Western: Geçmişte kalan bir tür (mü?)

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren “Ulu Manitu”, Almanya’dan çıkan bir western komedi. Uzun süredir yalnızca Almanya’dan değil, diğer ülkelerden de bu türde bir film çıkmadığını düşünüce, ilginç bir seyir deneyimi olabilir.
Western, film türleri içinde en Amerikan olanı. Her ne kadar 60’larda, İtalya’da yapılan spagetti westernler türü Atlantik’in öte yanına hapsolmaktan kurtarmayı başarsa da, western ya da bizde bilinen adıyla kovboy filmlerine yapıştırılan ‘Amerikan’ sıfatı, etkisini yitirmedi. Bu hafta izleyeceğimiz “Ulu Manitu”, daha çok Sergio Leone’nin öncülüğünde gerçekleştirilen spagetti westernlerle, Hollywood’da türün düşüşe geçtiği dönemde Mel Brooks’un yönettiği “Blazing Saddles” gibi parodilerin çizgisi birleştiren bir film olarak değerlendirilebilir. Biz de bu filmi fırsat bilip, türün kısa tarihçesini ve bazı temel filmlerini hatırlayalım, hatırlatalım istedik:
“ Western” sözcüğünün kökenine dair:
Western her ne kadar İngilizce’deki “west” (“batı”) sözcüğünden türetilmiş olsa da, sanılanın aksine, ilişkili olduğu tek kavram bu değil. Tür üzerine yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri olan “Western Ansiklopedisi”nde Joe Hembus’un da belirttiği gibi, türün genel anlamda “frontier”, (Türkçe’ye “sınır bölgesi”, “yerleşilmemiş bölge”, vs. olarak çevirmek mümkün ) kavramıyla yakın ilişkisi vardır. Hembus, belirtilen kaynakta “frontier” sözcüğünü “Amerika’nın kendini tekrar tekrar yarattığı sınırlı alan” olarak tanımlar ve westernin her zaman Amerikan bir tür olarak algılanmasını bu yeniden üretimle ilişkilendirir.
Aslında western sadece bir film türü değil, Amerikan pop kültürünün kendine referans aldığı, belirli bir coğrafyada belirli bir tarihi dönemin kodlanması sonucu ortaya çıkmış önemli bir kaynağın genel adı.
Bu anlamda sinemadan çok daha önce, 18. yy sonlarından itibaren Amerika’nın efsanevi kahramanlarının hayat hikâyelerini, yaşadıkları maceraları, vs. anlatan romanlara, şiirlere, tiyatro oyunlarına ve operalara rastlamak mümkün; üstelik bunlar da tıpkı filmler gibi ‘western’ başlığı altında toplanırmış. Western’in sinemaya girişi de, sinematografın keşfi ve film yapımı için kullanılmaya başlamasından kısa bir süre sonra, ilk konulu filmlerden Edwin S. Porter imzalı, 9 dakikalık “Great Train Robbery” (“Büyük Tren Soygunu”) adlı filmle gerçekleşmiş. ”Büyük Tren Soygunu” izleyen dönemde, özellikle 30’lu yıllarla 50’li yıllar arasında kalan zaman diliminde türün babası sayılan John Ford’un imzasını taşıyan filmler, westernin hem ikonagrafisini oluşturdu, hem de tür üzerindeki Amerikan damgasını pekiştirdi. 60’larda, bu damganın etkisi biraz geçmiş olacak ki, ses getiren westernler Amerika’dan değil, Avrupa’dan, özellikle de İtalya’dan çıkmaya başladı. Sergio Leone’nin peş peşe çektiği filmlerden sonra, westernin ABD’ye has olduğunu söylemeden önce iki kere düşünmek gerekiyordu. Bu dönemde, ABD’de yapılan westernler de türün en olgun örnekleri arasına giriyordu. 70’ler ve 80’ler daha çok Mel Brooks gibi yönetmenlerin yaptığı parodi filmleriyle geçti ve western, tarihteki yeri belirli olan, modası geçmiş bir tür olarak algılanmaya başlandı. Yine de 90’lı yıllarda “Kurtlarla Dans” ve “Affedilmeyen” gibi tek tük ama sağlam yapımların ortaya çıkması ve ilgiyle karşılanmaları ilginçti. Ne kadar tarihe mal edilse de, westernin göstergeleri ve anlatım yapısı, günümüz filmleri için bir referans olmayı sürdürüyor.
