20. kez majestelerinin emrinde
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren “Başka Gün Öl”, yurtdışında müthiş bir tezahüratla vizyona fırtına gibi girdi. Bu hafta, Bond fırtınası Türkiye’ye taşınacak. Pierce Brosnan’la Sean Connery’den sonraki en parlak zamanlarını geçiren İngiliz ajan, çevresindeki kişilerin ve de koşulların sürekli olarak değişmesine karşın aristokrat kimliğinden ödün vermiyor.
“Başka Gün Öl”, Bond filmlerinin unuttuğumuz şaşasını yeniden canlandırdı. Hoş, Pierce Brosnan bayrağı devraldığından beri, işler hiç de fena gitmiyordu. “Goldeneye” (1995), 350 milyon dolar gibi hatırı sayılır bir gişe başarısıyla o güne kadar yapılmış Bond filmlerinin en çok getiri sağlayanı oldu. İki yıl sonra vizyona giren “Tomorrow Never Dies”, gişede “Goldeneye”ı dahi geride bıraktı. Her ne kadar “The World is not Enough” (1999) bu iki film kadar başarılı olamasa da açılış haftasında yakaladığı hasılatla James Bond filmleri içinde özel bir rekora imza atmayı başardı. Ancak yine de bu filmlerin hiçbiri “Başka Gün Öl” kadar merak edilmemiş, vizyona girdiğinde hem popüler hem de analitik içerik hazırlayan medya tarafından bu kadar yoğun bir şekilde ortaya sürülmemişti. Hiç kuşkusuz, “Başka Gün Öl” Bond’u -her ne kadar aynı kanı taşısalar da- Sight & Sound gibi sinemaya görece olarak daha akademik bir bakışı olan bir derginin kapağına taşıyan bazı özelliklere sahip: Öncelikle filmin karşılık geldiği rakamlar, tam bir kutlama atmosferi yaratıyor: ‘40. yıl’, ‘20. film’, ‘21. yüzyılın ilk Bond filmi’ gibi. Yani düpedüz Bond çifte yıldönümü kutlaması yapıyor, hatta bir de yüzyıl dönümü kutlaması.
Tabii gösterilen tezahüratın arkasında yalnızca bu kutlama mantığının yattığını söylemek biraz indirgemeci ve de yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. İşin bir de nostaljiyle karışık sahiplenme boyutu var. Her ne kadar bugünün mottosu ‘değişim’ olsa da, her şeyin inanılmaz bir hızla yer değiştirdiği, başka şeylere dönüştüğü ya da hızla yok olduğu bir ortamda 007’nin kendi tarihini üzerinde taşıyarak, değişimin ancak kendine faydalı olacak bölümünü (teknolojik ilerlemeleri) kullanarak karşımıza dikilebilmesi, bizde şaşkınlıkla karışık bir hayranlık uyandırıyor. “Başka Gün Öl”ün gündeme girmesiyle birlikte film için ya da özellikle Bond için yazılıp çizilen şeyleri şöyle bir karıştırmak bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Hemen herkesin değindiği bir nokta, yıllar içinde yönetmenlerin, oyuncuların, izleyicilerin önemli ölçüde değişmesine karşın hem Bond’un hem de Bond filmlerinin yapısının pek değişmemesi: son model otomobiller, olmazsa olmaz güzel bayanlar, son teknoloji ürünü casus alet-edavatı hep Bond’la birlikte. “Başka Gün Öl” de her ne kadar yeni yüzyılın Bond filmi olarak lanse edilse de, anlatım açısında klasikleşmiş Bond şablonunu zorlamaya niyeti olmayan bir film. Her Bond filminde olduğu gibi yine çok etkileyici bir aksiyon sekansı filmin hemen başında bizi karşılıyor. Kuzey ve Güney Kore’yi birbirinden ayıran mayınlı bölgede yere temas etmeden gidebilen hovercraftlar kullanılarak gerçekleştirilen bu sekansta, 007 yayılmacı eğilimleri olduğundan şüphe edilen Kuzey Koreli Albay Moon’un Afrikalı bir elmas kaçakçısıyla gerçekleştireceği yasadışı silah ticaretine engel oluyor ve Moore’u öldürerek görevini başarıyla yerine getiriyor.
