"Vidocq" ve Dijital Sinema Tartışmaları
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren Vidocq, tamamı dijital olarak, 'High Definition' kameralar kullanılarak gerçekleştirilmiş ilk film olma özelliğini taşıyor. Bu anlamda, hem film çevresinde oluşan tartışmaları, hem de genel anlamda, özellikle yeni yüzyıla girdikten sonra alevlenen 'sinema 21. yüzyılda tamamen dijitale mi geçecek?' tartışmalarını fırsat bilip bir dijital sinema dosyası hazırlayalım istedik...
Dijital sinema etrafında dönen tartışmalar, aslında –her zaman olduğu gibi- çok geniş bir anlamı olan bu kavramı sınırlandırıyor, onu yalnızca bir filmin çekildiği kameraya referans yapan bir kavram olarak sunma eğilimi taşıyor; ancak sinema alanında, bilgisayar teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak “sinema dijitale mi geçiyor?” yollu tartışmalar farklı dönemlerde ve bu geniş anlamlı kavramı farklı şekillerde daraltarak hep yapıldı. 1977 yılında “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (Close Encounters of the Third Kind)” ve “Yıldız Savaşları (Star Wars)” gibi iki efsanevi bilimkurgu filmi vizyona girip, özel efektleriyle izleyicileri büyülediğinde, daha çok post-prodüksiyon eksenliydi bu tartışmalar; bugünse tartışmaların ekseni, sinemada özel efektlerin kullanımı iyice yaygınlaştığı ve de dijital kamera teknolojisinde yeni gelişmeler ortaya çıktığı için- prodüksiyon sürecine kaymış gibi gözüküyor. Ben de yazının büyük bölümünde, bu nispeten yeni olan tartışmalardan yola çıkacağım ve -kavramın anlamındaki bu daralmayı önemsemeyip- kısaca dijital alanda yaşanan yeni gelişmelerin film üretim sürecine neler getirip neler götüreceğine değinmeye çalışacağım. Dogma’nın katkısı 90’lı yılların ortalarında, ‘DV’ teknolojisinde yaşanan gelişmeler ve Sony, Philips, Apple gibi ulusaşırı şirketlerin bu teknolojiyi son kullanıcıya ulaştırabilmek için yürüttüğü çeşitli pazarlama faaliyetleri, dijital teknolojiyi yeni bir endüstri olarak ortaya koyacak atılımı yapmaya yeterli değildi. Bunun için, bu teknolojiye insanların anılarını kaydetmenin de ötesinde bir işlev yüklemek gerekiyordu. İşte bu noktada, dijital kamera üreticileri, standart olarak “film görüntüsünü” hedeflemeye başladılar. Bu hedefin ortaya konulması, bugün bile bu alandaki tartışmanın ana eksenlerinden birini oluşturan “video görüntüsü film görüntüsünü yakalayabilir mi?” sorusunun çeşitli çevrelerde ve yaygın olarak sorulmasını sağladı. Tam da “film görüntüsü”nün dijital teknolojinin hedefi haline geldiği bir dönemde, Danimarka kökenli “Dogme95” hareketi hem arka arkaya çektiği sarsıcı “Şölen (Festen-Dogme # 1)” ve “Geri Zekâlılar (Dogme # 2)” filmleriyle, hem de Thomas Vinterberg ve Lars von Trier imzalı meşhur “The Vow of Chastity” manifestosuyla sinema gündemine bomba gibi düştü. Aslında Trier ve Vinterberg, 45 dakika içinde, içkilerini yudumlayarak kaleme aldıkları ve de Trier’in “Sinemanın 100. Yılı Kutlamaları”na katıldığı Paris’teki “Odéon - Théatre de L’Europe”da okuduğu bu manifestonun bu kadar ciddiye alınacağını ve bugünkü gibi dallanıp budaklanacağını hiç düşünmemişlerdi; ancak hareket arkasına aldığı basın desteğiyle kısa sürede yaygınlaştı. Dogme95’in dijital sinema açısından önemi, bu tür film kullanımının bir kural olarak manifestoda yer almasından kaynaklanmıyor; aksine manifesto filmi istediğiniz formatta çekebileceğinizi, yalnızca gösterim formatının 35 mm olması gerektiğini söylüyor. Ancak manifestonun özellikle üçüncü maddesi dijital kamera kullanımını destekleyici bir etkiye sahip. (“Film el kamerasıyla çekilmeli ve filmde yalnızca el kamerası kullanılarak gerçekleştirilebilecek kamera hareketlerine yer verilmeli. Film, kameranın durduğu yerde gerçekleşmemeli, kamera filmin gerçekleştiği yerde olmalı). Böylece, büyük şirketlerin yıllardır pazarlamaya çalıştığı dijital kameralar, Dogme95’le birlikte kulaktan kulağa yayılan “Sen de yapabilirsin!” sloganıyla birlikte büyük ilgi görmeye başladı. İşte bu noktada, dijital sinema tartışmalarında ikinci bir soru ortaya atılmaya başlandı: “Dijital teknoloji, gerçekten sinemayı özgürleştirici bir etkiye mi sahip, yoksa bu da kapitalizmin ortaya attığı yeni mitlerden biri mi?” İsterseniz Türkiye’de kısır da olsa süren tartışmalara da değinerek, bu ‘özgürleştirme-yeni bir mit yaratma’ çelişkisinin içyüzüne eğilelim: Teknolojik devrim mi, kapitalizmin yeni bir miti mi? Dijital sinemayı bir tür özgürleştirme aracı olarak görenlerin en önemli dayanakları, üretim alanında sinemayla diğer sanatlar arasındaki farklılık. Diğer sanatların bir takım ticari ilişkilere girmeden (ya da çok az girerek) gerçekleştirilme olanağı varken, sinema doğduğu ilk günlerden beri, gerçekleştirilebilmesi için büyük bir ticari yatırım gereken bir alan oldu. Üstelik star sisteminin yaygınlaşması, dijital sinemanın pek üzerinde durulmayan özel efekt ayağındaki gelişmeler, vs. üretim maliyetlerinin sürekli olarak artmasına yol açıyordu. İşte, dijital kameraları, sinema alanında devrim olarak görenlerin tekrar tekrar ortaya attıkları görüş, artık film üretme maliyetlerinin artmayacağı, aksine hızlı bir düşüş içine gireceği ve günün birinde insanların film üretim araçlarına en azından bir tiyatro oyununu sahnelemek için gereken araçlara ulaştıkları kadar kolayca ulaşabilecekleri. Her ne kadar belirli bir doğruluk payı içerse de, bu görüş dijital sinemaya dair genel geçer bir saptamaya işaret etmiyor, çünkü yazının girişinde bahsettiğim indirgemeci yaklaşımla kendini sınırlandırıyor ve filmin üretimini yalnızca ‘çekim’ sürecinden ibaretmiş gibi gösteriyor.
Zira diğer kampta yer alanların bu görüşü savunanlara getirdiği en büyük eleştiri de bu: post-prodüksiyon sürecinin göz ardı edilmesi. Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin Eylül sayısında kendisiyle yaptığımız röportajda Aydın Sarıoğlu’nun (ülkemizin ilk dijital filmi 9’un görüntü yönetmeni) özellikle altını çizdiği noktalardan biri de buydu: “Videoda çalışma fikri başlangıçta herkese çok ucuz geliyor, çekim sırasında ne kadar film harcadık kaygınız yok; ama post prodüksiyon aşaması çok pahalı. Seri montajdan sonra bunu çeşitli teknik aletlerle destekleyip 35 mm haline getirmek zorundasınız. Renk tonlarını, kontrastını hep filmin baskıya aktarım aşamasını düşünerek yapmak zorundasınız. Bizim orada biraz problemimiz oldu.” Gerçekten, bugünkü koşullarda, filminizi kitlelere ulaştırmak istiyorsanız, gösterim formatındaki 35 mm tekelini aşmanız mümkün değil. Ancak dijital sinemayı savunanlar, zaman içerisinde bunun da aşılacağını ve dijital formatta yüksek kaliteli gösterim yapan sinemaların yaygınlaşacağını iddia ediyorlar (Nitekim Boeing firmasının da işin içine girmesiyle ABD ve İngiltere’de dijital gösterim yapan sinemaların sayısı hızla artıyor.) Tabii bu, sinema endüstrisinin top yekün değişmesi ve sektörde yalnızca 35 mm formatıyla çalışmaktan dolayı yaratılan istihdamın ortadan kalkmasıyla milyonlarca insanın işsiz kalması anlamına geliyor. Bu noktada geliştirilen argümansa, bu tür dönüşüm aşamalarında, yeni teknolojiden kaynaklanan bilgi açığının eğitim yoluyla kapatılması ve bu alanda çalışanların oluşacak yeni iş sahalarında istihdam edilmesi. Ancak, bu yeni iş alanlarının neler olacağının tam olarak belirlenememesi ve oluşacak olanların da yüksek teknolojiyle çalışacak altyapıya sahip olmayı gerektirecek olması (sonuç olarak herhangi bir sinemada çalışan makiniste ya da 35 mm film baskısını kontrol eden teknisyene “satallite” teknolojisini öğretmek pek de mümkün değil), bu alanda yoğun bir işsizlik korkusunun ortaya çıkmasına yol açıyor. Ancak tarihin her aşamasında olduğu gibi, endüstrinin eğilimleri istihdamdan çok maliyeti azaltmayı önemsiyor gibi. “Vidocq”u nereye oturtacağız? “Vidocq”, aslında yukarıda kabaca değinmeye çalıştığım