Beyaz Perde'de Hannibal Vakası
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta "Kızıl Ejder"le gençlik yıllarıyla karşımıza çıkan Hannibal Lecter, sinema tarihinin en karizmatik seri katillerinden biri. Yamyamlığının yanında centilmenliği zekâsı ve gizemli karakteriyle öne çıkan Hannibal'in edebiyat alanında başlayıp b
İnsanın içindeki hayvanın onu kendi türdeşlerini yemeye götürmesi, tarih boyunca tüm ahlâk sistemlerinin en büyük korkularından biri olmuştur. Neredeyse tüm dinsel öğretiler, insanın hangi koşullar altında yamyamlık yapmasının kabul edilebileceğini sorgular. İlkçağda, bugünkü Batı uygarlığının da temellerini atacak olan Yunan filozofları, aşırı kıtlık halinde insanların yamyamlık yaparak hayatta kalmaya çalışmalarını normal bir davranış biçimi olarak benimserler. Ortaçağ’da Montaigne gibi, Aydınlanma düşüncesinin temelini atacak bazı filozoflar, yamyamlığı, içinde yaşadıkları dönemin vahşetine ve karanlığına karşı bir metafor olarak kullanırlar. Suç işleyenlere yapılan işkencelere tanık olan Motaigne, “İnsanları canlı canlı parçalara ayırmanın, onları önce öldürüp sonra pişirip yemekten daha barbarca bir şey olduğunu düşünüyorum” diyecektir. Montaigne’in satırlarında daha çok bir hiciv öğesi olarak yer alan yamyamlık, birkaç yüzyıl sonra Jonathan Swift’in “A Modest Proposal” adlı, satir olarak adlandırabileceğimiz makalesinde daha çarpıcı bir yer bulur kendine. Ülkesi İrlanda’da hızla artan nüfusun yarattığı açlık tehlikesine karşı, yamyamlığı önerir Swift. Edebiyat dünyasında Hannibal İnsan aklını yüzyıllar boyunca meşgul eden birçok şey gibi yamyamlık da sinemanın epey yararlandığı bir tema. Gore, vampir, ya da zombie gibi korku janrının alt türlerinde yer alan ve bir şekilde dönüşüm geçirmiş insan-canavarların, saf insanlarla beslenmesini tür içi klişeler olarak kullanan filmleri bir kenara bırakırsak, sadece yamyamlık üzerine yapılmış ya da yamyamlığa merkezinde yer veren birçok filmin olduğunu ve pekçok kişinin bu tür filmleri ayrı bir tür altında toplamaya çalıştığını görüyoruz.
Kuşkusuz, böyle bir çabanın yaygınlaşmasında, “Kuzuların Sessizliği”nden başlayarak, Anthony Hopkins’in canlandırdığı Hannibal Lecter’ın, çevresinde inanılmaz bir hayran kitlesi yaratarak sinema tarihine kazınan bir karakter haline gelmesinin çok büyük etkisi oldu. Neredeyse, izleyicileri yamyamlığa özendiren Lecter karakterini pekçoğumuz “Kuzuların Sessizliği” ile tanımış olsak da, Lecter, arkasında ciddi bir edebi külliyat barındırıyor. Edebiyat dünyasına Thomas Harris’in kazandırdığı bir karakter olan Hannibal Lecter’la ilk karşılaşmamız, Harris’in 1981 tarihli Kızıl Ejder romanıyla gerçekleşiyor. Ancak bu romanda Hannibal’ın çok da merkezde yer alan bir karakter olduğunu söylemek zor. Her ne kadar romanın merkezinde FBI Ajanı Will Graham ve seri katil Francis Dolarhyde yer alsa da Hannibal karakteri, özellikle Ajan Graham’la arasındaki ilginç yaklaşma-kaçınma çatışmasıyla hafızalara kazınmayı başarıyordu. Harris, Graham ve Lecter arasındaki diyalogları, özellikle Hannibal’i öne çıkartacak biçimde kaleme alıyordu. Kızıl Ejder, 1986’da, Michael Mann tarafından beyazperdeye uyarlandı; ancak Mann filmde romana sadık kalmaktan çok kendi kişiliğini yansıtma kaygısı güdünce romanın hayranları filmi yaylım ateşine tuttular. Harris, Kızıl Ejder’deki diyalogları boşa kaleme almadığını gösterircesine 1988 yılında yeni bir roman kaleme aldı: Kuzuların Sessizliği. Bu sefer Hannibal Lecter romanın tam da merkezinde yer alıyordu. İlk romanda Graham’ı hapisteki Hannibal’le buluşmaya iten Şef Jack Crawford, bu sefer Clarice Starling adında gepegenç bir FBI ajanını Hannibal’e gönderir. Ve bu sefer Hannibal genç ve güzel ajanı, yeni bir seri katil vakası olan Buffolo Bill davasının içine çeker. İlk romanda, Hannibal’le Graham arasında kurduğu gizemli ilişkiyi Kuzuların Sessizliği’nde adeta Hannibal’le Clarice