
Usta yönetmen Martin Scorsese'nin Amerikan tarihinin en kanlı dönemlerinden biri olan iç savaş yıllarına eğildiği 10 dalda Oscar adayı olan filmi “New York Çeteleri” (“Gangs of The New York”) vizyona girdi. Filmde Daniel Day Lewis, Leonardo DiCaprio ve Cameron Diaz gibi tanınmış oyuncuların yanı sıra yan rollerde de pek çok önemli oyuncu rol alıyor. Amerikan tarihinin iyi bilmediğimiz ve hafızalarımıza Kuzey-Güney Savaşı olarak kazınan dönemine farklı bir açıdan yaklaşıyor Scorsese. Bizleri bir anlamda savaşın başka bir cephesine; 19.yy'ın ikinci yarısında yeryüzünde insanların yaşamına şiddetin en fazla girdiği New York sokaklarına taşıyor.
Aslında New York Çeteleri Scorsese’nin New York sokaklarını ve bu sokaklarda yaşanan şiddeti anlattığı ilk filmi değil. Daha üniversite yıllarında çektiği ilk filmi “İtalyanamerikalı” (1974) ile kamerasını New York sokaklarına, New York’taki yaşama çeviren Scorsese, “Kapımı Çalan Kim?” (“Who's That Knocking at My Door?”), unutulmaz başyapıtı “Taksi Şoförü” (“Taxi Driver”, 1976), “After Hours” (1985) ve “Sıkıdostlar” (“GoodFellas”, 1990) filmleriyle bu tavrını sürdürdü. Filmlerinde daha çok, yakından tanıdığı 1950 ve 1966 yılları arasında yaşadığı, New York'un "Küçük İtalya" diye bilinen bölgesini ve buralardaki suç ve ceza dolu sokakları, karakterleri anlattı ve bu filmleriyle sevildi. Yönetmen bir süredir anlatmaya ara verdiği New York sokaklarına “New York Çeteleri” filmi ile yeniden dönüyor, ancak bu kez biraz faklı biçimde. Tanık olduğu, yakından tanıdığı İtalyan mahalleleri yerine daha eskilere, New York’un kuruluş öyküsüne götürüyor izleyicilerini. Film başladığında ortaçağ dönemini hatırlatan bir tabloyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir grup insanın ellerindeki sopa, taş ve her türlü kesici aletle mağalarının içinden (giderek mağaralarının kilisenin içine oyulmuş olduğunu anlıyorsunuz) kanlı bir savaşa doğru ilerlediğini görüyorsunuz. Biraz sonra dışarı çıktıklarında fark ediyorsunuz ki burası New York (yıl 1846) ve sokak çeteleri sokakların hakimiyetinin kimde olduğuna kadar vermek için çatışacaklar. Aslında hiç birimiz için Amerika düşünüldüğünde sokak çeteleri ve omların sokak kavgaları yabancı değil. Sokak çeteleri ve kavgalarının daha çok ırksal, sınıfsal nedenler üzerine oturduğunu, bir varoluş mücadelesi anlamına geldiğini bu güne kadar izlediğimiz pek çok filmde gördük. “New York Çeteleri” bunun temelleri ve içeriği konusunda çarpıcı ipuçları sunuyor. Elbette Scorsese’nin ele aldığı temel mesele ve anlatmaya çalıştığı şey sokak çeteleri sorununun çok ötesinde.
