Beyazperdede sado-mazoşizm manzaraları

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren filmlerden Sekreter, sadist eğilimleri olan bir patron ile işe aldığı mazoşist sekreteri arasında gelişen ilginç ve de komik ilişkiyi perdeye taşıyor. Sado-mazoşist birlikteliklere farklı bir bakış getirdiğini söyleyebileceğimiz film, bir yandan da sinemada bizi şaşırtan, sınırlarımızı zorlayan benzer birliktelikleri hatırlatıyor. İşte beyazperdede sado-mazoşizme öykülerinde farklı biçimlerde yer veren filmlerden bazı örnekler...
“Sekreter”i, Türkçemiz’de üzerine oldukça fazla geyik üretilmiş olan “bir sadist ile bir mazoşist bir araya gelse ortaya nasıl bir ilişik çıkar?” sorusu üzerine kurulu bir film olarak değerlendirmek mümkün; ama tabii ki iş bu kadar basit değil. Her şeyden önce “Sekreter”, içinde kolayca kaybolunabilecek, ahlâkçı bir tavır takınılabilecek bu konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor, hatta pekçok kişi için sıradışı olan bu sado-mazoşist ilişkiyi adeta normalleştiriyor. İlk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen Steven Shainsberg, bu normalleştirmeyi daha çok anlatımda çok hassas bir komedi dengesi yakalayarak sağlıyor. Filmin öyküsündeki önemli ayrıntıları açığa çıkarıp keyfinizi kaçırmamak için bu ayrıntılara şimdilik daha fazla girmiyoruz.
“Sekreter”” filminde farklı bir biçimde perdeye yansıyan, James Spader’ın canlandırdığı ‘patron’ Bay Grey’le Maggie Gyllenhaal’ın canlandırdığı ‘sekreter’ Lee Holloway arasındaki sado-mazoşist birliktelik, bize daha önce sado-mazoşizm temasına el atmış olan “Mavi Kadife”den “Çarpışma”ya, “Düşlerin Efendisi”nden “Sitcom”a kadar birçok film hatırlattı. Biz de aklımıza ilk gelenlerden birkaçını sizinle paylaşalım istedik.
“Mavi Kadife (Blue Velvet, 1986)”
Son filmi “Mulholland Çıkmazı”yla (Mulholland Drive) büyüklüğünü bir kez daha kanıtlamış olan David Lynch’in baştapıtlarından biri olan “Mavi Kadife”, çok katmanlı yapıya sahip bir film. Dolayısıyla bu filmi kolayca sınıflandırmak, hele hele ele aldığı temalar içinde çabucak sado-mazoşizmi ön plana çıkarmak hiç doğru olmaz. Öte yandan, şu da bir gerçek ki, bu filmi yıllar önce izleyip etkilenmiş pekçok kimsenin hafızasında canlı kalan sahnelerin başında Isabella Rossellini’nin canlandırdığı Dorothy Vallens karakteriyle Dennis Hopper’ın canlandırdığı Frank Booth karakterinin sıradışı sevişme sahneleri geliyor. Özellikle Hopper’ın film boyunca etrafa yağdırdığı “fuck”lar herhalde filmi izleyen pekçok kişinin hâlâ kulaklarında çınlıyordur. Sert, sadist erkek tiplemesine çok iyi oturan Hopper, sürekli yanında taşıdığı, soluk alıp vermesini kolaylaştıran maskesiyle, sinema tarihinin en orijinal, en sıradışı karakterlerinden birine imza atmıştı Frank Booth rolünde. Özellikle, bir fetiş nesnesi olarak kullandığı mavi kadife parçası unutulmaz. “Mavi Kadife”, zaten unutulamaz...
