Ayakta Kalan Çocuklar:
Polanski, Dickens, Oliver Twist
Polanski, Dickens, Oliver Twist

Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
İki yıl önce, çocukluk deneyimlerinden yola çıkarak çektiği "Piyanist" filmiyle Oscar alan Roman Polanski, Charles Dickens'ın klasik eserinden uyarladığı "Oliver Twist"te çocukluğunun hayaletleriyle hesaplaşmayı sürdürüyor. Annesini toplama kamplarında kaybeden, 14 yaşında evi terk eden Polanski için hayat, öksüz ve yetim Twist kadar trajik olsa da o ayakta kalıp bugünlere gelmesini bildi.
Akla şu soru geliyor: Roman Polanski gibi bir yönetmen Oliver Twist'i neden uyarlasın? Ve neden şimdi, önceki filmi "Piyanist"le ("The Pianist", 2002) Oscar aldıktan iki yıl sonra? Bu soruların yanıtlarına şaşmaz bir kesinlikle ulaşmak zor, ama şunu düşünebiliriz: Polanski olgunlaştıkça, sineması yüzünü geçmişe dönerek kişiselleşiyor. Ve geçmiş onun için her şeyden önce sıkıntılarla dolu çocukluk yılları demek. Annesini toplama kamplarında kaybeden, kamplardan sağ çıkmayı başaran babası başka bir kadınla evlendiği için evi terk eden ve küçük yaşta tiyatro gruplarıyla çalışmaya başlayan yönetmen, "Piyanistte çocukluğunu karartan makro olaylarla, İkinci Dünya Savaşı ve holokostla hesaplaşmıştı. Şimdi de, kapitalizmin inşa sürecinde yeniden yapılanan Londra'da geçen ve çocukları sömüren, onlara zulmeden her tür hayat tahayyülünü lanetleyen "Oliver Twist"le çocukluk sıkıntılarını daha mikro düzeyde perdeye taşıdığını düşünmek mümkün. İki filmin en büyük ortak noktası, hayatta her şey onlara karşı gibi gözükürken, yaşadıkları tüm sıkıntılara rağmen ayakta kalmayı başaran insanlarla ilgili olmaları. Piyanist'te, kendi deneyimiyle arasına mesafe koyabilmek, soğukkanlılığını korumak için Wladyslaw Szpilman'ın otobiyografisinin aracılığına başvurmuştu Polanski; şimdiki aracısı ise, kendisi gibi çok sıkıntılı bir çocukluk geçirmiş olan bir yazar, Charles Dickens.
Referansı, hem tiyatronun hem sinemanın defalarca el attığı, önemli anları belirli bir yaşın üzerindeki izleyicilerin zihninde yer etmiş bir roman olunca, Polanski'nin işi "Piyanist"e göre daha zorlaşıyor. Çünkü daha işe başlarken, hem Dickens'ın mirasıyla, hem de Twist uyarlamalarıyla (en azından en çok beğenilen uyarlamalar olan David Lean'ın 1948'de çektiği "Oliver Twist" ve Carol Reed'in 1968'de yönettiği "Oliver!" ile) karşılaştırılması söz konusu. Herkes Oliver Twist'le ilgili bilgi birikimini gözden geçirip Polanski'nin buna ne kattığını görmek üzere oturuyor izleyici koltuğuna. Bunu önlemek mümkün değilse de, haksız karşılaştırmaların önüne geçmek, Polanski'nin kendi Twist'inde yaptığı tercihleri anlamaya çalışmak mümkün.
Kötü, gerçekten kötü mü?
Bu noktada, yönetmenin ve "Piyanist" filminde de birlikte çalıştığı senarist Ronald Harwood'un ana tercihinin, anlatıyı tek karakter üzerine yıkmamak ve şehri de karakterler kadar iyi betimlemek yolunda olduğunu söylemek gerekiyor. Ve bu tercihlerinde, Dickens'ın devasa dünyasının melodramatik detaylarında boğulmadan, Oliver Twist'in özünü yakaladıklarını söyleyebiliriz. Bu karakter ve mekân konusunu biraz açalım.
