandan da izleyicinin daha önce ‘Star Trek’ dizisinde ve filmlerinde zaten görmüş olduğu Starfleet geleceğinin mantığını yansıtmaları gerekiyordu.
Abrams bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor: “Dizideki zaman çizelgesine sadık kalarak yürürken aynı zamanda kendi bakış açımızı da ortaya koymalı; bugünün izleyicisinin ilgisini çekecek futuristik öğelere de yer vermeliydik. Örneğin ‘Star Trek’ dizisindeki komünikatör denilen cep telefonuna benzer iletişim araçları bundan 40 yıl öncesinde gerçekten futuristik öğelerdi. Bugün artık hepimiz o cihaza benzeyen incecik cep telefonlarını kullanıyoruz. Bu yüzden temel yaklaşımımız, özellikle Atılgan gemisinin kaptan köşkü olmak üzere ‘Star Trek’teki tanıdık unsurları alıp onları geleceğe doğru taşımak şeklinde oldu. Dolayısıyla 23. yüzyılın tasarımlarının nasıl olabileceğini bugünden düşünerek ortaya daha güzel ve inanılmaz tasarımlar çıkartmamız gerekiyordu.”
Abrams ile ortak çalışma yaparak başlangıç noktalarını belirleyen prodüksiyon tasarımcısı Scott Chambliss, bundan sonrasında illüstratörler, maket yapımcıları ve tasarımcılarla çalışma sürecine geçti. Bu aşamada neler yaptığını şu sözlerle açıklıyor:
“Bu insanların hepsi, bu estetik maceraya kendi inanılmaz yeteneğini ve bakış açısını getirdi. Kaptan Köşkü’ndeki tanıdık elementler üzerinde kafa yorup daha ileri teknoloji uygulamak keyifli bir süreç oldu. Teknoloji sayesinde kaptan köşkünün genel görünümüne yepyeni katmanlar ve derinlik ekledik. Kaptan köşkünde daha önce hiç yapılmamış şeyleri yapma fırsatı bulduk. Bu filmde göreceğiniz kaptan köşkü, eski kaptan köşkünün birebir rekreasyonu şeklinde değildir. Yepyenidir ama aynı zamanda önceden tanıdığımız bazı özellikleri de korunmuştur. İzleyicinin orayı gördüğünde, ‘İşte Atılgan’ın kaptan köşkündeyim’ duygusuna kapılacağına inanıyorum.”
Görsel efekt süpervizörü Roger Guyett’in ana odak noktası ise, kaptan köşkünün panoramik penceresi oldu. Bu pencerenin “Star Trek” serisinin önemli konseptlerinden birisi olduğunu ifade eden Roger Guyett, hayata geçirdiği yaklaşım için şu bilgiyi veriyor:
“Orijinal dizide panoramik pencere, açılıp kapanabilen dev televizyon ekranı gibiydi. Farklı yapmak istediğimiz şeylerden birisi, bunu gerçek bir pencere gibi yapmak oldu. Araba veya uçak penceresi gibi gerçek olmalı; bu insanların içinde bulunduğu dış çevre ile sürekli bağlantı sağlamalıydı. Başka bir deyişle, dışarıdaki evrene bir link gibi olmalıydı.”
Narada: Karanlıklar Gemisi
Atılgan’ın geleceğe yönelik güzelliği ve stilize yapısının karşısında karanlık ve tehditkar Romulan gemisi Narada’dan daha keskin bir kontrast olamazdı. Bu gemi daha önceki filmlerde hiç olmadığı için “Star Trek”in tasarım ekiplerine sıfırdan yaratma fırsatı getirdi.
Roger Chambliss’in Narada ile ilgili yorumu şöyle: “Narada’ya sıfırdan başlama şansımız vardı. Başka bir şansımız da, bu gemiyi yaratırken Romulan kültürünü gerçek anlamda vurgulama fırsatıydı. Çok eski yıllarda Vulcanlar ile ilişkili olan Romulanlar, zaman içerisinde duygularını serbest bırakmış; bu da onları farklı bir toplum haline getirmiştir. Şiddet yanlısı ve hafifmeşrep yapıda dönek bir toplumdur. Onların gemisinin bu yapıya uygun, yaşayan ve soluk alan bir organizma şeklinde olmasını istedim.”
Narada’nın iskelete benzeyen iç mekanlarını yaratırken İspanyol mimar Gaudi’den etkilenen Chambliss, “Gaudi’nin mimarlık anlayışı, binaların içini gösterecek şekilde dizayn edilmesidir. Bu fikirden yola çıkarak kabloları ve boruları ortada bırakan bir dizayn geliştirdik. Böylece açıkta kalan kablolar ve borular, geminin kirişleri ve sinir sistemi gibi oldular. Bu tasarımın, izleyiciyi karanlık ve esrarengiz dünyaya doğru sürükleyeceğine inanıyorum.”
Paramount Stüdyolarında kurulan setlerde tasarım ekiplerini bekleyen görevler arasında Narada, Atılgan ve Kelvin gemilerinin yanısıra tasarlanması gereken başka küçük gemiler de vardı. Bunlar arasında Starfleet Uzay Mekiğinin yeniden düşünülüp tasarlanması, Spock’un kısaca “Denizanası” olarak bilinen gemisinin yapımı başı çekiyordu. Bunların hepsi şekil ve hareket açısından birbirine benzemeyecek şekilde yaratıldı.
