









(8/10)
Spor filmi, anime estetiğiyle görselleştirilirse...
Ana kaynaklarını aile filmleri, spor filmleri ve anime dizileri olarak belirleyen kardeşler, bu üçünün bir araya geldiği bir formül oluşturuyorlar. Öncelikle bunu yaparken başvurdukları akıllı yaklaşımlarını özetleyelim... İlk olarak kafalarına taktıkları bir anime serisine el atıyorlar. Yani belli ki "The Matrix"de (1999) de gördüğümüz anime ve manga etkisini, bu sefer projelerinin köküne yerleştirmek istemişler. Bu doğrultuda da, ilk başta yüksek aksiyon içeren animeleri inceleyerek yol almışlar. Zira bizim izlediğimiz kadarıyla aksiyon ve bilimkurgu türünü benimseyen manga kaynaklı animeler, öyküleri karışık olduğu zaman takip edilmesi zor hale geliyorlar. Çünkü yüksek tempolu bir kurgu anlayışı ve gözümüzün alışık olmadığı kurgu teknikleri kullanıyorlar. Böyle olunca da "Ghost in The Shell" (1995) gibi başyapıtları izlerken dahi özündeki fikri kavramak zorlaşıyor.
Wachowskiler de bu durumun farkındalar elbette. Bunun için de filmin merkezine 'başarı hikâyesi'ne odaklanan klişe bir hikâye iskeleti yerleştiriyorlar. Yani o bildiğimiz "Oğlan, doğarken yarışçı (veya sporcu) olmak ister. Büyüdüğünde ise ailesini dinlemeyerek bu mesleğe girer. Önce bir afallama dönemi yaşasa da, sonradan en başarılı yarışçı o olur" hikâyesi mevcut filmde. Bu sayede de çocuklara hayatta başarılı olma yolunda doğru mesajlar veren bir yapım "Speed Racer". Ancak Wachowskiler'in bu tercihi bilinçli. Zira animenin zor ama üç boyutlu ve detaylı görsel yapısını, böylesine bildik ve takip etmesi kolay bir formülü sinemalaştırmak için kullanıyorlar. Böyle olunca da karşımıza mükemmel bir füzyon çıkıyor.
Çizgi film estetiğinde dev adım
Tabii önümüzdeki eser, 'çizgi film estetiği'ni kullanan filmler arasına dahil oluyor ister istemez. Yani "Scooby-Doo" (2002) gibi başarısız çizgi film uyarlamalarının yanında bir yerlere yerleşiyor aslında. Ancak animelerin derinlikli alt metinlerini zaman zaman içine dahil ederek ve bir TV animasyonunun görsel dünyasını kullanarak, daha farklı bir kulvara yerleşiyor. Tabii bunda, birçok kaynaktan beslenmesinin ve yakın dönemde izlediğimiz "300" (2007) filmi gibi tamamıyla yeşil ekran teknolojisiyle üretilmiş olmasının da katkısı büyük.
Her karenin en ufak detayına dikkat edilerek canlandığını görmemiz, camp sanat yönetimi, set tasarımı, kostüm ve makyajdaki yoğun işçiliğin de altını çiziyor kuşkusuz. "V" nin ("V for Vendetta", 2005) yönetmeni James McTeigue'in filmin ikinci ünite yönetmenliğini yapmasının da, filmin bu başarısında büyük payı var kuşkusuz. Adeta iki yönetmenin aklıyla daha yoğun hale geliyor film. Zira animelerde fazlaca gördüğümüz yakın planların, kitsch kurgu geçişlerinin, görüntü bindirme, uyum kesmesi, paralel kurgu ve sinemada görmeye alışık olmadığımız daha birçok kurgu tekniğinin hakimiyetiyle, tam anlamıyla özgün bir dünyaya girmemiz fazlasıyla önemli...
"Grand Prix"nin postmodern versiyonu
Çizgi film estetiğinde çığır açmasının yanında, spor filmlerinin de kalıplarını tersyüz ettiği söylenebilir filmin. Zira, başrole daha rahat izlenmesini sağlayan bir çocuk karakter yerleştirmesinin yanında, klasik sinema grameri ile çekilmesine alıştığımız spor filmlerini kitsch bir arka planla da görselleştiriyor. Böylece hem aksiyon kat sayısını arttırmış, hem gereksiz dramatizasyondan kurtulmuş, hem de beylik mesajlardan arınmış oluyor. Bu nedenle de film için John Frankenheimer'ın yarış filmi klasiği "Grand Prix"nin (1966) postmodern versiyonu diyebiliriz en kısa tanımıyla. Onun dramatik ve görsel yapısının iskeletini de bir kalemde siliyor zira...
Tabii bunun yanında iyi ile kötüyü tam anlamıyla ayırmayıp, karşımıza ilginç yan karakterler (Racer X, Müfettiş Detektör gibi) çıkarması da filmin senaryosundaki özeni gözler önüne seriyor. Yani dramatik olarak, biraz da "Kazanma Hırsı"nın ("Any Given Sunday", 1999) temasal doluluğuna yaklaşıyor, iskeletinin ona yakın olmadığını düşünsek de... Bunun en önemli nedenleri de elbette, didaktik mesajlardan uzak durması ve aile kavramını savunmaması...
Filmin Wachowskiler'in çok sevdiği 'bilgisayar oyunu' etkisini de gözden geçirmezsek olmaz. Zira spor filmi formülü; postmodernize edilirken omurgasını, farklı koreografilere sahip ve doğaüstü öğeler kullanan 4 yarış sahnesinin üzerine kuruyor ki, sinema tarihinde onların eşlerine rastlamak da pek mümkün değil. Kahramanımızın başarı yolundaki tercihleri olarak öne çıkmaları da bilgisayar oyunu mantığını devreye sokuyor. Tabii en önemlisi de neredeyse 20 dakikayı aşarak birer görsel şölene dönüşmeleri. Bütün bu camp dünyanın, özgün bir esere dönüşmesinde onların da rolü büyük elbette...
Kimler izlemeli?
Kimler izlememeli?


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!








Seanslar
Fragman


