Çocuk ruhlu işadamı

Steven Spielberg, şu anda herhalde ülkesi Amerika’nın ve dünyanın bir numaralı yönetmeni. Onlarca film çekmiş, milyarlarca dolar kazanmış, kendi şirketi var, ayrıca bir stüdyonun üç ortağından biri. Yıkılmaz görünüyor, arada beklendiği kadar iş yapmayan filmleri olsa bile, bir sonraki filmiyle ortalığı dağıtıyor. Hem gişesi sağlam eğlenceli, hayal ürünü filmler, hem de ciddi filmler yapıyor. Ancak “Schindler’in Listesi”nde olduğu gibi, bazen bu iki sınıflama da birbirine karışabiliyor. Yani ciddi sanat filmi de gişe yapıyor.
Katıksız sinema sevgisi Şahsen Spielberg’in eski halini daha çok severdim. Piyasada tutunmak için çırpındığı dönemleri, sonra Hollywood’un en umut veren genç yönetmenleri arasında yer aldığı yılları. Onun, George Lucas’ın, John Landis’in ve George Miller’ın dört bölümden oluşan ortak filmi Twilight, beni çok keyiflendirmişti. Hepsinin sinemaya yaklaşımları konusunda çok sağlam ipuçları veriyordu. Duel/Düello da, karşı konulmaz ve tamamen anlamsız tehdidiyle uzun süre zihnimden çıkmadı. Kamyondan inen adamın çizmesi hâlâ gözümün önünde. Ama Spielberg’ün beni en çok etkileyen yanı, sinemaya karşı duyduğu katıksız, önüne geçilmez sevgi. Kendisi en sevdiğim yönetmenler arasında yer almasa da, bu sevgisini seviyorum. 1946 doğumlu bu “baby boom” ürünü çocuk, üç yaşında “Dünyanın En Büyük Gösterisi/The Greatest Show on Earth”ni izledi. İlk filmi. Daha o yaşta etkilendi. Bir daha da iflah olmadı zaten. Cecil B. DeMille’in adını o yaşında öğrenmiş. İfadesine göre, ilk etkileri annesiyle babası. Sonra Walt Disney. Özellikle Walt Disney, çünkü annesiyle babası onun izlediği şeylere sansür koyarmış. Aklına eseni izlemesin diye televizyonun üzerine battaniye örttüklerini söylemişti bir keresinde. Bu yüzden, daha çok Walt Disney ve muhtelif görüntüler. Greatest Show on earthdeki tren kazası, Bambi’nin annesinin vurulması. Yani onu etkileyen belki de insanlardan çok, görüntüler. Bu yüzden de görüntü avına çıkmış. Bilim-kurgu türünün “genç” yeteneği Küçük yaştan beri elde kamera dolaşan Steven, 12 yaşında ilk oyunculu amatör filmini yazıp çekmişti bile. O naltı yaşındayken ise, “Firefight” adlı 140 dakikalık bir bilim kurgu filminin sahibiydi. Gökyüzündeki esrarengiz ışıkları inceleyen bilimadamlarını anlatan bu filmin konusuna, sonra “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar/Colse Encounters of the Third Kind” ile yeniden dönecekti. California Eyalet Koleji’nin film bölümündeyken (notları, başka yere giremeyecek kadar kötüydü), sinemacıların ilk kez gözüne çarptı. Orada yaptığı 24 dakikalık film “Amblin” (kendi film şirketine de bu adı verdi), Atlanta Film Festivali’nde gösterildi (1969). O sıralar Universal şirketi televizyon bölümünün başında olan Sidney Sheinberg filmden o kadar etkilendi ki, onunla yedi yıllık bir kontrat imzaladı. Yani artık çeşitli yalanlarla film stüdyolarına girip, sinema havası solumasına gerek kalmamıştı. Jaws ile keskin bir başlangıç İki yıl sonra iki saatlik TV filmi “Duel”la beğeni kazandı. Film Avrupa ve Japonya’da sinemalarda gösterildi, iş yaptı. Amerika’da da bir kült filmi haline geldi. İlk sinema filmi “Sugarland Express”, Goldie Hawn’un varlığına rağmen, iş yapmadı, buna karşılık bayağı iyi eleştiriler aldı. Spielberg’in üçüncü filmi “Jaws” ise, hem onun hayatını, hem de sinema sanayiini etkiledi. Hayatını etkiledi, çünkü Spielberg’in bugün bildiğimiz Spielberg olmasının ilk adımıydı. Sinemayı da etkiledi, çünkü Spielberg ile Lucas, sinemayı günahıyla-sevabıyla bugünkü