Ancak bu zor görevi başarsa da yakalanmaktan kurtulamıyor. İngiliz hükümeti tipik bir biçimde Bond’la hiçbir ilişkileri olmadığını iddia edince, yalnız ve çaresiz kalan Bond, her zaman olduğu gibi kendi kaderini kendi tayin etmek durumunda kalıyor. Bu sırada, Arjantin kökenli, garip bir elmas tüccarı olan ve Kuzey Kore’de yaptırdığı buzdan sarayda yaşayan Gustav Graves çevre ve uzay teknolojilerine olan merakını iyice ilerletmiş ve dünyanın güneş almayan bölgelerini aydınlatabilecek Icarus adlı bir suni güneş geliştirmek için çalışmaya başlamıştır. Ancak insanlığa hizmet ediyor gibi gözüken Graves, dünyanın geleceği için büyük bir tehdittir ve güç paylaşımı için girilecek mücadelede Bond Graves’in karşısına dikilecektir. Her ne kadar hikâye açısında çok yeni bir şey vaad etmese de filmin özel efektlerinde ve özellikle de kurgusunda belirli bir yenileşmenin, farklılaşmanın olduğu sık sık vurgulanıyor. Dijital efektli yedi yüze yakın planın yer aldığı film, bu özelliğiyle çağı yakalamış gözüküyor ve önceki Bond filmlerinden hemen ayrılıyor. Post-prodüksiyon aşamasında da önceki filmlerde tercih edilen doğrusal kurgu terk edilip, daha dinamik, izleyiciden daha fazla dikkat bekleyen bir kurgu anlayışı benimsenmiş. Ancak, yönetmen Tamahori’nin de belirttiği gibi ne kadar isteseniz de Bond filmlerinde önemli yenilikler yapmanız mümkün olmuyor, çünkü kırk yıl ve de yirmi filmden oluşan bir tarihin baskısını arkanızda hissediyorsunuz ve dönüp dolaşıp farklı katmanlara sahip bir aksiyon yapmanın ötesine geçemiyorsunuz. Durum böyle olsa da, gişede Harry Potterla yarışa giren ve yarışı uzun süre önde götüren James Bond, yeni yüzyıla da önemini ve değerini koruyan, hâlâ kitleleri sinema salonlarına çekebilen bir figür olarak giriyor. Yirmi yıldır majestelerinin hizmetinde olmaktan hiç de bıkmış gibi durmayan Bond, İngiltere majestelerinden kurtulmadan değişecekmiş gibi gözükmüyor. Yazının son bölümünde, isterseniz gelin Bond’daki hafif yenileşmenin en somut biçimde gözlemlenebildiği yeni Bond kızlarını ve serinin bu ayağındaki kötüleri tanıyalım: Önce güzeller… Jinx:
Hale Berry tarafından canlandırılan Jinx, Bond’un meslektaşı. Bond, onunla General Zoa’nın peşine düşerek geldiği Küba’da tanışıyor. Kötü adamların peşine Bond’la birlikte düşen güzel Jinx, siyahi ilk Bond kızı. Üstelik, ilk defa Oscar almış bir oyuncu bir Bond kızını canlandırıyor. Halle Berry’se halinden gayet memnun ve Jinx karakterine oldukça inanmış gibi gözüküyor: “Jinx çok güçlü bir kadın ve Bond kadınlarının geldiği son noktayı temsil ediyor” Miranda Frost:
Genç İngiliz tiyatro oyuncusu Rosamund Pie, ilk filminde bir Bond kızını canlandırıyor. Cazibeli ve gizemli bir ajan olan Miranda, işbölümü gereği, Gustav Graves’e eskrim hocalığı yapıyor. Pike da Halle Berry’yle benzer biçimde karakterini çok içselleştirmiş ve onu “çetin ceviz” olarak nitelendiriyor. Ve de kötüler… Gustav Graves:
Miranda Frost gibi tiyatro kökenli bir oyuncu olan Toby Stephens’in canlandırdığı Gustav Graves, Bond’un bu filimdeki can düşmanı. İlk bakışta nazik, kültürlü ve çekici bir beyefendi gibi gözüken Graves, Kuzey Kore’deki buzdan yapturdığı müthiş sarayında, dünyanın çehresini değiştirecek karanlık planlar yapıyor. Graves’in Bond’la kılıç tokuşturduğu sahneler, Bond’un seride ilk kez kılıç kullandığı sahneler olması açısından da önem taşıyor. General Zoa:
Lee Tamahori’nin Hızlı ve Öfkeli filminde keşfettiği Koreli oyuncu Rick Yune’un canlandırdığı General Zoa, Kuzey ve Güney Kore’yi birleştirmek isteyen; özellikle kel kafası ve yüzüne çakılı elmaslarla oldukça ürkütücü gözüken bir karakter. Aynı zamanda siyah kuşak tekvandocu olan Zoa, Bond’u dövüş sahnelerinde bir hayli zorlamış olmalı.
Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Ucuz Roman
Vincent Vega: Bu lanet olasıca milk shake gerçekten çok güzel. 5 dolar eder mi bilmiyorum ama lanet olsun gerçekten çok güzel.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com