Türün temel filmlerinden bazıları:
“High Noon” (1952)
Yalnızca western türü içinde değil, sinema tarihinde özel bir yeri olan anlatımı ve sinema diliyle sıradışı bir başyapıt. Gerçek zamanda eşit uzunluktaki öyküsü, yönetmen Fred Zinnemann’ın zamanı mükemmel bir biçimde kullanmasıyla gerilimi damarlarında hissettiğiniz bir atmosfer kurmayı başarıyor. Garry Cooper’ın performansıyla, tek bir karakterin yalnızlık ve terk edilmişlik içinde nasıl bir ruh hali içine düştüğünü ve nasıl mücadele gücü kazandığını, mekânı çekimlerin başat unsurlarından biri yaparak yansıtan “High Noon”, Mc Carthy döneminde yasaklı isimler arasına girmiş olan Carl Foreman’ın kaleminden çıktığı için, pek çok kaynakta Amerikan tarihinin bu karanlık döneminin eleştirisi olarak da okunuyor. Kasaba halkı, kilise, ailesi ve de yardımcıları tarafından yalnız bırakılan şerifin öyküsü, toplumsal önyargı, ikiyüzülük, korku gibi temaları öne çıkarıyor ve kahraman şerifin mücadelesi üzerinden komünist avının alegorisini yapıyor.
“The Good, the Bad, and the Ugly” (1966)
Kuşkusuz ‘spagetti western’in özgün bir alt-tür olarak ciddiye alınmasını sağlayan en önemli yönetmenlerden olan Sergio Leone’nin üçüncü filmi olan “The Good, the Bad, and the Ugly”, türün bir başka şablonunu, ‘hazine avı’nı merkeze alıyor ve üç kovboyun 200.000 dolar değerindeki hazineyi ilk bulan kişi olmak için giriştikleri mücadeleyi konu alıyor. Özellikle, Hollywood westernlerinde çizilen “onurlu, kötülerin karşısında-iyilerin yanında, cesur ve güvenilir” kahraman konumundaki kovboylara karşı Leone, “durumlara göre davranan, güvenilmez, fırsatçı ve açgözlü” kovboy tipleri koyuyor. Her Leone filminde olduğu gibi, öykünün arka planı, bu filmde de hayli zengin bir şekilde işlenmiş. Film boyunca varlığını sürekli hissettiğimiz Amerikan İç Savaşı aracılığıyla kovboyların tarihte bir yere oturmalarını sağlıyor Leone. Sinema tarihinin en stilize karakter tanıtımıyla ve “a-ha-a-ha-aaaa” melodisiyle akıllara kazınan, atlanılmaması gereken bir film.
“Butch Cassidy and the Sundance Kid” (1969)
Gerçekten yaşamış iki efsanevi haydut olan Butch Cassidy ve Sundance Kidin yaşamını konu alan bu film, western türü içinde kült mertebesine yükselmeyi başarabilmiş örneklerden biri. Western janrının tipik öğeleri olan tren soygunları, barda olaylı biten poker oyunları ve ardından gelen kavgalar, kovalama sahneleri, vs. filmin anlatımının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Özellikle araya giren yıpranmış fotoğraflar ve kurgunun ön plana çıktığı, türün genel anlatım özelliklerini zorlayan sinema dili, filmdeki karakterlerin türle birlikte yavaş yavaş artık yaşanmayan, varolmayan bir zamanda kaldıklarına işaret ediyor. İnce bir mizah anlayışının hakim olduğu film, Paul Newman ve Robert Redford’un kimyalarına ve karizmalarına da çok şey borçlu. Zaten iki oyuncu filmler öyle bütünlemişmiş ki bugün dünyanın en önemli festivallerinden biri olan ve Redford tarafından düzenlenen Sundance Film Festivali, “Butch Cassidy and the Sundance Kid”in adını ölümsüzleştirmiş durumda.
