Ölüm Bizi Gözetliyor
"Küçük ekran röntgenciliği"
"Küçük ekran röntgenciliği"

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren Marc Evans imzalı “Ölüm Bizi Gözetliyor” ahlâki tavrıyla ve ilginç çekim teknikleriyle dikkat çeken bir film. Mantar gibi dünyaya yayılan ve ülkemizde de berlili bir izleyici kitlesi olan Biri Bizi Gözetliyor gibi yarışma programlarının olumsuz yanlarını, adeta gözümüze sokan film, yine de önemli bir kaynak olma özelliğini taşıyor.
Geçtiğimiz yıl ikincisi düzenlenen !f İstanbul Afm Bağımsız film Festivali’nde de izlediğimiz “Ölüm Bizi Gözetliyor”, şu an ülkemizde de kendi çılgınlığını yaratmış olan Biri Bizi Gözetliyor’un atası sayılabilecek Big Brother, Survivor ve türevi programların yarattığı tartışma ve polemiklerden hem yararlanan, hem de bunları beyazperdeye taşıyarak, var olan gündeme farklı bir parantez açmaya soyunan bir film olarak görülebilir. Filmi böyle ele aldığınız anda, böylesine güncel bir noktaya değinmesi nedeniyle ilk karşınıza çıkan sorun, ‘ahlâk’ sorunu oluyor. Filmin yönetmeni Marc Evans, kendi sözlerinde açıkça ifade ettiği üzere, meseleye ahlâki bir tavırla yaklaşma gereği hissetmiş:
“İnsanların özel yaşamını kurban ederek şöhrete ve paraya ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Filmi yaparken ‘küçük ekran röntgenciliği’ ismini verebileceğim bu olguyu daha karanlık ve rahatsızlık verici bir ortama taşıdık. Böyle bir fenomen tüm dünyada çok yaygın hale geldiyse kendimizden başka hiç kimseyi suçlamamalıyız. Sadece televizyonlarımızı açıp onları izlemekle bile hepimizin suç ortağı konumuna geldiğimizi aklımızdan çıkartmayalım.” Bu alıntıda görüldüğü üzere, Evans’ın BBG olgusuna dair konuşurken seçtiği sözcüklerden (‘insanların özel yaşamlarını kurban ederek şöhrete ulaşmaları’, ‘küçük ekran röntgenciliği’, ‘suç ortaklığı’, vs.) rahatlıkla anlaşılacağı gibi, yönetmen, medya alanında yeni oluşan bu yarışma biçimini olumsuz bir noktada konumlandırıyor. Yani, ne şu an o yarışmaları izleyen milyonları objektif bir biçimde anlamak, ne de olaya bir sosyolog gözüyle bakıp, tavır almadan, ahlâki bir değerlendirme yapmadan belirli tespitlerde bulunma gibi bir derdi yok (ki kimse de olmasını beklemiyor; her ne kadar günümüzde sanatçının objektifliği üzerinden bazı tartışmalar yapılsa da, sanatçı tarihsel olarak kişisel yargılar yapmasıyla bilinen, tercih edilen bir kişi halini koruyagelmiştir.) Bunun yerine kendi inandığı ahlâki perspektiften bakarak, karanlık bulduğu bu olayın, onu rahatsız edici yanlarını abartarak, ekranın başına ‘suç ortağı’ olarak gördüğü bizleri bir şekilde uyarmaya çalışıyor.
Evans’ın bu tavrından dolayı, “Ölüm Bizi Gözetliyor” izleyici üzerine de bir şeyler söyleme kaygısı olan bir film haline gelmiş. Bu kaygı, izleyicinin röntgenci yönlerini öne çıkaran bir şekilde tezahür ediyor ve bu röntgencilikle sapkılık arasında bir tür paralellik kuruyor. Örneğin filmde, işler sarpa sarmaya başlayıp da bir arkadaşlarının ortadan kaybolduğunu öğrendiklerinde, yarışmacılardan biri, kendilerini yedi gün 24 saat izleyen webcam’lere dönüp, izleyiciden –programı yapan şirketten değil- kendilerine yardım yollamalarını istiyor; ancak diğerleri, programı izleyen herkesin sadist olduğu ve kendilerinin yarışmada acı çekiyor oluşlarının onların seyir keyfini arttırdığını söyleyerek, onun bu çabasının beyhudeliğini gösteriyorlar.
Üstüne üstlük, yarışmacılar programın yayınlandığı web sitesine girdiklerinde, sitede, hayatta kalıp kalmayacaklarına dair bahislerin döndüğünü görünce, filmde, Evans’ın ‘suç ortaklığı’ anlayışı -altı biraz fazla kalınca çizilmiş olsa da- iyice su yüzüne çıkıyor.