haline getiren kişiler. Oysa “Jaws” çekilirken de, çekildikten sonra da ne endişeler yaşamıştı. Bütçeyi ve çekim süresini aşmış bir genç yönetmen, kendini her an stüdyonun kapısında bulabilir. Bu kaygılar, filmin daha önce eşi görülmedik bir iş yapmasıyla ortadan kalktı: Daha ilk ayda 60 milyon dolar. Arkasından “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar/Colse Encounters of the Third Kind” geldi. Sonra da, hiç iş yapmayan “1941”. Ne var ki, Spielberg bir anda toparlandı ve George Lucas’ın işbirliğiyle “Kutsal Hazine Avcıları/Raiders of the Lost Ark”ı yaptı. Sonrası zaten sinema tarihi. Kendini yeniden icad eden adam Bugün 56 yaşında, milyarlarca dolar değerinde, her yıl milyonlarca dolar kazanan bir sinemacı olan Spielberg, kendini yeniden icat etmiş durumda. Sinemayı da. Kimine göre, Hollywood’un kurtarıcısı, eğlendirici filmler yapan bir mucize yaratıcısı; kimine göre de sinema başkentinin bir çöplüğe dönüşmesinin baş sorumlusu. Karşıtları, Spielberg’in “Jaws” ve “Indiana Jones” filmlerini yaparak “blockbuster” tabir edilen büyük bütçeli, büyük gişeli filmler fenomenini başlattığını söylüyorlar. Günahı - sevabı, dostu - düşmanı bir yana, Spielberg’in kendine özgü bir yeri olduğu kesin. Stüdyoların genç ve güvenilmez “auteur”lerinden yakındıkları bir dönemde o 1980’lerin büyük para kültürüne uyum sağlamayı başardı.
“Olmazsa olmaz” filmler! George Lucas’la ikisi, gerçekten de, bugün bütün stüdyoların “olmazsa olmaz” gözüyle baktığı “blockbuster”, “megahit” filmlerin babası. Sadece başarılı olmakla kalmayıp bir fenomen halini alan, mevcut bütün gişe rekorlarını kıran filmler. Hollywood 1980’li yıllara girdiğinde, daha büyük bütçelerle daha az sayıda daha çok film yapıp, en yüksek kârı beklemek de âdet halini almıştı. Kimse “blockbuster”dan aşağısını kabul etmek istemiyordu. Bugün de öyle. Seksen milyona mal olup 120 milyon dolar gişe yapan film, stüdyosunu memnun etmiyor. Bunda biraz da muazzam tanıtım masraflarının bütçe dışında ek bir gider kapısı yaratmasının rolü var. Ama Hollywood’un ve onun ağır etkisi altındaki dünya sinemasının müsebbibi kim diye sorulursa, bütün parmaklar öncelikle “Spielberg” ve “Lucas”a çevrilecektir. “E.T.” ile “Yıldız Savaşları/Star Wars”, sinema tarihini değiştirmediyse de, sinemanın akışını değiştirdi. Dünya ile uzaylı komşular arasında… Steven Spielberg, ya gördüğü, yaşadığı, duyduğu, yakınlarının deneyim çemberi içine giren şeyleri filme dönüştürüyor, ya da hiç kimsenin duyup yaşamadıklarını. Örneğin E.T.’deki çocuk, o olabilirdi. Ev, onun büyüdüğü evin neredeyse tıpatıp eşiydi. Kendisi de, “İşte burası” diyordu zaten, “Ben böyle bir yerde büyüdüm. Ben o çocuk olabilirdim.” Olmayı da isterdi mutlaka. Hem o çocuk, hem de “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar/Close Encounters of the Third Kind”daki çocuk. Onun dünya ile uzaylı komşuları arasında bir bağ kurulmasını sağlamak üzere gönderilmiş bir uzaylı olduğu yolundaki söylentiler de bu iki film yüzünden çıktı. Kendisi bu iddiayı harika buluyor. Öncelikle çocuklara ya da çocuk ruhlu büyüklere hitap ediyor. Zaten insanları yeniden sinemaya çekerken de öncelikle ilk gençliklerini yaşayanlara hitap etmişti. Ama televizyon seyreden insanları sinemaya çekmeyi de başardı. Televizyonda aynı etkiyi uyandırmayacak şeyler yapmasının da bunda rolü olsa bile, televizyon mantığından yararlanması, televizyon seyreden insana hitap etmesi de aynı derecede etkili oldu. Çocuk ruhlu bir işadamı Bütün bu çocuk muhabbetine rağmen “Hook” ile gişede çöküşünü, Peter