"Uçuş Planı"
Şeytan aldı götürdü…
Şeytan aldı götürdü…

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Jodie Foster'ın başrolde yer aldığı "Uçuş Planı", yerden binlerce kilometre yüksekte yolculuk ettiği uçakta kızını kaybeden bir annenin yaşadığı gerilimi konu alıyor. Mürettebat ve yolcular kendisine inanmayıp, bir de deli muamelesi yapmaya başlayınca çareyi ipleri eline almakta bulan Foster, klostrofobik bir ortamda soğuk terler döküyor ve döktürüyor.
“Uçuş Planı”, özellikle gerilim türü içinde sıkça başvurulan, öyküyü kapalı bir mekâna hapsetme yöntemini kullanan filmlerden. Ancak bu mekân sadece kapalı değil, aynı zamanda çıkışsız; çünkü söz konusu olan, yerden 37.000 feet (yaklaşık 11.300 kilometre) yukarıda seyir halinde olan Aalto Air’in teknoloji harikası E-474 Jumbo Jet model uçağı. Şimdi bir an için, küçük kızınızla birlikte o uçakta olduğunuzu düşünün. Gayet huzurlu bir yolculuk yaparken, uykuya dalıyorsunuz, uyandığınızda uçakta her şey aynı sakinlikte görünüyor, ama bir sorun var: Uykuya dalmadan önce yanıbaşınızda oturan kızınız, uyandığınızda sırra kadem basmış. Uçağın her yerine bakıyor, tüm mürettebatı devreye sokuyorsunuz ama nafile, çocuğunuz gök yarılmış da içine düşmüş sanki. Tam aklınızı “yeryüzünden bu kadar yüksekteyken bir çocuk nasıl kaybolabilir?” sorusu kurcalarken, mürettebat ve diğer yolcular sizin uçağa kızınızla birlikte binmediğinizi iddia ediyor ve git gide size deli muamelesi yapmaya başlıyorlar.
Bu durum size çok mu fantastik geldi? Bu hafta vizyona giren “Uçuş Planı”nda Jodie Foster’ın canlandırdığı Kyle Pratt’ın başına gelen tam da bu. Tıpkı geçtiğimiz yıl izlediğimiz “Gizemli Parçalar”da (“The Forgotten”), Julianne Moore’un canlandırdığı Telly Paretta gibi, o da birdenbire çocuğunu kaybediyor ve çevresindeki herkes kendisine deli muamelesi yapmaya başlıyor. Çok sevdiği eşi yeni vefat etmiş olan ve bu taze kaybın büyük acısını yüreğinde duyan Kyle için, oldukça sıkıntılı ve üzgün başladığı yolculuk 6 yaşındaki kızı Julie’nin ortadan kaybolmasıyla tam bir kâbusa dönüşüyor. Üstelik, yolcu listesinden, hosteslerin ve diğer yolcuların tanıklıklarına kadar her şey, kızının uçağa hiç binmediğine işaret etmekte. Hal böyle olunca, Kyle bir süre uçaktakileri ikna etmeye çalıştıysa da bir süre sonra kontrolü eline almaya karar verir. Her şeyden önce kendi akıl ve ruh sağlığını korumak zorundadır.
11 Eylül etkisi...
“Uçuş Planı”nın senaryo fikri 11 Eylül’den önce doğsa da, bu olayın ardından, uçağın başrolde yer aldığı filmde bazı değişiklikler yapılmış. İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırının ardından, yalnızca ABD’de değil, tüm dünyada baş gösteren ve izolasyon, korku ve endişe duygularıyla birlikte ortaya çıkan uçuş korkusunun had safhaya ulaşması, filmin etkisini artıracak şekilde senaryoya eklenmiş. Şöyle ki, 11 Eylül’den sonra, özellikle uluslararası yolculuklarda, uçuş korkusu basit bir kaza korkusu olmanın ötesine geçerek, insanların artık yanında oturan yolcudan şüphe ettiği bir tür paranoya yolculuğuna dönüş(türül)müş durumda. Böyle olunca, film için de11 Eylül sonrası başlayan yeni dönemdeki endişe ve korkuları yansıtacak bir senaryo hazırlanmış. “Uçuş Planı”ndaki gerilimin asıl kaynağı da bu paranoya. Tek bir kişinin bile size inanmadığı bir uçakta kaybettiğiniz en değerli varlığı nasıl bulabilirsiniz?