“Ölüm Bizi Gözetliyor”un gücü, yalnızca izleyicisiyle röntgencilik üzerinden kurduğu bu ilişkiden değil, karakterlerin içine düştükleri atmosferin perdeye taşınırken yakalanan uyumlu anlatım tekniğinden de kaynaklanıyor. Deneysel yaklaşımlarıyla tanınan Marc Evans, burada sahnelerin hepsinde düşük çözünürlüklü kameralar kullanmış ve böylece karanlıkta çekilen sahnelerin koyu yeşil gece görünümüne sahip olması sağlamış. Aksiyonu da duvara gömülü kameralar kullanarak izlediğini belirten yönetmen, neden bu yöntemi izlediğini şöyle açıklıyor: “Bu yöntem sayesinde gözden uzak köşelerde meydana gelen olayların yarattığı gerilimi de ekleme fırsatını bulduk. Duvara gömülü kameraların görmediği bölgelerdeki tuhaf olayların etkisi böylece ekrana yansımış oldu. Bunu yaparken ses efektleri özellikle önem kazandı. Örneğin filmde öyle sahneler var ki, gecenin karanlığında birtakım gölgelerin hareket ettiğini görüyorsunuz. Karanlığın ortasından esrarengiz bir insanın gözlerindeki beyazın göründüğü sahnelerde ses efektlerinin desteğini fazlasıyla aldığımızı düşünüyorum.” Gerçekten de, rastgele çeker gibi topladığı görüntüleri bir araya getirip anlamlı, akıcı bir 95 dakika çıkarmasında hem ses efektlerini çok dengeli biçimde kullanmasının hem de müzik dünyasının emektar ismi Bias’ın yaptığı müziklerin çok fazla etkisi olmuş.
Hal böyle olunca,“Ölüm Bizi Gözetliyor”, özellikle de anavatanı İngiltere’de büyük bir beğeni topladı. Öyle ki, röntgenciliği ele alışıyla filmin dayandığı noktayı 1960 yapımı “Peeping Tom”a kadar götürenler oldu. Ancak, yine de adının birlikte anılmayı en çok hak ettiği film, “Blair Cadısı”. Hem çekim teknikleri, hem düşük bütçesi, hem de klasik teen-slasher kalıplarını esnetmesiyle (örn: genelde teen-slasher’larda öne çıkan bir ya da birkaç kahraman vardır, bazı karakterler daha sempatik ve sevecendir ve filmin sonunda kurtulanlar da onlardır zaten. Oysa “Ölüm Bizi Gözetliyor”da karakterlerin hepsi ölüme eşit mesafede ve her biri ölümü hak edebileceğini düşündürtüyor) böyle bir benzerlikten bahsedilebilse de, film zaten karşı durduğu internet üzerinden kurulmuş, “Blair Cadısı” türü bir reklam kampanyasıyla lanse edilmediği için, gişede o film kadar ses getiremedi.
“İnsanların özel yaşamını kurban ederek şöhrete ve paraya ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Filmi yaparken ‘küçük ekran röntgenciliği’ ismini verebileceğim bu olguyu daha karanlık ve rahatsızlık verici bir ortama taşıdık. Böyle bir fenomen tüm dünyada çok yaygın hale geldiyse kendimizden başka hiç kimseyi suçlamamalıyız. Sadece televizyonlarımızı açıp onları izlemekle bile hepimizin suç ortağı konumuna geldiğimizi aklımızdan çıkartmayalım.” Bu alıntıda görüldüğü üzere, Evans’ın BBG olgusuna dair konuşurken seçtiği sözcüklerden (‘insanların özel yaşamlarını kurban ederek şöhrete ulaşmaları’, ‘küçük ekran röntgenciliği’, ‘suç ortaklığı’, vs.) rahatlıkla anlaşılacağı gibi, yönetmen, medya alanında yeni oluşan bu yarışma biçimini olumsuz bir noktada konumlandırıyor. Yani, ne şu an o yarışmaları izleyen milyonları objektif bir biçimde anlamak, ne de olaya bir sosyolog gözüyle bakıp, tavır almadan, ahlâki bir değerlendirme yapmadan belirli tespitlerde bulunma gibi bir derdi yok (ki kimse de olmasını beklemiyor; her ne kadar günümüzde sanatçının objektifliği üzerinden bazı tartışmalar yapılsa da, sanatçı tarihsel olarak kişisel yargılar yapmasıyla bilinen, tercih edilen bir kişi halini koruyagelmiştir.) Bunun yerine kendi inandığı ahlâki perspektiften bakarak, karanlık bulduğu bu olayın, onu rahatsız edici yanlarını abartarak, ekranın başına ‘suç ortağı’ olarak gördüğü bizleri bir şekilde uyarmaya çalışıyor.
Evans’ın bu tavrından dolayı, “Ölüm Bizi Gözetliyor” izleyici üzerine de bir şeyler söyleme kaygısı olan bir film haline gelmiş. Bu kaygı, izleyicinin röntgenci yönlerini öne çıkaran bir şekilde tezahür ediyor ve bu röntgencilikle sapkılık arasında bir tür paralellik kuruyor. Örneğin filmde, işler sarpa sarmaya başlayıp da bir arkadaşlarının ortadan kaybolduğunu öğrendiklerinde, yarışmacılardan biri, kendilerini yedi gün 24 saat izleyen webcam’lere dönüp, izleyiciden –programı yapan şirketten değil- kendilerine yardım yollamalarını istiyor; ancak diğerleri, programı izleyen herkesin sadist olduğu ve kendilerinin yarışmada acı çekiyor oluşlarının onların seyir keyfini arttırdığını söyleyerek, onun bu çabasının beyhudeliğini gösteriyorlar.