Polanski, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında çekilmiş olmanın da etkisiyle gayet kasvetli bir uyarlama olan 48 yapımı David Lean filmi gibi karanlık bir uyarlamaya imza atmış; ancak Lean'ın aksine filmin ağırlığını Oliver Twist karakterinin omuzlarına yüklememiş. Bu tercihini de her şeyden önce, Twist'i canlandıran Barney Clark'ın biraz silik, geride duran, hiçbir sahnede rol çalmadığı gibi, genelde ondan rol çalınmasına izin veren performansında görüyoruz. Twist, daha fazla yemek istediği için kapı dışarı edileceği yetimhanede ve hemen ardından çalışmak üzere yanına verildiği ailenin evinde kaldığı bölümlerde filmin dominosu olma işlevini yükleniyor. Ancak her günü kâbus gibi yaşadığı kasabadan kaçıp sanayileşen kente adımını attığında, karizmasıyla birlikte hikâyedeki fiziksel ağırlığı da azalıyor. Yine her şeyin nedeni, olayların tetikleyicisi o; ancak adeta diğer karakterlere yer açarcasına geri planda duruyor, hatta hastalık ve yaralanma gibi nedenlerle onu yorgan döşek yatarken gördüğümüz sahnelerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Twist'in boşalttığı alanı en çok filmin ‘kötü ama o kadar da kötü değil' karakteri Fagin dolduruyor. Oliver Londra'ya geldiğinde aç ve yorgun bir halde sokaklarda dolaşırken karşılaştığı, egzantrik Dodger sayesinde kendini Fagin'in evinde buluyor. Evini açtığı kimsesiz çocuklara yankesicilik yaptıran Fagin'le Twist arasında ilk andan itibaren özel bir ilişki kurulsa da, ucubeyi andıran görünümüyle Fagin hep bir tekinsizlik kaynağı olmayı sürdürüyor. Polanski, Dickens'ın romanında, dönemin önyargılarını yansıtır biçimde, aşağılamak, bayalığının altını çizmek için ‘Yahudi' olarak adlandırılan Fagin'in Yahudiliğine doğrudan ve hakaretaniz bir gönderme yapmıyor; bu anlamda sadece aksanında ve vücut dilinde Yahudiliğine dair izler bıraktığı bu karakteri güncelleştirerek yorumladığını düşünmek mümkün. Fagin'in filmdeki diğer suçlu karakterlerden daha zarif, merhametli bir yanı olduğunu görüyoruz, yanında kalan çocuklara hep iyi davranıyor; ancak bir yandan da, en karanlık planlara bile sorgusuzca dahil olup sinsice kötülüğün yanında yer alabiliyor. Yine de, Polanski'nin çizdiği Londra tablosunda Fagin, bir asalak gibi, yanında barındırdığı çocukların üzerinden yaşamını sürdürdüğü sonucuna varıp kurtulabileceğiniz bir karakter değil. Her zaman şu soruyu yanında taşıyor: ‘Ben onlara kapımı açmasaydım, insanların git gide bireyselleştiği, ayakta kalmanın gün be gün zorlaştığı tekinsiz Londra sokaklarında bu çocukların halleri nice olurdu?' Dolayısıyla, Polanski Fagin karakterini bu kadar öne çıkararak, onun üzerinden filmin ahlâki sorunsalını örüyor. Twist'in deneyiminde şahit olduğumuz gibi, dışarısı bir cangılı andırıyorsa, yetimhanelerde toplama kampı koşulları hakimse, kimsesiz çocuklara kapılarını açan ‘hayırsever' ailelerin evleri aslında bir köle misafirhanesi gibiyse, çocuklara iyi davranan Fagin gibi bir suç lordunun varlığı gerçekten anlamsız mı? Nihayetinde, hep ayaktakımına ait olmadığını temiz yüzü ve adâb-ı muaşeret konusundaki görgüsüyle gösteren Twist için aradığı sınıfa ve toplumsal statüye kavuşma anlamına gelecek Bay Brownlow'un, masalsı, gerçek olamayacak kadar iyi bir karakter olduğunu ve genele dair bir umut vermediğini düşününce, filmden yansıyan kötücül dünyada Fagin gibiler, çok tutarlı argümanlarla karşı olunamayacak alternatifler olarak gri alanda yükseliyor.