Once upon a Time in the West” (1969)
Popüler alanda, özellikle göz ardı edilmiş filmlerden biri. Pek çok kişi, spagetti western türünü Leone’nin The Good, the Bad, and the Ugly”siyle anarken, usta İtalyan’ın rahatlıkla en olgun filmi olduğunu söyleyebileceğimiz “Once upon a Time in the West”i unutuyorlar. Leone, bu filmi çektiği dönemde kendini fazlasıyla kanıtlamış olduğu için, önceki filmleri gibi bütçe sıkıntısı çekmemiş ve mekân yaratımında otantikliği yakalamadığı yolundaki eleştirileri bu filmde adeta boşa çıkarmış. Arazisini satmadıkları için katledilen Mcbain ailesinin o sırada kasabada olmayan annelerinin (güzeller güzeli Claude Cardinalle) odağında birleşen üç kovboyun mücadelesini konu alan film, bir yandan da arka planda demiryolunun değiştirdiği Flagstone kasabasına, Batı’nın yeni çehresine tanıklık etmemizi sağlıyor. Her ne kadar filmin genel havası Amerikan westernlerinde kurulan atmosferi anımsatsa da, Amerikan westernlerinin mavi gözlü meleği Henry Fonda’nın aynı masum ifadesiyle bir aileyi gözünü kırpmadan katlettiği sahneyi hemen filmin başında görünce, izleyeceğinizin sıradan bir westernden çok farklı bir film olacağını seziyorsunuz. Amerikalılar da bunu sezmiş olacak ki, filmi uzun süre bu sahneleri keserek göstermişler.
“Blazing Saddles” (1974)
“Blazing Saddles”, Mel Brooks’un daha sonra “High Anxiety” (1977); “Spaceballs” (1987); “Robin Hood: Men in Tights” (1993) gibi yapımlarla farklı filmler ve de farklı türler için deneyeceği parodi türünde filmlerin ilk ve en başarılı örneklerinden. Filmin hikâyesi, birçok westernin işlediği ‘zor durumdaki kasaba halkının, kendilerini kurtaracak yeni bir şerif özlemi’ne dayanıyor; ancak neredeyse tek renkli olan bu kasabaya gönderilen şerif ‘zenci’ olunca olaylar abuk bir yöne kayıyor. Türün klişelerinin bilincinde olup onları tersyüz etme konusunda ders niteliğinde olan “Blazing Saddles”, yalnızca türün değil genel anlamda stüdyo sisteminin bir parodisi olarak okunabilir. 60’larda spagetti westernlerle birlikte türün sınırlarını genişletme amaçlı başlayan tartışmalar, Brooks’un Hollywood sınırları içinde westernle dalga geçmesiyle farklı bir boyuta taşınmış, “Blazing Saddles” yaygın biçimde film üretilen klasik westernlerin tarih sahnesinden çekilişini işaret eden bir film olarak ele alınmıştı.
Bu anlamda sinemadan çok daha önce, 18. yy sonlarından itibaren Amerika’nın efsanevi kahramanlarının hayat hikâyelerini, yaşadıkları maceraları, vs. anlatan romanlara, şiirlere, tiyatro oyunlarına ve operalara rastlamak mümkün; üstelik bunlar da tıpkı filmler gibi ‘western’ başlığı altında toplanırmış. Western’in sinemaya girişi de, sinematografın keşfi ve film yapımı için kullanılmaya başlamasından kısa bir süre sonra, ilk konulu filmlerden Edwin S. Porter imzalı, 9 dakikalık “Great Train Robbery” (“Büyük Tren Soygunu”) adlı filmle gerçekleşmiş. ”Büyük Tren Soygunu” izleyen dönemde, özellikle 30’lu yıllarla 50’li yıllar arasında kalan zaman diliminde türün babası sayılan John Ford’un imzasını taşıyan filmler, westernin hem ikonagrafisini oluşturdu, hem de tür üzerindeki Amerikan damgasını pekiştirdi. 60’larda, bu damganın etkisi biraz geçmiş olacak ki, ses getiren westernler Amerika’dan değil, Avrupa’dan, özellikle de İtalya’dan çıkmaya başladı. Sergio Leone’nin peş peşe çektiği filmlerden sonra, westernin ABD’ye has olduğunu söylemeden önce iki kere düşünmek gerekiyordu. Bu dönemde, ABD’de yapılan westernler de türün en olgun örnekleri arasına giriyordu. 70’ler ve 80’ler daha çok Mel Brooks gibi yönetmenlerin yaptığı parodi filmleriyle geçti ve western, tarihteki yeri belirli olan, modası geçmiş bir tür olarak algılanmaya başlandı. Yine de 90’lı yıllarda “Kurtlarla Dans” ve “Affedilmeyen” gibi tek tük ama sağlam yapımların ortaya çıkması ve ilgiyle karşılanmaları ilginçti. Ne kadar tarihe mal edilse de, westernin göstergeleri ve anlatım yapısı, günümüz filmleri için bir referans olmayı sürdürüyor.