Oscar ödüllü yapımcı Brian Grazer da, senaryo önüne geldiğinde en çok öykünün insani duygular, ahlâki ikilemler ve diken üstünde gerilim sunan havasını sevmiş. Daha önce “8 Mile” ve “Akıl Oyunları” (“A Beautiful Mind”) gibi ses getiren filmlerin yapımcılığını üstlenen Grazer, “Uçuş Planı”nın senaryosunu okurken neler hissettiğini şu sözlerle aktarıyor: “Flightplan’ın senaryosunda Hitchcock filmlerini çağrıştıran esrarengiz bir hava vardı. Kuytu köşeleri, hava bacaları, gizlenme yerleriyle modern bir jet uçağının dış dünyaya kapalı ortamında geçmesi bu durumun göstergesiydi. Gerilim yaratan bütün bu unsurlara, Kyle’ın çocuğunu bulamamanın getirdiği endişe duygusunun da eklenmesiyle ortaya insani boyutu da güçlü bir gerilim filmi çıkacağını hissettim.”
“Uçuş Planı”nın senaryo yazarı Peter A. Dowling de, bu senaryoyu yazarken çok sade ve basit bir fikirden yola çıktığını belirterek şunları söylüyor: “Çok sevdiğimiz bir insanın aniden ve açıklanamaz şekilde ortadan kaybolması fikri aklıma düştü. Sinemanın en baştan çıkarıcı temalarından birisiydi bu. Üstelik çağdaş öğelerin yüklenmesi halinde sınırsız gizem ve gerilim yaratma olasılığını bünyesinde barındırıyordu. Senaryonun odak noktasında çocuğu aniden ortadan kaybolan bir anne var. Uçakta böyle bir çocuğun olduğunu bile kimse hatırlamaz. Böyle bir çıkış noktasından hareket ederek çok farklı yönlere gidilebilir. Örneğin bir doğa üstü gerilim öyküsü yazılabilir. Veya o çocuğu uzaylılar kaçırmış olabilir. Yahut, tamamen annenin gördüğü halüsinasyonlar olduğu sonucuna varılabilir. Aynı zamanda da, daha farklı yöne kayarak çok gerçekçi bir gerilim filmine temel oluşturulabilir. Bunlar arasından en zor olanı, yani gerilim filmi yapmayı seçtim. Çünkü dış dünyaya kapalı olan ve kıstırılmışlık duygusu veren ortamlarda geçen gerilim filmleri her zaman ilgimi çekmiştir. Buna bir de anne karakterinin yüz yüze geldiği kişisel kriz sırasında yaşadığı duygusal dönüşümleri/patlamaları eklersek, gerilim unsuruyla psikolojik boyutun atbaşı gittiği bir senaryo çalışması olduğunu söyleyebilirim.”
Başrolde erkek mi olsun kadın mı?
Yapımcı Brian Grazer, Dowling’in yazdığı senaryo taslağını çok beğendi, ancak senaryoya radikal bir değişiklik önerisi getirdi. Dowling senaryoyu yazarken aklında, başrolü Sean Penn’in canlandırması vardı. Grazer, bu tip gerilim filmlerinde başrolde geleneksel olarak erkek oyuncuların yer aldığını göz önünde bulundurarak, başrolü bir kadın oyuncuya önermeyi teklif etti. Aklındaki isim ise Oscar ödüllü aktris Jodie Foster’dı. Grazer, bu tercihini şu sözlerle açıklıyor: “Böyle bir gerilim filminin başrolü için Jodie Foster’dan daha iyisi olamazdı. İzleyici üzerinde kolayca empati duygusu uyandırabilen bir oyuncudur. Anne rolünü inandırıcı şekilde oynayacağına emindim. Ayrıca rolü gereği çok önemli bir sınavdan geçeceği sahnelerde olağanüstü fiziksel güç ve sağlamlık sergileyeceğinden kuşkum yoktu. Nitekim en zor sahnelerin bile üstesinden kolayca geldi.”