“New York Çeteleri”nde Amerikan toplumunun kuruluş ilke ve temellerinin nasıl, hangi koşullar içinde şekillendiği ile ana çatışkı noktalarını gözler önüne seriyor. Tüm görsel çekiciliği ve sarsıcılığı bir yana filmin en iyi yanı, Amerika’nın tarihine, geçmişi ile bugünü arasında kurduğu bağa; taşıdığı benzerlikler ve farklılara ilişkin yarattığı ilgi ve izleyicinin kafasında oluşmasını sağladığı sorular. Bir anlamda “yakın tarih” olarak bakabileceğimiz; ancak bu kavram içine oturtulacak kadar geçmişi olan bir ülkenin günümüz siyasetinde ve dünyanın şekillenmesinde ne kadar önemli bir rol oynadığını düşündüğümüzde bu çaba oldukça anlamlı hale geliyor. Scorsese, Amerikan’ın temellerini ve tarihini oluşturan bu önemli kesiti, iyi bildiği New York sokaklarından aktarmayı tercih etmiş. Daha önce birçok filmde gördüğümüz, Amerikan tarihine dair hafımıza kazınan kovboy-kızılderili, kuzey-güney çatışmaları yerini bu kez New York sokaklarına bırakıyor. Oldukça çarpıcı ve kanlı biçimde sinemaya yansıyan görüntülerden anladığımız kadarıyla “uygar” Amerika oluşurken, kentlerde de acımasız ve oldukça kanlı bir mücadele cereyan etmiş. Avrupa’dan ve dünyanın dört bir tarafından akın eden ve kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar ölümüne bir yaşam kavgasına girişmişler. Dünyada var olan pek çok etnik, ırksal, ulusal sorun hemen Amerika’da da saç ayaklarını örmüş. Anlayacağınız beyaz adam orayı da diğer yaşadığı bölgelere benzetivermiş. Zaten Anglosaksonlar (İngilizler) ile İrlandalılar arasındaki çatışmalara odaklanan filmin ana meselelerinden birisi siyahların haklarının tanınıp tanınmaması konusunda Amerika’da yaşananlar. Filmde, bu mücadelenin sadece cephede geçmediğine (Kuzey-Güney savaşı), New York’un sokaklarına kadar taşan kanlı olaylara sahne olduğuna tanık oluyoruz.
Scorsese, filmini Amerika’nın kuruluş sancılarının yarattığı gerilim ve acımasızlığının üzerine oturtmuş. Ancak filmin tamamına yayılan şiddet sahnelerine rağmen zaman zaman gerilim eksenini kaybediyor. Özellikle Leonardo DiCaprio’nun çizdiği tutuk ve neye inandığını, niçin mücadele ettiğini anlayamadığımız karakter bu gerilimi zayıflatıyor. Oldukça uzun olan filmi izlerken, pek çok yan meseleyle beslenen temel konuyu kaçırmamak için dikkat etmeniz gerekiyor. Fakat Daniel Day-Lewis’in gösterdiği muhteşem performans izleyenlerin en büyük yardımıcısı. Çünkü Lewis neredeyse çizdiği karaketerin ruhunu elle tutulur hale getiriyor.
Özetle, Amerikan’ın geçmişini, ideolojisini ve bugün yürütütüğü siyasetin temellerini daha yakından tanıyabileceğimiz etkili bir filmle karşı karşıyayız. Scorsese, farklı değerlere inanan insanları, yaratmış oldukları (yaratılmış olan) Amerika’nın etrafında ortaklaştırırken bir tür “burada beraber yaşamak zorundayız” mesajıyla filmini toparlıyor. Geriye ise bizim Amerika’yla nasıl yaşayacağımız sorusu kalıyor. Size de New York sokaklarında yaşanmış olanlar tanıdık gelmiyor mu? Sanki benzer manzaraları, acımazsızlığı Vietnam’dan, Somali’den, tüm Güney Amerika ülkelerinde yaşananlardan ve Amerika’nın elini attığı dünyanın dört bir köşesinde olup bitenlerden hatırlar gibiyim. Belki de fazla art düşünceli veya komplocuyumdur, ne dersiniz?



Lindsay Lohan, Michael Keaton, Matt Dillon ve Breckin Meyer'ın oynadığı "Herbie: Tam Gaz"adlı komedi filmi bu akşam 20:00'da Star ekranlarında...







Seanslar
Fragman