Türün temel filmlerinden bazıları:
“High Noon” (1952)
Yalnızca western türü içinde değil, sinema tarihinde özel bir yeri olan anlatımı ve sinema diliyle sıradışı bir başyapıt. Gerçek zamanda eşit uzunluktaki öyküsü, yönetmen Fred Zinnemann’ın zamanı mükemmel bir biçimde kullanmasıyla gerilimi damarlarında hissettiğiniz bir atmosfer kurmayı başarıyor. Garry Cooper’ın performansıyla, tek bir karakterin yalnızlık ve terk edilmişlik içinde nasıl bir ruh hali içine düştüğünü ve nasıl mücadele gücü kazandığını, mekânı çekimlerin başat unsurlarından biri yaparak yansıtan “High Noon”, Mc Carthy döneminde yasaklı isimler arasına girmiş olan Carl Foreman’ın kaleminden çıktığı için, pek çok kaynakta Amerikan tarihinin bu karanlık döneminin eleştirisi olarak da okunuyor. Kasaba halkı, kilise, ailesi ve de yardımcıları tarafından yalnız bırakılan şerifin öyküsü, toplumsal önyargı, ikiyüzülük, korku gibi temaları öne çıkarıyor ve kahraman şerifin mücadelesi üzerinden komünist avının alegorisini yapıyor.
“The Good, the Bad, and the Ugly” (1966)
Kuşkusuz ‘spagetti western’in özgün bir alt-tür olarak ciddiye alınmasını sağlayan en önemli yönetmenlerden olan Sergio Leone’nin üçüncü filmi olan “The Good, the Bad, and the Ugly”, türün bir başka şablonunu, ‘hazine avı’nı merkeze alıyor ve üç kovboyun 200.000 dolar değerindeki hazineyi ilk bulan kişi olmak için giriştikleri mücadeleyi konu alıyor. Özellikle, Hollywood westernlerinde çizilen “onurlu, kötülerin karşısında-iyilerin yanında, cesur ve güvenilir” kahraman konumundaki kovboylara karşı Leone, “durumlara göre davranan, güvenilmez, fırsatçı ve açgözlü” kovboy tipleri koyuyor. Her Leone filminde olduğu gibi, öykünün arka planı, bu filmde de hayli zengin bir şekilde işlenmiş. Film boyunca varlığını sürekli hissettiğimiz Amerikan İç Savaşı aracılığıyla kovboyların tarihte bir yere oturmalarını sağlıyor Leone. Sinema tarihinin en stilize karakter tanıtımıyla ve “a-ha-a-ha-aaaa” melodisiyle akıllara kazınan, atlanılmaması gereken bir film.
“Butch Cassidy and the Sundance Kid” (1969)
Gerçekten yaşamış iki efsanevi haydut olan Butch Cassidy ve Sundance Kidin yaşamını konu alan bu film, western türü içinde kült mertebesine yükselmeyi başarabilmiş örneklerden biri. Western janrının tipik öğeleri olan tren soygunları, barda olaylı biten poker oyunları ve ardından gelen kavgalar, kovalama sahneleri, vs. filmin anlatımının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Özellikle araya giren yıpranmış fotoğraflar ve kurgunun ön plana çıktığı, türün genel anlatım özelliklerini zorlayan sinema dili, filmdeki karakterlerin türle birlikte yavaş yavaş artık yaşanmayan, varolmayan bir zamanda kaldıklarına işaret ediyor. İnce bir mizah anlayışının hakim olduğu film, Paul Newman ve Robert Redford’un kimyalarına ve karizmalarına da çok şey borçlu. Zaten iki oyuncu filmler öyle bütünlemişmiş ki bugün dünyanın en önemli festivallerinden biri olan ve Redford tarafından düzenlenen Sundance Film Festivali, “Butch Cassidy and the Sundance Kid”in adını ölümsüzleştirmiş durumda.