“Çarpışma (Crash, 1996)”
Pekçok kimse için “Çarpışma”, sinema ve edebiyatın en iyi kesiştiği örneklerden biridir. Öyle ki, film vizyona girip, her Cronenberg filminde olduğu gibi filmden nefret edenlerle filme tapanları ikiye ayırdığında, eleştirmenlerin çoğu, J.G. Ballard’ın romanını Cronenberg’den daha iyi hiç kimsenin perdeye taşıyamayacağını, bunun mükemmel bir uyum olduğunu söylemişti. Gerçekten aradan geçen sürede, “Çarpışma”, sinemanın sınırları içinde kalmadı, sosyal bilimler alanından pekçok akademisyen filmi ‘teknoloji-insan-cinsellik’ üzerine yapılmış karanlık bir durum tesbiti olarak alıp kendi araştırmaları için bir çıkış noktası olarak kullandılar. Bugün bile metropol insanı üzerine, “Çarpışma” kadar başarılı anlatıma sahip bir film gösterebilmek çok zor. Anlayacağınız “Çarpışma” da “Mavi Kadife” gibi (tıpkı David Cronenberg’in David Lynch kadar karmaşık oluşu gibi gibi) çok katmanlı bir film.
Yine de metal ile insan etinin adeta iç içe geçtiği sevişme sahnelerini öncelikle hatırlamaktan kaçamıyorsunuz. “Çarpışma”nın bizim konumuz açısından da önemi burada yatıyor. Sadizmi ve mazoşizmi her insanın içinde olan, birbirini bütünleyen iki kutup olarak sunan film, teknolojiyi temsil eden otomobilleri (ve metali), bu iki kutbu buluşturan fetiş nesneleri haline getiriyordu.
“Düşlerin Efendisi (Quills, 2000)”
Doğrudan Marquis de Sade’ın yaşamını konu almasıyla, bu listeye girmeyi fazlasıyla hak eden bir film “Düşlerin Efendisi”. Her ne kadar bu listede yer verdiğimiz diğer filmlere göre biraz geride de kalsa, filmde Geoffrey Rush’ın başarılı bir de Sade portresi çizdiğini iddia eden pekçok isim var. Gerçekten, film içerisinde, özellikle finale yaklaştıkça, Rush da performansını iyileştiriyor ve oldukça doyurucu bir performans ortaya koyuyordu. Marquis’nin hapiste geçirdiği, yaşamının son dönemine odaklanan filmde, sansasyonel yazarın hapiste kaleme aldıklarının basılmasının sağlayan Madeline (Kate Winslet) ve naif rahip Abbe’la arasındaki yaklaşma-kaçınmaya dayalı gerilim çok iyi kurulmuştu. Geriye yürümelerle Marquis’nin seks yaşamıyla ilgili izleyiciyi aydınlatan sahnelerse, sado-mazoşizmi oldukça estetikleştiren, Marquis de Sade’in eserine yakışan sahneler olarak zihinlerde yer etti. Kusursuz bir film olmasa da “Düşlerin Efendisi” ‘farklı’ olmaya çabalayan bir Hollywood filmi olarak akıllarda kaldı; en azından “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (The Unbearable Lightness of Being, 1988)” filmiyle dikkatleri üzerine çeken Philip Kaufman’ın bir süre daha sinemaseverlerin ilgi odağında kalmasını sağladığı söylenebilir.
“Sitcom (1998)
En son “8 Kadın (8 femmes)” filmiyle sinemalarımıza konuk ettiğimiz, Fransızlar’ın yükselen değeri François Ozon’un ilk uzun metrajlı filmi olan “Sitcom”, damaklarda Bunuel tadı bırakan, burjuvazinin yaşama tarzını kıyasıya eleştiren bir fars. Her ne kadar, daha sonra çektiği “Katil Aşıklar (Les Amants criminels, 1999)” ve Fassbinder’in oyunundan uyarladığı “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları (Water Drops on Burning Rocks, 1999)” filmlerinde sado-mazoşizmin izleri daha belirgin olsa da biz Ozon’un ilk filmini bu seçkiye dahil etmeyi tercih ettik. Kuşkusuz bunun ardında, diğer iki filmde, sado-mazoşizmin perdeye taşınmasında, Fassbinder’in bakışını hatırlatan, ilişkilerin özünde sado-mazohistik olduğu yolundaki kabul edişin belirgin olması da etkili oldu. Oysa Sitcom’da Ozon, böyle sık sık altı çizilmiş bir vurgu yapmadan, bir Fransız burjuva ailenin kızı ile onun sevgilisi arasında, bolca ironi içeren bir arz-talep ilişkisi kurmayı başarmıştı. Filmde intihar edip kendini öldürmeyi başaramayan ve hayatta kalan; bu olayın sonrasındaysa sado-mazoşist eğilimler göstermeye başlayan ve cinsel açıdan bir türlü tatmin olmayan Sophie ile onu eskisi gibi tatmin etmek için varını yoğunu (ve hatta daha fazlasını) ortaya koyan David arasındaki tuhaf ve komik ilişki, diğer karakterlerin öykülerinin yanına hiç sırıtmadan, başarıyla eklenmişti.