Fagin gri alanda yer alsa da, "Oliver Twist"in mekân tuttuğu Londra fazlasıyla siyah. Aslında filmdeki karanlık sadece şehre değil, şehrin dışına, kırsal alana da sinmiş durumda. Şöyle ki filmin ilk sahnelerinin geçtiği kırsal alan Oliver için tam bir hapishane. Az aydınlatılmış, klostrofobik atmosferleriyle fazlasıyla boğucu olan bu sahnelerde onu sürekli kapalı alanlarda görürüz. Nihayet firar edip Londra yollarına düştüğünde, filmin pırıl pırıl aydınlatılmış tek sekansı da başlar. Ancak yolda yaşadıkları, bu sekansın sinematografisi kadar ışıltılı değildir. Yine hırsız, dilenci muamelesi görür Oliver, onu açlıktan ölüme terk etme pahasına kapılar yüzüne kapanır. Ta ki iyilik meleği bir yaşlı onun karnını doyurana kadar. Yine de, her ne kadar Polanski'nin sinematografik tercihleri kent/kırsal ayrımını yok etmeye dönük olsa da, filmin büyük bölümüne mekân olan ve Prag'ın tepelerinde kurulu ünlü Barrandov Stüdyoları'nda yarattığı Londra, insanı çaresizliğe sürükleyen, daha kesif bir karanlığa sahip. Bu çaresizlik, büyük kentin daha serüvenci bir yer olmasından, ancak Oliver için tüm bu serüvenlerin şehre ayak bastığı anda yok olmasından kaynaklanıyor. Fagin'in suç yuvasına adeta hapsolan Oliver'ın karnı doyuyor belki, ama aradığı özgürlüğün çok uzağına düşüyor yine. Nihayet dışarı çıkabildiğinde de, dili suç tarafından tanımlanmış Londra'nın ara sokaklarında, linç hırsıyla ağzının suları akan kalabalıkların ortasında buluyor kendini. Dışarısı da içerisi kadar karanlık onun için.
(Bu yazının devamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Aralık 2005 sayısında okuyabilirsiniz.)
Referansı, hem tiyatronun hem sinemanın defalarca el attığı, önemli anları belirli bir yaşın üzerindeki izleyicilerin zihninde yer etmiş bir roman olunca, Polanski'nin işi "Piyanist"e göre daha zorlaşıyor. Çünkü daha işe başlarken, hem Dickens'ın mirasıyla, hem de Twist uyarlamalarıyla (en azından en çok beğenilen uyarlamalar olan David Lean'ın 1948'de çektiği "Oliver Twist" ve Carol Reed'in 1968'de yönettiği "Oliver!" ile) karşılaştırılması söz konusu. Herkes Oliver Twist'le ilgili bilgi birikimini gözden geçirip Polanski'nin buna ne kattığını görmek üzere oturuyor izleyici koltuğuna. Bunu önlemek mümkün değilse de, haksız karşılaştırmaların önüne geçmek, Polanski'nin kendi Twist'inde yaptığı tercihleri anlamaya çalışmak mümkün.
Kötü, gerçekten kötü mü?
Bu noktada, yönetmenin ve "Piyanist" filminde de birlikte çalıştığı senarist Ronald Harwood'un ana tercihinin, anlatıyı tek karakter üzerine yıkmamak ve şehri de karakterler kadar iyi betimlemek yolunda olduğunu söylemek gerekiyor. Ve bu tercihlerinde, Dickens'ın devasa dünyasının melodramatik detaylarında boğulmadan, Oliver Twist'in özünü yakaladıklarını söyleyebiliriz. Bu karakter ve mekân konusunu biraz açalım.
Polanski, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında çekilmiş olmanın da etkisiyle gayet kasvetli bir uyarlama olan 48 yapımı David Lean filmi gibi karanlık bir uyarlamaya imza atmış; ancak Lean'ın aksine filmin ağırlığını Oliver Twist karakterinin omuzlarına yüklememiş. Bu tercihini de her şeyden önce, Twist'i canlandıran Barney Clark'ın biraz silik, geride duran, hiçbir sahnede rol çalmadığı gibi, genelde ondan rol çalınmasına izin veren performansında görüyoruz. Twist, daha fazla yemek istediği için kapı dışarı edileceği yetimhanede ve hemen ardından çalışmak üzere yanına verildiği ailenin evinde kaldığı bölümlerde filmin dominosu olma işlevini yükleniyor. Ancak her günü kâbus gibi yaşadığı kasabadan kaçıp sanayileşen kente adımını attığında, karizmasıyla birlikte hikâyedeki fiziksel ağırlığı da azalıyor. Yine her şeyin nedeni, olayların tetikleyicisi o; ancak adeta diğer karakterlere yer açarcasına geri planda duruyor, hatta hastalık ve yaralanma gibi nedenlerle onu yorgan döşek yatarken gördüğümüz sahnelerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Twist'in boşalttığı alanı en çok filmin ‘kötü ama o kadar da kötü değil' karakteri Fagin dolduruyor. Oliver Londra'ya geldiğinde aç ve yorgun bir halde