arasında yeniden canlandırır Harris. Ancak ilk romandaki (Hannibal, Graham kendisini hapse tıktığı için ona karşı öfkeyle hayranlık arasında gidip gelen karmaşık duygular besliyordu) gibi Hannibal’i Clarice’e yaklaştıran dinamiklerin neler olduğuna dair okurlara pek bir ipucu vermez. Bu ipuçları, Kuzuların Sessizliği, Jonathan Demme tarafından beyazperdeye aktarılıp müthiş bir başarı elde edince, 1999 yılında Harris’in serinin son kitabı Hannibal’i kaleme almasıyla ortaya dökülür. Anlatım yapısı itibariyle önceki iki romandan bariz bir şekilde ayrılan bu romanda, Harris , Kızıl Ejder ve Kuzuların Sessizliği’ndeki aksiyon yapısının mükemmelliğine dayanan anlatım yerine daha çok karaktere ve Hannibal’in zihninde yaptığı yolculuklara dayanan bir anlatım kurar. Adeta, okura, ilk iki romanda hayran olduğu Hannibal’in zihnini açar ve Hannibal’in tüm yeteneğinin, zihninde geliştirdiği küçük odacıklardan kaynaklandığını söyler. Ayrıca, okura Hannibal’in geçmişinden bazı ayrıntılar da sunarak, onun nasıl yamyamlaştığına ve Clarice’le olan takıntılı ilişkisinin arkasında ne gibi etmenlerin yattığına dair ipuçları da sağlamış olur: Hannibal’in küçük kız kardeşi, bir grup asker tarafından öldürülmüş ve daha sonra yenmiştir; bu olayın etkisinden kurtulamayan Hannibal, kardeşinin başına gelen bu feci olayı bir takıntı haline getirmiş ve onun intikamını özellikle otoriteyi temsil eden kişileri yemek suretiyle alır. Clarice’e olan düşkünlüğüyse onunla küçük kız kardeşi arasında kurduğu bir bağla ilişkilidir sadece. Bildiğiniz gibi, serinin bu son kitabı 2000 yılında Ridley Scott tarafından filme aktarılmıştı ve sonuç ne Harris hayranlarını ne de sinemaseverleri tatmin etmişti. Edebiyat dünyasındaki yolculuğuna kısaca değindikten sonra isterseniz gelin, Hannibal’in beyazperdeye nasıl yansıdığına bir göz atalım. İşte karşınızda film film Hannibal Lecter: Manhunter (1986) Bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi, üçlemenin ilk kitabı olan Kızıl Ejder’e dayanan Michael Mann imzalı bu film, Harris hayranlarını epey kızdırmıştı. Romanda –her kişilikli yönetmenin yapacağı gibi- kendi istediği filmi çekebilmek için bazı elemelere giden Mann, Kızıl Ejder’in çevresinde adeta koruma çemberi oluşturmuş hayranlar tarafından yaylım ateşine tutuldu. Özellikle, Mann’ın, romandaki seri katil Francis Dolaryhde’in çocukluğuna gidilen uzun bölümü tamamen göz ardı etmesi çok fazla eleştirildi.
Tüm bunlara karşın, filmi kendi bütünlüğü içinde değerlendiren eleştirmenler, Mann’ın oldukça başarılı bir iş çıkardığı görüşünde birleşiyorlardı. Yalnızca aksiyon yapısını kurmakta değil, izleyicinin Graham karakteriyle özdeşleşip olayları onun bakış açısından görmesini sağlamada da oldukça başarılı bulunan Mann’in bu filmi, sinema tarihinde stilize bir gerilim örneği olarak yerini aldı. Oyuncuların da oldukça başarılı performanslar sergilediği bu filmde –her ne kadar Sir Anthony Hopkins’in etkileyiciliğinin çok uzağında olsa da- Hannibal Lecter’i canlandıran Brian Cox da göz dolduruyordu. Mann’ın, romanda Graham tarafından yakalanan diğer bir seri katili (Garett Hobss) de Hannibal karakterine yedirmesi, her ne kadar romanın ruhuna sadık kalmamakla eleştirilse de, deneyimli yönetmenin hangi karakteri öne çıkarması gerektiğini başarıyla tespit ettiğinin bir göstergesi. Kuzuların Sessizliği / Silence of the Lambs (1991) “Kuzuların Sessizliği”, romandan üç yıl sonra, 1991 yılında beyazperdeye aktarıldı. Romanın Kızıl Ejder’le anlatım yapısı açısından taşıdığı benzerliklerin “Kuzuların Sessizliği”’yle Manhunter arasında da olduğunu söylemek biraz güç. Romana daha sadık bir uyarlama olarak nitelendirebileceğimiz “Kuzuların Sessizliği” filmi, her şeyden önce Hannibal Lecter’i Anthony Hopkins’le özdeşleştirecek ve izleyicilerin hafızalarına kazıyacaktır. Gerçekten, Hannibal’in centilmen, entelektüel, zeki ve duyarlı yapısıyla içindeki bitmek