Gerçek yaşamında iki çocuk sahibi bir anne olan Jodie Foster, Brian Grazer’dan duyduğu andan itibaren “Uçuş Planı”nın öyküsüne yakınlık duyduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Bu projenin beni en çok etkileyen yanı, çocuğunu kaybetmiş bir kadının, hiç kimsenin bu olaya inanmamasından dolayı kendi akıl sağlığını sorgulayacak aşamaya kadar gelmesidir. Kıstırılmışlık duygusu veren kapalı mekânlarda geçen öyküleri her zaman sevmişimdir. Böyle bir ortamdaki insanların birbiriyle nasıl başa çıktığı, ne gibi değişimler gösterdiği gibi konularda gelişen öyküler ilgimi çeker. Bu film bir gerilim olmasının yanı sıra aynı zamanda kişisel bir yolculuktur. Büyük stres ve panik koşulları altındaki bir kadının nasıl tepkiler verdiğine bir bakıştır. Kendisini o derin acı/üzüntü koşullarından nasıl çekip çıkardığını; tekrar nasıl bütünleştiğini anlatır. Kyle karakterinin karmaşık bir kişilik yapısı vardır. Ona kesinlikle kahraman diyemeyiz. Kimi zaman küstah ve saygısız: kimi zaman irrasyonel; kimi zaman da çıkarcı ve manipülatif davranır. Kızını bulabilmek için ne gerekirse yapmaya hazırdır.”
Yönetmen Almanya’dan transfer
Başrol oyuncusu gibi, yönetmenin belirlenmesinde de Brian Grazer’ın tercihi etkili olmuş. Filmi, daha önce “The Family Jewels” ve ülkemizde de gösterime giren “Tattoo” gibi küçük bütçeli yapımlarla adını duyuran Alman asıllı genç yönetmen Robert Schwentke’ye emanet eden Grazer, bu sürpriz kararının gerekçesini şu sözlerle açıklıyor: “Robert’in daha önce yönetmiş olduğu ‘Tattoo’ adlı gerilim filmini izledim. Mantıktan ziyade duygulara dayanan bir gerilim çalışmasıydı. İzleyiciyi nasıl korkutacağını, nasıl gerilim yaratacağını, filmin her saniyesindeki gerilimin bir sonraki gelişmeye doğru nasıl tırmandırılması gerektiğini biliyordu. Aynı zamanda gerilim filmleri tarzına yepyeni bir anlayış getirmek istediğimizi kavradı.”
Tek mekânda geçen sıradışı gerilim filmi fikrini cazip bulduğunu ifade eden yönetmen Robert Schwentke filmle ilgili düşüncelerini şöyle ortaya koyuyor: “Dowling’in senaryosu sayesinde, çok ilginç dönüşümlerle dopdolu bir puzzle filmi yapma fırsatını buldum. Üstelik duygusal boyutu da güçlü bir öykü vardı karşımda. Ayrıca konusunun tamamı tek bir mekânda geçen film yapma fikrini de çok sevdim. Filmde kontrol kulesini ve yerde bekleyen insanları göstermeme gibi radikal bir yaklaşım sergiledik. Her şey bir uçağın klostrofobik ortamında kaldı. İzleyicinin de kendisini o karakterlerle birlikte 11 bin kilometre yüksekte tuzağa düşmüş gibi hissetmesini istedik. Esrar perdesini kaldırma mücadelesine izleyiciyi de ortak etmeyi hedefledik. Benim vizyonumda atmosfer ve ambians gibi unsurlar hayati önem taşır. Ulaşmak istediğim gerilim unsuruna atmosfer ve ambians aracılığıyla varmaya çalışırım. Bir yönetmen olarak kendine özgü bir dünya yaratmayı severim. Bu dünyanın kendi kuralları, sesleri, renkleri, dokusu vardır. Bunu yaparken izleyicinin duygusal düzeyiyle yakından ilgilenmeye devam ederim. Umarım ki, bu filmde kurduğum ortam da ürkütücü, ilgi çekici ve etkileyici olacaktır.”
