
Türkiye'de hasbelkader sinema okumuş herkes; onlarca, yüzlerce çok kötü kısa film izlemek zorunda kalmıştır, bu durum sinema öğrencilerin makus kaderidir. Üstelik memleket sathında yeterince yokmuş gibi bu kötü filmlere yenilerini eklemek de sinema eğitimi almanın olmazsa olmazıdır. Bu filmler imkânsızlıktan, bilgisizlikten ama çoğu defa yeteneksizlikten dolayı izlenemeyecek kadar kötüdürler.
Bir de yönetmenlerin; kısa film paradigmasını anlayamamaları, içselleştirememeleri ve uzun metrajlı filmlerin kısaları gibi filmler yapma hatasına düşmeleri bu filmleri izlenmez kılar. Kısa filmlere uzun metrajdan dramaturji apartmak, oyunculuktan, kurguya her şeyi uzun film gibi düşünmek, bu filmlerde bir şeylerin daima sakil durmasına sebep olur. Profesyonel oyuncular kullanılsa, profesyonel bir kamera arkası ekip dahi olsa uzun metraj filmlere benzemeye çalışmak yapıtların değerini düşürür.
Oysa kısa film teorisi bambaşka bir yerden beslenmeli, başka kaynakları referans almalıdır. Nasıl edebiyat için öykü romanın kısası değilse, farklı bir yapı kuruyor karakterlerden anlatım biçimlerine kadar her şey nasıl farklılık arz ediyorsa; kısa film de uzun metrajlı filmlerden bu ölçüde ayrımlanmalıdır.
Paris'in yara izleri...
Bu söylediklerimiz doğrultusunda "Paris, Seni Seviyorum" uzun zamandır yaşamadığımız bir keyfi bize yaşatıyor. Daha önce Filmekimi'nde gösterildiğinde kapalı gişe oynayan film bize aslında kısa filmin ne kadar zor yapılan ama doğru yapıldığında ne kadar da büyük bir şey olduğunu tekrar hatırlatıyor. "Paris, Seni Seviyorum" Coen'lerden Darren Aranofsky'e şimdiden sinema tarihine geçmiş pek çok yönetmenin Paris'i başrole koyduğu yalnızlık temalı filmlerinden oluşuyor.
20 film neredeyse bambaşka konuları, bambaşka bakış açılarıyla işlese de genel çerçevede izleyiciyi şaşırtan bir bütünlük ortaya çıkıyor. İster bir Fransız genciyle türbanlı bir Müslüman kızın aşkına bakalım, ister metro bekleyen, ortalama zekâya sahip gibi görünen bir Amerikalı'ya veya yedi sekiz yaşlarındaki çocuğunu yeni kaybetmiş bir anneye hepsinin temelinde aynı yalnızlık, modernizmin yarattığı aynı izolasyon yüzümüze çarpıyor. Aslında kimse hayatından memnun değilken elbirliğiyle bu hayatları sürdürmek için verdiğimiz traji-komik çabaya tanıklık ediliyor.
Yani iki yaz önce 100'lerce yaşlı insanın evlerinde sıcaktan ve bakımsızlıktan ölüp gittiği, çocuklarının ancak komşular haber verdiğinde anne babalarının ölümünden haberdar olduğu bir kentten bahsediyor film. Aşk filmlerinden hatırlarımızda kalan romantizmin sadece güzel bir masal gibi işitildiği; insanların büyük acılara, yokluklara ya da yoksunluklara mazhar olduğu gerçek bir Paris'ten...
İşte bu yüzden Paris'i seviyoruz diyor yönetmenler. Bu şehre berbat Fransızcanız, çirkin bedeniniz ve aptallıklarınızla yapayalnız bile gelseniz, eğer yeterince dinlerseniz Paris sizinle konuşur. Hüznü ve mutluluğu aynı anda, aynı yerde sunar ve sonra bir bakarsınız siz Paris olursunuz...
Film Paris'i boyalı aşk filmlerinden, kurmaca olduğu aşikar romantik komedilerden çok daha sevilesi, çok daha aşık olunası bir şekilde gösteriyor. Şehrin yara izlerini saklamaya ya da gömmeye çalışmıyor. Aksine film, tüm bu yaralarıyla Paris bir şenliktir diyor; tüm bu yaraları yüzünden Hemingway ya da Picasso gibileri delicesine bağlamıştır kendine...
"Paris, Seni Seviyorum" pürüzsüz kısa film biçemini perdeye yansıtıyor. Yer yer diyalogsuz hatta hikâyesiz filmler sunuyor bize ama her an sinema duygusunu geçirmeyi başarı



Jim Carrey, Ian McNeice, Simon Callow, Maynard Eziashi ve Bob Gunton'ın oynadığı "Budala Dedktif 2" adlı komedi filmi bu akşam 22:00'da Atv ekranlarında...

Bir kez arka kapıdan çıktınmı bir daha ön kapıdan giremezsin.






Seanslar
Fragman