bu tartışmaları bünyesinde özetleyen iyi bir örnek. Öncelikle, “Vidocq”un HD kamerayla çekilmesi, Sony’nin saniyede 24 kare progresif tarama yapabilen ilk HD kamerası HDWF 900’ü geliştirmesi ve bu kamera etrafında bir proje oluşturmasına dayanıyor. Bu noktada “Vidocq”un dijital sinemanın kapitalizmin yeni bir miti olduğunu iddia edenleri destekler bir tarafı var. Hatta öyle ki Pitof’la George Lucas arasında bu kamerayı ilk kez kullanma konusunda bir rekabet yaşandı. Bazı çevrelerde, Star Wars’un ikinci bölümünü HD kamerayla çekeceğini duyuran Lucas’ın, Fransa’da adının bile bilmediği bir yönetmenin ilk filmini bu kamerayla çekeceğini öğrendiğinde, Sony’ye bu filmin çekimlerini engellemek için baskı yaptığı bile söyleniyor. Yaşanan tüm bu gelişmeler, geçiş sürecinde dijital sinemanın ticari boyutunun çetrefil tartışmalara yol açacağını gösterir nitelikte. “Vidocq” çevresinde yaratılan ikinci tartışma, filmin dayandığı gelenekle ilgili. 1995 yılında vizyona giren “Toy Story”, tamamı bilgisayar ortamında gerçekleştirilen ilk film olarak ortaya çıkıp hatırı sayılır bir başarı elde ettiğinde, herkes bunun özel efekt alanında yaşanan bir doruk noktası olduğunu düşünmüştü. Oysa 2001 yılında vizyona giren “Final Fantasy: The Spirits Within”in yine bilgisayar ortamında, ancak bu kez gerçek karakterler yaratarak gerçekleştirilmesi, bu alandaki yeniliklerin sonunun gelmeyeceğini bir kez daha gösterdi. İşte “Vidocq”, özel efekt alanında uzman yönetmeni Pitof sayesinde dijital teknolojiyi bu kadar yaygın biçimde kullanan filmlere yakın duruyor. Filmde, resim sanatını andıran ilginç renkler, dekorlardaki özgünlük, Sony’nin HD kamerasının görüntüleri kaydediş biçimiyle olduğu kadar, filmin arka planının büyük ölçüde bilgisayarda değiştirilmesi (hatta bazı sahnelerde tamamen bilgisayarda yaratılması) ile de ilgili. Yani “Vidocq” dijital teknolojiden hem prodüksiyon alanında, hem de post-prodüksiyon alanında yararlanan bir film. Peki anlatıma ne olacak? Bu yazıya son noktayı koymadan önce, dijital sinema alanında son dönemde yaygın olarak tartışılan bir konuyu gündeme getirmek gerekiyor: anlatımın kullanılan teknolojiyle olan ilişkisi. Nitekim pek çok kimse, dijital olarak kaydedilmiş görüntülerle videoya kaydedilmiş görüntülerin farklı gerçeklik duyguları yarattığı ve aynı şeyi anlatmada kullanılamayacağını savunuyor. Özellikle postmodern alanda teori üreten düşünürlerin de altını sık sık çizdiği bu konuyu bu yazı bağlamında incelemek pek mümkün değil. Filmin asıl amacının anlatım olduğu ve tekniğin ancak anlatıma hizmet ettiği, içinin doldurulduğu ölçüde anlamlı olduğu, hiç kimsenin kolaylıkla reddemeyeceği bir gerçek ve yalnızca sinemaya özgü olmayan, tüm sanatları kapsayıcı, estetik felsefesine ilişkin bir saptama. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Filmle videonun, yalnızca görüntü kaydının gerçekleştiği ortam farklı olduğu için (filmde kimyasal, videoda elektronik ortam), farklı gerçekliklere işaret ettiğini söylemek, özünde film endüstrisinin kapılarını “yeni teknolojilere karşı koruma” amacı taşıyormuş izlenimi veren biraz kuşkuyla yaklaşılması gereken bir tavır. Sonuç olara bugünden geleceğin nasıl olacağına dair yapacağımız her tür varsayımın gerçeğin çok uzağında olma ihtimali var ve de dijital teknolojideki hızlı gelişme, bir gün dijital kameraların kaydettiği görüntüyle 35 mm kameranın kaydettiği görüntü arasında normal bir insanın ayırt edemeyeceği kadar az fark kalacağını gösterir nitelikte. Sanırım doğru yaklaşım, kapıları tutmak yerine, tarihsel gelişimin her tür yeniliğe açık olduğu gerçeğiyle yüzleşmek ve zihnimizi dijital teknolojinin sinemaya getireceği yenilikler konusunda açık tutmak.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Kılıçları ile savaşanlar bir gün kılıçların acımasızlığına boyun eğeceklerdir.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com