Bu durum size çok mu fantastik geldi? Bu hafta vizyona giren “Uçuş Planı”nda Jodie Foster’ın canlandırdığı Kyle Pratt’ın başına gelen tam da bu. Tıpkı geçtiğimiz yıl izlediğimiz “Gizemli Parçalar”da (“The Forgotten”), Julianne Moore’un canlandırdığı Telly Paretta gibi, o da birdenbire çocuğunu kaybediyor ve çevresindeki herkes kendisine deli muamelesi yapmaya başlıyor. Çok sevdiği eşi yeni vefat etmiş olan ve bu taze kaybın büyük acısını yüreğinde duyan Kyle için, oldukça sıkıntılı ve üzgün başladığı yolculuk 6 yaşındaki kızı Julie’nin ortadan kaybolmasıyla tam bir kâbusa dönüşüyor. Üstelik, yolcu listesinden, hosteslerin ve diğer yolcuların tanıklıklarına kadar her şey, kızının uçağa hiç binmediğine işaret etmekte. Hal böyle olunca, Kyle bir süre uçaktakileri ikna etmeye çalıştıysa da bir süre sonra kontrolü eline almaya karar verir. Her şeyden önce kendi akıl ve ruh sağlığını korumak zorundadır.
11 Eylül etkisi...
“Uçuş Planı”nın senaryo fikri 11 Eylül’den önce doğsa da, bu olayın ardından, uçağın başrolde yer aldığı filmde bazı değişiklikler yapılmış. İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırının ardından, yalnızca ABD’de değil, tüm dünyada baş gösteren ve izolasyon, korku ve endişe duygularıyla birlikte ortaya çıkan uçuş korkusunun had safhaya ulaşması, filmin etkisini artıracak şekilde senaryoya eklenmiş. Şöyle ki, 11 Eylül’den sonra, özellikle uluslararası yolculuklarda, uçuş korkusu basit bir kaza korkusu olmanın ötesine geçerek, insanların artık yanında oturan yolcudan şüphe ettiği bir tür paranoya yolculuğuna dönüş(türül)müş durumda. Böyle olunca, film için de11 Eylül sonrası başlayan yeni dönemdeki endişe ve korkuları yansıtacak bir senaryo hazırlanmış. “Uçuş Planı”ndaki gerilimin asıl kaynağı da bu paranoya. Tek bir kişinin bile size inanmadığı bir uçakta kaybettiğiniz en değerli varlığı nasıl bulabilirsiniz?
Oscar ödüllü yapımcı Brian Grazer da, senaryo önüne geldiğinde en çok öykünün insani duygular, ahlâki ikilemler ve diken üstünde gerilim sunan havasını sevmiş. Daha önce “8 Mile” ve “Akıl Oyunları” (“A Beautiful Mind”) gibi ses getiren filmlerin yapımcılığını üstlenen Grazer, “Uçuş Planı”nın senaryosunu okurken neler hissettiğini şu sözlerle aktarıyor: “Flightplan’ın senaryosunda Hitchcock filmlerini çağrıştıran esrarengiz bir hava vardı. Kuytu köşeleri, hava bacaları, gizlenme yerleriyle modern bir jet uçağının dış dünyaya kapalı ortamında geçmesi bu durumun göstergesiydi. Gerilim yaratan bütün bu unsurlara, Kyle’ın çocuğunu bulamamanın getirdiği endişe duygusunun da eklenmesiyle ortaya insani boyutu da güçlü bir gerilim filmi çıkacağını hissettim.”