“ Salò ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975)”
Bu filmi de yaptığımız sınırlı seçkiye dahil etmek eminiz itirazları artıtracaktır. Ever, “Salò”yu sado-mazoşizmle ilgili bir film olarak ele almak gerçekten ilk nakışta biraz zorlama olarak görülebilir; çünkü film düpedüz faşizmin sadist yüzüyle ilgili. Öyküsünü, faşist İtalya’da Naziler tarafından kontrol edilen “Salò” bölgesinde dört soylunun seçtikleri on altı genci bir malikaneye kapatıp insanlık onurunu ayaklar altına alan işkencelerden geçirmeleri üzerine kuran film, ‘faşist soylular’ın gençleri yaptıkları işten keyif alıyormuş gibi yapmaya zorlamalarıyla ve de bazi faşistlerin, yalnızca şiddet uygulamakla yetinmeyip kendilerini de şiddetin hedefi olara ortaya atmalarıyla mazoşizme dair de bir söylem kazanıyor denebilir. Böylece, yüceltilen her sadist eylemin kendi içine dönüp, kendisini de nesneleştireceğini söyleyen film de, Marxist yönetmenleriyle tanıdığımız İtalya’nın, en sıradışı sinemacılarından olan Pier Paolo Pasolini’nin faşizmin yüzüne attığı sert bir tokat olarak sinema tarihine kazınıyordu. Sado-mazoşizmi kendi politik söylemi için çok uygun biçimde kullanmasıyla “Salò”, listemizde yer alan diğer filmlerden hemencecik ayrılabilir.
Şimdilik bu kadar, eminiz ki sizin de aklınıza gelen filmler olmuştur. Ne yazık ki yer sıkıntısı nedeniyle birçok filmi (“Martha” ve “Blood Sucking Freaks” gibi) bu sayfaya taşıyamadık. Siz de aklınıza gelen filmleri diğer “Sinema.com” okurlarıyla paylaşırsanız seviniriz.
Son filmi “Mulholland Çıkmazı”yla (Mulholland Drive) büyüklüğünü bir kez daha kanıtlamış olan David Lynch’in baştapıtlarından biri olan “Mavi Kadife”, çok katmanlı yapıya sahip bir film. Dolayısıyla bu filmi kolayca sınıflandırmak, hele hele ele aldığı temalar içinde çabucak sado-mazoşizmi ön plana çıkarmak hiç doğru olmaz. Öte yandan, şu da bir gerçek ki, bu filmi yıllar önce izleyip etkilenmiş pekçok kimsenin hafızasında canlı kalan sahnelerin başında Isabella Rossellini’nin canlandırdığı Dorothy Vallens karakteriyle Dennis Hopper’ın canlandırdığı Frank Booth karakterinin sıradışı sevişme sahneleri geliyor. Özellikle Hopper’ın film boyunca etrafa yağdırdığı “fuck”lar herhalde filmi izleyen pekçok kişinin hâlâ kulaklarında çınlıyordur. Sert, sadist erkek tiplemesine çok iyi oturan Hopper, sürekli yanında taşıdığı, soluk alıp vermesini kolaylaştıran maskesiyle, sinema tarihinin en orijinal, en sıradışı karakterlerinden birine imza atmıştı Frank Booth rolünde. Özellikle, bir fetiş nesnesi olarak kullandığı mavi kadife parçası unutulmaz. “Mavi Kadife”, zaten unutulamaz...