Pan’ın felsefi altmetninden kaçıp, yüzeysel dolaşmalarla yetinmesi ile açıklayabiliriz belki. Çocuklara olan ilgisi bugün de sürüyor. Öncelikle, yedi çocuk babası, ayrıca ilgili bir baba. Üzerine düşen ev görevlerini yapıyor, ailesini çekimlerde yanında taşıyor. Şimdi olsa “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar”a başka türlü bir final çekeceğini söylüyor. “Ailesini bırakıp gitmek mi? Asla.” Bütün filmlerinde çocuklar var. Hatta, “Er Ryan’ı Kurtarmak” en etkileyici sahnelerinden biri de, bir çocuktan güç alıyor. Çocuk ruhlu olduğu söyleniyor. Büyük bir ihtimalle öyledir. Bir işadamı ne kadar çocuk ruhlu olabilirse. Yani, aynı anda sinemayla uğraşsa da, sonuçta bir işadamı. Gençleri kıskanan türden biri değil, yetenekli insanlara memnuniyetle fırsat sağlıyor. Çok çalışıyor, kaos içinde kendini buluyor. Arka plana çekilmeyi düşünmüyor, belki de bunu düşünemeyecek bir yapısı var. Enerjisini yoğun çalışma ortamından alıyor. ”Ciddi” filmler Korku filmlerinden ise, uzaklaştı sayılır. “Jaws”un dehşetini, “Duel”’ın nefes aldırmayan gerilimini, amansız “kötü”lüğünü artık yalnızca T-Rex’lerin ayak seslerinde buluyoruz. Eğlence ve kaçışın baş üstadı. Ama “Mor Yıllar/The Color Purple”, “Amistad”, “Schindler’in Listesi” ve şimdi de “Er Ryan’ı Kurtarmak” ciddi ve iyi filmler. İlkini yapış nedeni, onu yok sayan Akademi’nin gözüne girmekti. O filmle başarılı olamadı ama, “Schindler’in Listesi” ile Spielberg’e ödül vermeme kuralını yıktı. Kimine göre o hâlâ her şeyin bir anda elinden alınabileceği endişesiyle kıvranan güvensiz bir Yahudi. Öyleyse de pek belli etmiyor doğrusu. Savaş fonu üzerine filmler İkinci Dünya Savaşı ise onu çocukluğundan beri çeken bir konu. Babası Avrupa dışındaki yerlerde (Burma, Hindistan, vs.) savaşmış, onun arkadaşlarıyla oturup sohbet ettiğini, dehşet verici hatıralar naklettiklerini hatırlıyor. Babasına değil, Hollywood’un İkinci Dünya Savaşı görüntülerine inanmaya karar vermiş. Bir amatör savaş filmi var. “Güneş İmparatorluğu”, 1941, daha sonra “Schindler’in Listesi” savaş üzerine, savaşı fon alan filmler. “Indiana Jones”ların birinci ve ikincisinde de İkinci Dünya Savaşı bölümleri, bu savaşa göndermeler var. “Er Ryan’ı Kurtarmak”la doğrudan doğruya savaşı anlatan bir filme soyunmuş. Çok iyi etmiş, çünkü “Er Ryan’ı Kurtarmak”, Amerika’nın “iyi savaş” mitini yerle bir ediyor. Onu bugünkü haline getiren arayış merakından bugün de vazgeçmemiş durumda. “Benim için anlamlı ve kişisel olan şeyleri keşfetme gezime son vermedim. Sizinle paylaşacak sandık dolusu anlamım yok ama, yaşıyor ve yaşadıkça öğreniyorum, sinema yoluyla ifade etmek istediğim şeyler çıkıyor ortaya."
Spielberg bildiğini yapıyor... Spielberg’e göre insan dönemini, o dönemde yaşadıkça tanımlar. Belirgin bir doğru ya da yanlış yoktur. Zaman da kendisini, biz zamanda yol aldıkça tanımlar. Kendi ifadesine göre artık neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin kararlarını kendisi almayı, iyi ya da kötü zamanlama ahkamı kesen kişilere kulak vermemeyi öğrenmiş. Haklı olabilir. Batan bir gemide inanılmaz bir aşk yaşayan iki genç üzerine kurulu kostüme bir dramanın bütün gişe rekorlarını kıran bir film olacağı kimin aklına gelirdi? Demek ki en doğrusu, kendi doğru bildiğini yapmak. Şöyle ya da böyle, Steven Spielberg de zaten yıllardır bunu yapıyor.



Morgan Freeman, John Cusack ve Jamie Anderson'ın oynadığı Kontrat adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında...

Travis Bickle: Aklımda bazı kötü fikirler var.






Seanslar
Fragman