“Uçuş Planı”nın senaryo yazarı Peter A. Dowling de, bu senaryoyu yazarken çok sade ve basit bir fikirden yola çıktığını belirterek şunları söylüyor: “Çok sevdiğimiz bir insanın aniden ve açıklanamaz şekilde ortadan kaybolması fikri aklıma düştü. Sinemanın en baştan çıkarıcı temalarından birisiydi bu. Üstelik çağdaş öğelerin yüklenmesi halinde sınırsız gizem ve gerilim yaratma olasılığını bünyesinde barındırıyordu. Senaryonun odak noktasında çocuğu aniden ortadan kaybolan bir anne var. Uçakta böyle bir çocuğun olduğunu bile kimse hatırlamaz. Böyle bir çıkış noktasından hareket ederek çok farklı yönlere gidilebilir. Örneğin bir doğa üstü gerilim öyküsü yazılabilir. Veya o çocuğu uzaylılar kaçırmış olabilir. Yahut, tamamen annenin gördüğü halüsinasyonlar olduğu sonucuna varılabilir. Aynı zamanda da, daha farklı yöne kayarak çok gerçekçi bir gerilim filmine temel oluşturulabilir. Bunlar arasından en zor olanı, yani gerilim filmi yapmayı seçtim. Çünkü dış dünyaya kapalı olan ve kıstırılmışlık duygusu veren ortamlarda geçen gerilim filmleri her zaman ilgimi çekmiştir. Buna bir de anne karakterinin yüz yüze geldiği kişisel kriz sırasında yaşadığı duygusal dönüşümleri/patlamaları eklersek, gerilim unsuruyla psikolojik boyutun atbaşı gittiği bir senaryo çalışması olduğunu söyleyebilirim.”
Başrolde erkek mi olsun kadın mı?
Yapımcı Brian Grazer, Dowling’in yazdığı senaryo taslağını çok beğendi, ancak senaryoya radikal bir değişiklik önerisi getirdi. Dowling senaryoyu yazarken aklında, başrolü Sean Penn’in canlandırması vardı. Grazer, bu tip gerilim filmlerinde başrolde geleneksel olarak erkek oyuncuların yer aldığını göz önünde bulundurarak, başrolü bir kadın oyuncuya önermeyi teklif etti. Aklındaki isim ise Oscar ödüllü aktris Jodie Foster’dı. Grazer, bu tercihini şu sözlerle açıklıyor: “Böyle bir gerilim filminin başrolü için Jodie Foster’dan daha iyisi olamazdı. İzleyici üzerinde kolayca empati duygusu uyandırabilen bir oyuncudur. Anne rolünü inandırıcı şekilde oynayacağına emindim. Ayrıca rolü gereği çok önemli bir sınavdan geçeceği sahnelerde olağanüstü fiziksel güç ve sağlamlık sergileyeceğinden kuşkum yoktu. Nitekim en zor sahnelerin bile üstesinden kolayca geldi.”
Gerçek yaşamında iki çocuk sahibi bir anne olan Jodie Foster, Brian Grazer’dan duyduğu andan itibaren “Uçuş Planı”nın öyküsüne yakınlık duyduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Bu projenin beni en çok etkileyen yanı, çocuğunu kaybetmiş bir kadının, hiç kimsenin bu olaya inanmamasından dolayı kendi akıl sağlığını sorgulayacak aşamaya kadar gelmesidir. Kıstırılmışlık duygusu veren kapalı mekânlarda geçen öyküleri her zaman sevmişimdir. Böyle bir ortamdaki insanların birbiriyle nasıl başa çıktığı, ne gibi değişimler gösterdiği gibi konularda gelişen öyküler ilgimi çeker. Bu film bir gerilim olmasının yanı sıra aynı zamanda kişisel bir yolculuktur. Büyük stres ve panik koşulları altındaki bir kadının nasıl tepkiler verdiğine bir bakıştır. Kendisini o derin acı/üzüntü koşullarından nasıl çekip çıkardığını; tekrar nasıl bütünleştiğini anlatır. Kyle karakterinin karmaşık bir kişilik yapısı vardır. Ona kesinlikle kahraman diyemeyiz. Kimi zaman küstah ve saygısız: kimi zaman irrasyonel; kimi zaman da çıkarcı ve manipülatif davranır. Kızını bulabilmek için ne gerekirse yapmaya hazırdır.”