“Çarpışma (Crash, 1996)”
Pekçok kimse için “Çarpışma”, sinema ve edebiyatın en iyi kesiştiği örneklerden biridir. Öyle ki, film vizyona girip, her Cronenberg filminde olduğu gibi filmden nefret edenlerle filme tapanları ikiye ayırdığında, eleştirmenlerin çoğu, J.G. Ballard’ın romanını Cronenberg’den daha iyi hiç kimsenin perdeye taşıyamayacağını, bunun mükemmel bir uyum olduğunu söylemişti. Gerçekten aradan geçen sürede, “Çarpışma”, sinemanın sınırları içinde kalmadı, sosyal bilimler alanından pekçok akademisyen filmi ‘teknoloji-insan-cinsellik’ üzerine yapılmış karanlık bir durum tesbiti olarak alıp kendi araştırmaları için bir çıkış noktası olarak kullandılar. Bugün bile metropol insanı üzerine, “Çarpışma” kadar başarılı anlatıma sahip bir film gösterebilmek çok zor. Anlayacağınız “Çarpışma” da “Mavi Kadife” gibi (tıpkı David Cronenberg’in David Lynch kadar karmaşık oluşu gibi gibi) çok katmanlı bir film.
Yine de metal ile insan etinin adeta iç içe geçtiği sevişme sahnelerini öncelikle hatırlamaktan kaçamıyorsunuz. “Çarpışma”nın bizim konumuz açısından da önemi burada yatıyor. Sadizmi ve mazoşizmi her insanın içinde olan, birbirini bütünleyen iki kutup olarak sunan film, teknolojiyi temsil eden otomobilleri (ve metali), bu iki kutbu buluşturan fetiş nesneleri haline getiriyordu.
“Düşlerin Efendisi (Quills, 2000)”
Doğrudan Marquis de Sade’ın yaşamını konu almasıyla, bu listeye girmeyi fazlasıyla hak eden bir film “Düşlerin Efendisi”. Her ne kadar bu listede yer verdiğimiz diğer filmlere göre biraz geride de kalsa, filmde Geoffrey Rush’ın başarılı bir de Sade portresi çizdiğini iddia eden pekçok isim var. Gerçekten, film içerisinde, özellikle finale yaklaştıkça, Rush da performansını iyileştiriyor ve oldukça doyurucu bir performans ortaya koyuyordu. Marquis’nin hapiste geçirdiği, yaşamının son dönemine odaklanan filmde, sansasyonel yazarın hapiste kaleme aldıklarının basılmasının sağlayan Madeline (Kate Winslet) ve naif rahip Abbe’la arasındaki yaklaşma-kaçınmaya dayalı gerilim çok iyi kurulmuştu. Geriye yürümelerle Marquis’nin seks yaşamıyla ilgili izleyiciyi aydınlatan sahnelerse, sado-mazoşizmi oldukça estetikleştiren, Marquis de Sade’in eserine yakışan sahneler olarak zihinlerde yer etti. Kusursuz bir film olmasa da “Düşlerin Efendisi” ‘farklı’ olmaya çabalayan bir Hollywood filmi olarak akıllarda kaldı; en azından “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (The Unbearable Lightness of Being, 1988)” filmiyle dikkatleri üzerine çeken Philip Kaufman’ın bir süre daha sinemaseverlerin ilgi odağında kalmasını sağladığı söylenebilir.