bilmeyen kötülük arasındaki ince çizgiyi çok iyi yakalayan Hopkins, Hannibal rolünde adeta devleşiyordu. Yukarıda da roman üzerinden bahsettiğimiz öyküyü artık herkes biliyor zaten; bizim burada asıl vurgulamak istediğimiz, Hannibal karakteri kadar Jodie Foster’ın başarıyla canlandırdığı Akan Clarice Starling’in filmdeki önemi. Aksiyonu taşıyan karakter olmanın yanı sıra, Clarice, romanda da içten içe hissedilen feminist bir temanın filme de yedirilmesine olanak sağlamıştı. Erkeklerin egemen olduğu bir dünyada, karşısına çıkan bitmek tükenmek bilmeyen engellere karşı yılmayan ve başarılı olmak için doğru olduğunu düşündüğü şeyleri yapmayı sürdürüyordu. Filmin başarısı, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Yönetmen ödülleri de dahil olmak üzere tam beş dalda aldığı Oscarlarla da tescillenmiş oldu. Hannibal Usta yönetmen Ridley Scott’un roman piyasaya sürülür sürülmez başına geçtiği üçüncü “Hannibal” filmi, bu hafta vizyona giren “Kızıl Ejder” de dahil, serinin en az beğenilen filmi oldu diyebiliriz. Mann’ın çektiği ilk filme Thomas Harris hayranları burun kıvırırken eleştirmenler sahip çıkmıştı; ancak Scott’un “Hannibal”i her iki kesim tarafından da yerden yere vuruldu. Ancak “Kuzuların Sessizliği”yle birlikte Hannibal’e tutkuyla bağlanmış küçük bir grup ve de Harris’in son romanının karmaşık yapısından dolayı filme aktarılmasının ne kadar zor olduğunun farkında olan bazı dikkatli okuyucular filmin yanında yer aldılar. Scott, Harris’in bol karakterli ve zaman çizgisinde yapılan sıçramalarla, Hannibal’in zihnindeki odacıklara girip çıkmaya dayalı anlatımını beyazperdeye taşıyabilmek için ikonografiye dayalı, görselliğiyle ön plana çıkan bir üslup tutturmayı deniyordu. Ancak sonuçta ortaya çıkan filmin anlatımı fazlasıyla savruk ve dağınık olunca “Hannibal” yerden yere vurulmaktan kurtulamadı. “Kuzuların Sessizliği”nde Anthony Hopkins’le birlikte Jodie Foster’a da fazlasıyla alışan hayranlar –her ne kadar Foster kadar karizmatik olsa da- Ajan Clarice Starling rolünde Julianne Moore’u görmekten yeterince tatmin olmadılar. Ve... Kızıl Ejder “Kızıl Ejder”, bizi Hannibal’le kapattığımız serinin en başına götürmesi açısından gerçekten çok ilginç bir film. “Kuzuların Sessizliği”ni de kaleme alan Ted Tally’nin romana sadık kalarak yazdığı senaryo sayesinde filmi 1986 yapımı Mannhunter’ın bir yeniden yapımı olarak değerlendirmemek mümkün. Filmin yönetmeni Rattner da Michael Mann’ın aksine, Harris’in romanına sadık kalarak çalışmayı tercih etmiş. İş böyle olunca, ortaya çıkan film, hem pekçok hayranı hem de eleştirmenleri tatmin etti. Kuşkusuz bizim için en ilginç olanı, pek çoğumuzun Manhunter’ı izleyemediği bir ortamda Hannibal’in gençlik yıllarına geri dönmek ve onu can düşmanı Will Graham’la birlikte görebilmek. Kapanmış bir üçlemeyi yeniden açan “Kızıl Ejder”, her ne kadar senaryosunda sarkmalar olsa da, özellikle oyuncularının başarısı ve psikolojik alt yapısının başarıyla işlenmesiyle ayakta kalabilen bir film. Her ne kadar filmdeki William Blake vurgusu romandakine göre biraz havada kalsa da, Hannibal’i hapse ilk girdiği dönemlerde hem öfke içinde, hem de Kuzuların Sessizliği’nde yeniden estirmeye başlayacağı dehşet planlarını yaparken görmek gerçekten hoş bir deneyim. Serinin diğer filmleriyle karşılaştırıldığında Hopkins’e eşlik eden Edward Norton, Ralph Fiennes, Harvey Keitel, Emily Watson, Mary-Louise Parker, Philip Seymour Hoffman gibi oyuncularla tam bir yıldızlar geçidi olan bu filmle Hannibal hem hayranlarıyla hem de film eleştirmenleriyle yeniden barışmış oldu. Umarız, yapımcılar bu sefer tadında bırakmayı bilirler de Hannibal’i zihinlerimizde bu haliyle yaşatmayı sürdürürüz.
Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Dövüş Klübü
Tyler Durden: Ancak herşeyini kaybettiğinde istediğin şeyi yapacak kadar özgürsündür.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com