Once upon a Time in the West” (1969)
Popüler alanda, özellikle göz ardı edilmiş filmlerden biri. Pek çok kişi, spagetti western türünü Leone’nin The Good, the Bad, and the Ugly”siyle anarken, usta İtalyan’ın rahatlıkla en olgun filmi olduğunu söyleyebileceğimiz “Once upon a Time in the West”i unutuyorlar. Leone, bu filmi çektiği dönemde kendini fazlasıyla kanıtlamış olduğu için, önceki filmleri gibi bütçe sıkıntısı çekmemiş ve mekân yaratımında otantikliği yakalamadığı yolundaki eleştirileri bu filmde adeta boşa çıkarmış. Arazisini satmadıkları için katledilen Mcbain ailesinin o sırada kasabada olmayan annelerinin (güzeller güzeli Claude Cardinalle) odağında birleşen üç kovboyun mücadelesini konu alan film, bir yandan da arka planda demiryolunun değiştirdiği Flagstone kasabasına, Batı’nın yeni çehresine tanıklık etmemizi sağlıyor. Her ne kadar filmin genel havası Amerikan westernlerinde kurulan atmosferi anımsatsa da, Amerikan westernlerinin mavi gözlü meleği Henry Fonda’nın aynı masum ifadesiyle bir aileyi gözünü kırpmadan katlettiği sahneyi hemen filmin başında görünce, izleyeceğinizin sıradan bir westernden çok farklı bir film olacağını seziyorsunuz. Amerikalılar da bunu sezmiş olacak ki, filmi uzun süre bu sahneleri keserek göstermişler.
“Blazing Saddles” (1974)
“Blazing Saddles”, Mel Brooks’un daha sonra “High Anxiety” (1977); “Spaceballs” (1987); “Robin Hood: Men in Tights” (1993) gibi yapımlarla farklı filmler ve de farklı türler için deneyeceği parodi türünde filmlerin ilk ve en başarılı örneklerinden. Filmin hikâyesi, birçok westernin işlediği ‘zor durumdaki kasaba halkının, kendilerini kurtaracak yeni bir şerif özlemi’ne dayanıyor; ancak neredeyse tek renkli olan bu kasabaya gönderilen şerif ‘zenci’ olunca olaylar abuk bir yöne kayıyor. Türün klişelerinin bilincinde olup onları tersyüz etme konusunda ders niteliğinde olan “Blazing Saddles”, yalnızca türün değil genel anlamda stüdyo sisteminin bir parodisi olarak okunabilir. 60’larda spagetti westernlerle birlikte türün sınırlarını genişletme amaçlı başlayan tartışmalar, Brooks’un Hollywood sınırları içinde westernle dalga geçmesiyle farklı bir boyuta taşınmış, “Blazing Saddles” yaygın biçimde film üretilen klasik westernlerin tarih sahnesinden çekilişini işaret eden bir film olarak ele alınmıştı.
Henüz kimse yorum yapmamış.
- Alis Harikalar Diyarı’nın KARAKTERLERİNİ tanıyalım
- Alis Harikalar Diyarı hakkında ‘Eğlenceli Bilgiler’
- RAKAMLARLA TÜRK SİNEMASI 2009
- “Yukarı Bak” (Up) Filmi Hakkında Eğlenceli Bilgiler
- Altın Portakal'da büyük yarış!
- Tarantino yeni filmi “Soysuzlar Çetesi”ni anlattı
- 16. Altın Koza Film Festivali
- Efsane uzay gemisi sonunda geri döndü!
- Deli Deli Olma: Tarık Akan ve Şerif Sezer'le yeniden!
- Kıymık: Korkacaksınız!
- Sırlar perdesi aralanıyor...
- Sahtekarlar
- Güneşi Gördüm!
- Gözetleyicileri kim gözetleyecek?
- Zamansız, Mekansız ve "GÖLGESİZLER"



Kurtların Kardeşliği (15 Mart 2010 22:30 Star)
Samuel Le Bihan, Vincent Cassel, Émilie Dequenne, Monica Bellucci ve Jérémie Renier'ın rol aldığı "Kurtların Kardeşliği" adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında.
Samuel Le Bihan, Vincent Cassel, Émilie Dequenne, Monica Bellucci ve Jérémie Renier'ın rol aldığı "Kurtların Kardeşliği" adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında.

Kılıçları ile savaşanlar bir gün kılıçların acımasızlığına boyun eğeceklerdir.







Seanslar
Fragman