“Sitcom (1998)
En son “8 Kadın (8 femmes)” filmiyle sinemalarımıza konuk ettiğimiz, Fransızlar’ın yükselen değeri François Ozon’un ilk uzun metrajlı filmi olan “Sitcom”, damaklarda Bunuel tadı bırakan, burjuvazinin yaşama tarzını kıyasıya eleştiren bir fars. Her ne kadar, daha sonra çektiği “Katil Aşıklar (Les Amants criminels, 1999)” ve Fassbinder’in oyunundan uyarladığı “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları (Water Drops on Burning Rocks, 1999)” filmlerinde sado-mazoşizmin izleri daha belirgin olsa da biz Ozon’un ilk filmini bu seçkiye dahil etmeyi tercih ettik. Kuşkusuz bunun ardında, diğer iki filmde, sado-mazoşizmin perdeye taşınmasında, Fassbinder’in bakışını hatırlatan, ilişkilerin özünde sado-mazohistik olduğu yolundaki kabul edişin belirgin olması da etkili oldu. Oysa Sitcom’da Ozon, böyle sık sık altı çizilmiş bir vurgu yapmadan, bir Fransız burjuva ailenin kızı ile onun sevgilisi arasında, bolca ironi içeren bir arz-talep ilişkisi kurmayı başarmıştı. Filmde intihar edip kendini öldürmeyi başaramayan ve hayatta kalan; bu olayın sonrasındaysa sado-mazoşist eğilimler göstermeye başlayan ve cinsel açıdan bir türlü tatmin olmayan Sophie ile onu eskisi gibi tatmin etmek için varını yoğunu (ve hatta daha fazlasını) ortaya koyan David arasındaki tuhaf ve komik ilişki, diğer karakterlerin öykülerinin yanına hiç sırıtmadan, başarıyla eklenmişti.
“ Salò ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975)”
Bu filmi de yaptığımız sınırlı seçkiye dahil etmek eminiz itirazları artıtracaktır. Ever, “Salò”yu sado-mazoşizmle ilgili bir film olarak ele almak gerçekten ilk nakışta biraz zorlama olarak görülebilir; çünkü film düpedüz faşizmin sadist yüzüyle ilgili. Öyküsünü, faşist İtalya’da Naziler tarafından kontrol edilen “Salò” bölgesinde dört soylunun seçtikleri on altı genci bir malikaneye kapatıp insanlık onurunu ayaklar altına alan işkencelerden geçirmeleri üzerine kuran film, ‘faşist soylular’ın gençleri yaptıkları işten keyif alıyormuş gibi yapmaya zorlamalarıyla ve de bazi faşistlerin, yalnızca şiddet uygulamakla yetinmeyip kendilerini de şiddetin hedefi olara ortaya atmalarıyla mazoşizme dair de bir söylem kazanıyor denebilir. Böylece, yüceltilen her sadist eylemin kendi içine dönüp, kendisini de nesneleştireceğini söyleyen film de, Marxist yönetmenleriyle tanıdığımız İtalya’nın, en sıradışı sinemacılarından olan Pier Paolo Pasolini’nin faşizmin yüzüne attığı sert bir tokat olarak sinema tarihine kazınıyordu. Sado-mazoşizmi kendi politik söylemi için çok uygun biçimde kullanmasıyla “Salò”, listemizde yer alan diğer filmlerden hemencecik ayrılabilir.
Şimdilik bu kadar, eminiz ki sizin de aklınıza gelen filmler olmuştur. Ne yazık ki yer sıkıntısı nedeniyle birçok filmi (“Martha” ve “Blood Sucking Freaks” gibi) bu sayfaya taşıyamadık. Siz de aklınıza gelen filmleri diğer “Sinema.com” okurlarıyla paylaşırsanız seviniriz.
Henüz kimse yorum yapmamış.
- Aramızda Casus Var: Tony Scott/Jason Bourne-vari
- Gomorra: Gerçek bir öykü...
- "Mustafa" filmi için kim ne dedi?
- Türk basınında "Üç Maymun"
- Eleştirmen gözüyle Altın Portakal filmleri
- Oyum "komediye!"
- Geçmişten günümüze ‘Kara Şövalye’
- Dünyanın Merkezine Yolculuk başladı!
- Narnia Günlükleri: Prens Caspian'ın Öyküsü
- James Bond Tarihi
- “Wanted” oyuncuları yakın planda!
- Sinemanın en "şık" film karakterleri
- Kevin Spacey güzellemesi!
- Sex and the City'nin güzel, akıllı ve cesur kızları
- Macera Adası: Kendi hikayenizin kahramanı olun...


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Şeytan'ın Avukatı
Kibir, benim en gözde günahımdır. John Milton
Kibir, benim en gözde günahımdır. John Milton








Seanslar
Fragman