Üstüne üstlük, yarışmacılar programın yayınlandığı web sitesine girdiklerinde, sitede, hayatta kalıp kalmayacaklarına dair bahislerin döndüğünü görünce, filmde, Evans’ın ‘suç ortaklığı’ anlayışı -altı biraz fazla kalınca çizilmiş olsa da- iyice su yüzüne çıkıyor.
“Ölüm Bizi Gözetliyor”un gücü, yalnızca izleyicisiyle röntgencilik üzerinden kurduğu bu ilişkiden değil, karakterlerin içine düştükleri atmosferin perdeye taşınırken yakalanan uyumlu anlatım tekniğinden de kaynaklanıyor. Deneysel yaklaşımlarıyla tanınan Marc Evans, burada sahnelerin hepsinde düşük çözünürlüklü kameralar kullanmış ve böylece karanlıkta çekilen sahnelerin koyu yeşil gece görünümüne sahip olması sağlamış. Aksiyonu da duvara gömülü kameralar kullanarak izlediğini belirten yönetmen, neden bu yöntemi izlediğini şöyle açıklıyor: “Bu yöntem sayesinde gözden uzak köşelerde meydana gelen olayların yarattığı gerilimi de ekleme fırsatını bulduk. Duvara gömülü kameraların görmediği bölgelerdeki tuhaf olayların etkisi böylece ekrana yansımış oldu. Bunu yaparken ses efektleri özellikle önem kazandı. Örneğin filmde öyle sahneler var ki, gecenin karanlığında birtakım gölgelerin hareket ettiğini görüyorsunuz. Karanlığın ortasından esrarengiz bir insanın gözlerindeki beyazın göründüğü sahnelerde ses efektlerinin desteğini fazlasıyla aldığımızı düşünüyorum.” Gerçekten de, rastgele çeker gibi topladığı görüntüleri bir araya getirip anlamlı, akıcı bir 95 dakika çıkarmasında hem ses efektlerini çok dengeli biçimde kullanmasının hem de müzik dünyasının emektar ismi Bias’ın yaptığı müziklerin çok fazla etkisi olmuş.
Hal böyle olunca,“Ölüm Bizi Gözetliyor”, özellikle de anavatanı İngiltere’de büyük bir beğeni topladı. Öyle ki, röntgenciliği ele alışıyla filmin dayandığı noktayı 1960 yapımı “Peeping Tom”a kadar götürenler oldu. Ancak, yine de adının birlikte anılmayı en çok hak ettiği film, “Blair Cadısı”. Hem çekim teknikleri, hem düşük bütçesi, hem de klasik teen-slasher kalıplarını esnetmesiyle (örn: genelde teen-slasher’larda öne çıkan bir ya da birkaç kahraman vardır, bazı karakterler daha sempatik ve sevecendir ve filmin sonunda kurtulanlar da onlardır zaten. Oysa “Ölüm Bizi Gözetliyor”da karakterlerin hepsi ölüme eşit mesafede ve her biri ölümü hak edebileceğini düşündürtüyor) böyle bir benzerlikten bahsedilebilse de, film zaten karşı durduğu internet üzerinden kurulmuş, “Blair Cadısı” türü bir reklam kampanyasıyla lanse edilmediği için, gişede o film kadar ses getiremedi.
Henüz kimse yorum yapmamış.
- Geçmişten günümüze ‘Kara Şövalye’
- Dünyanın Merkezine Yolculuk başladı!
- Narnia Günlükleri: Prens Caspian'ın Öyküsü
- James Bond Tarihi
- “Wanted” oyuncuları yakın planda!
- Sinemanın en "şık" film karakterleri
- Kevin Spacey güzellemesi!
- Sex and the City'nin güzel, akıllı ve cesur kızları
- Macera Adası: Kendi hikayenizin kahramanı olun...
- İstanbul için Festival Vakti!
- Savaş çığırtkanlarının duymak istemeyeceği bir öykü
- Juno sonunda vizyonda!
- Festivalde bugün!
- 19. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde 19 Mart Çarşamba
- Ankara Uluslararası Film Festivali’nde 18 Mart Salı



Son Kale (7 Eylül 2008 23:00 Fox)
Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.
Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.

Gizemli Kadın
Bu dünyada iki çeşit trajedi vardır; birincisi istediğinin gerçekleşmesi, diğeri gerçekleşmemesi.
Bu dünyada iki çeşit trajedi vardır; birincisi istediğinin gerçekleşmesi, diğeri gerçekleşmemesi.






Seanslar
Fragman