sokaklarda dolaşırken karşılaştığı, egzantrik Dodger sayesinde kendini Fagin'in evinde buluyor. Evini açtığı kimsesiz çocuklara yankesicilik yaptıran Fagin'le Twist arasında ilk andan itibaren özel bir ilişki kurulsa da, ucubeyi andıran görünümüyle Fagin hep bir tekinsizlik kaynağı olmayı sürdürüyor. Polanski, Dickens'ın romanında, dönemin önyargılarını yansıtır biçimde, aşağılamak, bayalığının altını çizmek için ‘Yahudi' olarak adlandırılan Fagin'in Yahudiliğine doğrudan ve hakaretaniz bir gönderme yapmıyor; bu anlamda sadece aksanında ve vücut dilinde Yahudiliğine dair izler bıraktığı bu karakteri güncelleştirerek yorumladığını düşünmek mümkün. Fagin'in filmdeki diğer suçlu karakterlerden daha zarif, merhametli bir yanı olduğunu görüyoruz, yanında kalan çocuklara hep iyi davranıyor; ancak bir yandan da, en karanlık planlara bile sorgusuzca dahil olup sinsice kötülüğün yanında yer alabiliyor. Yine de, Polanski'nin çizdiği Londra tablosunda Fagin, bir asalak gibi, yanında barındırdığı çocukların üzerinden yaşamını sürdürdüğü sonucuna varıp kurtulabileceğiniz bir karakter değil. Her zaman şu soruyu yanında taşıyor: ‘Ben onlara kapımı açmasaydım, insanların git gide bireyselleştiği, ayakta kalmanın gün be gün zorlaştığı tekinsiz Londra sokaklarında bu çocukların halleri nice olurdu?' Dolayısıyla, Polanski Fagin karakterini bu kadar öne çıkararak, onun üzerinden filmin ahlâki sorunsalını örüyor. Twist'in deneyiminde şahit olduğumuz gibi, dışarısı bir cangılı andırıyorsa, yetimhanelerde toplama kampı koşulları hakimse, kimsesiz çocuklara kapılarını açan ‘hayırsever' ailelerin evleri aslında bir köle misafirhanesi gibiyse, çocuklara iyi davranan Fagin gibi bir suç lordunun varlığı gerçekten anlamsız mı? Nihayetinde, hep ayaktakımına ait olmadığını temiz yüzü ve adâb-ı muaşeret konusundaki görgüsüyle gösteren Twist için aradığı sınıfa ve toplumsal statüye kavuşma anlamına gelecek Bay Brownlow'un, masalsı, gerçek olamayacak kadar iyi bir karakter olduğunu ve genele dair bir umut vermediğini düşününce, filmden yansıyan kötücül dünyada Fagin gibiler, çok tutarlı argümanlarla karşı olunamayacak alternatifler olarak gri alanda yükseliyor.
Fagin gri alanda yer alsa da, "Oliver Twist"in mekân tuttuğu Londra fazlasıyla siyah. Aslında filmdeki karanlık sadece şehre değil, şehrin dışına, kırsal alana da sinmiş durumda. Şöyle ki filmin ilk sahnelerinin geçtiği kırsal alan Oliver için tam bir hapishane. Az aydınlatılmış, klostrofobik atmosferleriyle fazlasıyla boğucu olan bu sahnelerde onu sürekli kapalı alanlarda görürüz. Nihayet firar edip Londra yollarına düştüğünde, filmin pırıl pırıl aydınlatılmış tek sekansı da başlar. Ancak yolda yaşadıkları, bu sekansın sinematografisi kadar ışıltılı değildir. Yine hırsız, dilenci muamelesi görür Oliver, onu açlıktan ölüme terk etme pahasına kapılar yüzüne kapanır. Ta ki iyilik meleği bir yaşlı onun karnını doyurana kadar. Yine de, her ne kadar Polanski'nin sinematografik tercihleri kent/kırsal ayrımını yok etmeye dönük olsa da, filmin büyük bölümüne mekân olan ve Prag'ın tepelerinde kurulu ünlü Barrandov Stüdyoları'nda yarattığı Londra, insanı çaresizliğe sürükleyen, daha kesif bir karanlığa sahip. Bu çaresizlik, büyük kentin daha serüvenci bir yer olmasından, ancak Oliver için tüm bu serüvenlerin şehre ayak bastığı anda yok olmasından kaynaklanıyor. Fagin'in suç yuvasına adeta hapsolan Oliver'ın karnı doyuyor belki, ama aradığı özgürlüğün çok uzağına düşüyor yine. Nihayet dışarı çıkabildiğinde de, dili suç tarafından tanımlanmış Londra'nın ara sokaklarında, linç hırsıyla ağzının suları akan kalabalıkların ortasında buluyor kendini. Dışarısı da içerisi kadar karanlık onun için.
(Bu yazının devamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Aralık 2005 sayısında okuyabilirsiniz.)Henüz kimse yorum yapmamış.


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Şike
Bir soru için 64 bin dolar mi? Umarım sana hayatin anlamını soruyorlardır...
Bir soru için 64 bin dolar mi? Umarım sana hayatin anlamını soruyorlardır...







Seanslar
Fragman