Delta Vega'da Buzlar Gezegeni
“Star Trek” filmlerinin getirdiği en büyük keyiflerden birisi, yepyeni gezegenleri keşfetme; daha önce hiç görülmemiş canlı türlerini görme şansı getirmesidir. Filmin akışı içerisinde yıldızları keşfetme heyecanını ön plana alan Abrams, önceliği realist gezegen ortamlar yaratmaya verdi. Bunlar arasında en önemlileri, kayalık Vulcan gezegeni ile çok uzaklardaki buz gezegeni Delta Vega’ydı.
Prodüksiyon ekiplerini bekleyen en büyük soru işareti, kemikleri donduran buz gezegeni Delta Vega’nın nasıl yaratılacağı konusuydu. Chambliss ile Abrams ilk etapta bu gezegenle ilgili çekimleri İzlanda’da yapmayı planladılar ama Chambliss sonradan fikir değiştirerdi ve bol güneşli Güney Kaliforniya’nın ıssız ortamlarında çekim yapma fikrini ortaya attı.
Buzlar gezegeni Delta Vega ile ilgili çekimler, Güney Kaliforniya’daki Dodger Stadyumunun otopark alanında gerçekleştirildi. Burası tüm gezegeni yaratacak kadar geniş, ufkun tam manzarasını görmemize izin verecek kadar yüksek bir yerdeydi. Park alanının tamamı, çevreye zarar vermeden toprakta çözünebilen geri dönüşümlü kağıtlarla hazırlanan “karlar” ile kaplandı. Daha sonra özel efektler süpervizörü Burt Dalton’un liderliğindeki sanat departmanı devreye girdi. Akıllıca görüntüleme, görsel efektler ve tasarım unsurları sayesinde buz gezegeni Delta Vega yaratılmış oldu.
Işık Hızında Seyahat
Son yıllarda “Star Trek” serisinde izlenen ışık hızındaki görsel efekt gelişiminin benzerini az sayıda film serisi gösterebildi. “Star Trek”in orijinal televizyon dizisindeki sahneler, genellikle karton setler, göz kırpan ışıklar ve dar bütçeyle gerçekleştirilmişti. Sonra “2001”, “Star Wars”, “Alien” ve konusu uzayın derinliklerinde geçen diğer filmlerin getirdiği teknoloji rüzgarına “Star Trek” serisi de katıldı. Sinema salonlarında gösterilen ilk “Star Trek” filmlerinde çok hızlı gelişen teknolojik ortam sözkonusuydu. Televizyon seyircisinin asla hayal bile edemeyeceği futuristik teknoloji kullanılmıştı.
J.J. Abrams’ın “Star Trek”inde teknolojik gelişim düzeyi, Industrial Light & Magic (ILM) adlı görsel efekt şirketinin devreye girmesiyle birlikte daha üst seviyelere tırmandı.Uzay gemileri, gezegenler, patlamalar ve galaksilerin coğrafyası gibi konularda çıta yükseltildi. Böylece görsellik açısından bugüne kadar çekilmiş en görkemli “Star Trek” filmi hayata geçirilmiş oldu.
Görsel efektler süpervizörü Roger Guyett yönetiminde çalışan ILM ekipleri, daha önce Abrams ile başrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Mission: Impossible 3” filminde işbirliği yapmıştı. O filmin konusu bugünkü dünyada geçtiği için görsel efektler de dünyamıza özgüydü. “Star Trek”te ise Guyett’i birbirinden zorlu kozmolojik efekt çalışması bekliyordu.
Sıra filmin non-stop uzay savaşlarına, yaratık takip sahnelerine ve gezegenlerle ilgili doğal felaket sahnelerine geldiğinde Abrams’ın Guyett’e verdiği tek direktif vardı: Gerçekçilik...
- RAKAMLARLA TÜRK SİNEMASI 2009
- “Yukarı Bak” (Up) Filmi Hakkında Eğlenceli Bilgiler
- Altın Portakal'da büyük yarış!
- Tarantino yeni filmi “Soysuzlar Çetesi”ni anlattı
- 16. Altın Koza Film Festivali
- Deli Deli Olma: Tarık Akan ve Şerif Sezer'le yeniden!
- Kıymık: Korkacaksınız!
- Sırlar perdesi aralanıyor...
- Sahtekarlar
- Güneşi Gördüm!
- Gözetleyicileri kim gözetleyecek?
- Zamansız, Mekansız ve "GÖLGESİZLER"
- Recep İvedik: Postmodern kahraman
- Frost/Nixon: Ron Howard'ın beş dalda Oscar adayı gösterildiği film...
- Sinemada Uzakdoğu Rüzgarı: 6. İstanbul Japon Filmleri Festivali başlıyor!


Mehmet Aslan, Oğuzhan Yıldız, Sinem Kobal, Irmak Ünal ve Okan Karacan'ın rol aldığı "Ayakta Kal" adlı film bu akşam Tv'de ilk kez 20:00'da Show Tv ekranlarında.

Kaç hayat yaşıyoruz? Kaç defa ölüyoruz? Sadece 21 gram kaybettiğimizi söylüyorlar... Ölüm anında... Herkes.
Paul Rivers







Seanslar
Fragman