Yönetmen Almanya’dan transfer
Başrol oyuncusu gibi, yönetmenin belirlenmesinde de Brian Grazer’ın tercihi etkili olmuş. Filmi, daha önce “The Family Jewels” ve ülkemizde de gösterime giren “Tattoo” gibi küçük bütçeli yapımlarla adını duyuran Alman asıllı genç yönetmen Robert Schwentke’ye emanet eden Grazer, bu sürpriz kararının gerekçesini şu sözlerle açıklıyor: “Robert’in daha önce yönetmiş olduğu ‘Tattoo’ adlı gerilim filmini izledim. Mantıktan ziyade duygulara dayanan bir gerilim çalışmasıydı. İzleyiciyi nasıl korkutacağını, nasıl gerilim yaratacağını, filmin her saniyesindeki gerilimin bir sonraki gelişmeye doğru nasıl tırmandırılması gerektiğini biliyordu. Aynı zamanda gerilim filmleri tarzına yepyeni bir anlayış getirmek istediğimizi kavradı.”
Tek mekânda geçen sıradışı gerilim filmi fikrini cazip bulduğunu ifade eden yönetmen Robert Schwentke filmle ilgili düşüncelerini şöyle ortaya koyuyor: “Dowling’in senaryosu sayesinde, çok ilginç dönüşümlerle dopdolu bir puzzle filmi yapma fırsatını buldum. Üstelik duygusal boyutu da güçlü bir öykü vardı karşımda. Ayrıca konusunun tamamı tek bir mekânda geçen film yapma fikrini de çok sevdim. Filmde kontrol kulesini ve yerde bekleyen insanları göstermeme gibi radikal bir yaklaşım sergiledik. Her şey bir uçağın klostrofobik ortamında kaldı. İzleyicinin de kendisini o karakterlerle birlikte 11 bin kilometre yüksekte tuzağa düşmüş gibi hissetmesini istedik. Esrar perdesini kaldırma mücadelesine izleyiciyi de ortak etmeyi hedefledik. Benim vizyonumda atmosfer ve ambians gibi unsurlar hayati önem taşır. Ulaşmak istediğim gerilim unsuruna atmosfer ve ambians aracılığıyla varmaya çalışırım. Bir yönetmen olarak kendine özgü bir dünya yaratmayı severim. Bu dünyanın kendi kuralları, sesleri, renkleri, dokusu vardır. Bunu yaparken izleyicinin duygusal düzeyiyle yakından ilgilenmeye devam ederim. Umarım ki, bu filmde kurduğum ortam da ürkütücü, ilgi çekici ve etkileyici olacaktır.”Henüz kimse yorum yapmamış.
- Aramızda Casus Var: Tony Scott/Jason Bourne-vari
- Gomorra: Gerçek bir öykü...
- "Mustafa" filmi için kim ne dedi?
- Türk basınında "Üç Maymun"
- Eleştirmen gözüyle Altın Portakal filmleri
- Oyum "komediye!"
- Geçmişten günümüze ‘Kara Şövalye’
- Dünyanın Merkezine Yolculuk başladı!
- Narnia Günlükleri: Prens Caspian'ın Öyküsü
- James Bond Tarihi
- “Wanted” oyuncuları yakın planda!
- Sinemanın en "şık" film karakterleri
- Kevin Spacey güzellemesi!
- Sex and the City'nin güzel, akıllı ve cesur kızları
- Macera Adası: Kendi hikayenizin kahramanı olun...


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Gizemli Kadın
Bu dünyada iki çeşit trajedi vardır; birincisi istediğinin gerçekleşmesi, diğeri gerçekleşmemesi.
Bu dünyada iki çeşit trajedi vardır; birincisi istediğinin gerçekleşmesi, diğeri gerçekleşmemesi.








Seanslar
Fragman


