Hotel Rwanda: Kameraların Afrika'ya çevrilme zamanı geldi!

Ender Ayna 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Kameraların artık Afrika'ya çevrilme zamanı geldi. Bu yılki Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde 'Sinema'da İnsan Hakları' bölümünde gösterilen; En İyi Özgün Senaryo, En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu Oscar adayı Hotel Rwanda vizyonda. Sinemanın gücüne inanıyorsanız bu filmi izleyin!
Tarihe tanıklık eden filmler yapmak zordur. Hele ki ele alınan konu ‘soykırım’ gibi insanın gelebileceği delilik sınırının çok daha ötesini anlatıyorsa; o filmler her zaman demagoji ve gerçeklik arasında gidip gelen ve sorgulanan, iki yanı keskin bir uçurumda ilerlemek zorundadır.
Yıllarca beyazperdede Yahudi soykırımını izleyen, izledikçe de dünyanın başka yerlerindeki bezeri olayları unutan bir seyirciye aktaracak yeni bir duygu yaratmak, tekrar onun yüreğine dokunmak, aklına düşmek, şüphesiz ki iyi bir anlatıcı gerektirir. Neyse ki Ruanda ’da yaşanan soykırımı anlatan Hotel Rwanda, Terry George adında çok başarılı bir anlatıcıya sahip. Böylece film bittikten, ışıklar açıldıktan sonra, hatta aradan haftalar geçmesine rağmen; hala perdede sadece 121 dakikanızı ayırarak seyrettiğiniz görüntüler hafızanızda capcanlı kalabiliyor. Daha da önemlisi Ruanda için, Afrika için, insanlık için endişe duymayı sürdürüp harekete geçme yöntemlerini araştırıyorsunuz.
Ruanda’da Nisan 1994’te yaşananları evimizin güvenliğinde küçük ekranlarımızdan izlerken belki bazılarımız bir an görüntülerdeki vahşetten tiksinip yemek masasından kalkmışızdır. Ya da kolayına kaçıp kanal değiştirenlerimiz olmuştur. Tıpkı filmdeki gazetecinin söylediği gibi gazeteciler sadece olanları aktarır, insanlar da izleyip günlük işlerine geri döner. Oysa ki onları harekete geçirecek olan temel duygu, nerede olursa olsun insan haklarına yapılan her türlü saldırının eninde sonunda onları inciteceği, varlıklarına kastedebileceği, sevdiklerinden yoksun bırakabileceği endişesi olmalıdır.
Filmin temeline bu yargıyı koyarak ilerleyen Terry George, başkentte yaşayan ve beyazların kültürüne adapte olmaya çalışan otel müdürü Paul Rusesabagina ’nın gerçek hikayesinden yola çıkarak, Ruanda katliamını dengeli bir özdeşleşme süreciyle anlatıyor. Paul ve ailesi üzerinden ilerleyen hikaye, arka planda yaşanan vahşeti çoğu zaman küçük ayrıntılarla, radyo ve televizyon gibi araçları kullanarak ya da sadece olay anını değil sonuçları göstererek dolaylı olarak aktarıyor. Yine de izleyicinin hayal gücüne sadece işkence ve ölümleri bırakarak, yaşanan politik süreç hakkında doğru referanslar vermeyi başarıyor.
Söz konusu olan politik senaryoların ve yapımların yaratıcısı Terry George gibi bir yönetmen olunca da filmin sinematografik öğelerinden ziyade hikayesi ön plana çıkıyor. Paul’un çekirdek aileyi temel alan ve ona dokunmayan her türlü tehdidi görmezden gelen yaklaşımı senaryonun akışına ustaca yedirilen emrivakiler, rastlantılar ve biraz da sürecin kendiliğinden gelişen olaylar sonucu çekirdek aileyi bin iki yüz kişiye kadar genişletiyor. Beyaz adamın eğitimini, dilini, kültürünü ve beğenilerini benimseyen Paul için her şey, Afrika’nın kimliksizleştirildiğini ve dünyanın geri kalanı tarafından tamamen unutulduğunu anladığı anda değişiyor. Ülkesi ve insanlarının yaşadıklarını otelin görece güvenli alanı dışarısına çıktığında tüm çıplaklığıyla fark ettiği noktada, artık ailesi kendisine sığınanların gerisinde kalıyor. Film boyunca Paul’un hayatı boyunca edinmeye çalıştığı kapitalist öğretiler bir bir işlevsiz hale geliyor. Ne Belçika merkezli otelin saygınlığı, ne onca zamandır rüşvet vererek beslediği politikacılar ve devlet memurları ne de üst düzey bir ordu mensubu kriz anında ona yardım edemiyor. Hayatının ve varlığının garantisi olarak gördüğü beyaz adam ise her şeyi görmezden gelerek ülkeden çekiliyor. ‘Zenci’ bile olmayan Afrika halkının böceklerle eşdeğer tutulduğu gerçeğini anlayan Paul için mücadele, önce kendisini yeniden bir Ruandalı-Afrikalı olarak tanımasıyla başlıyor.
Hikayeye ve onu algılayışımıza, zihnimizdeki canlılığını korumasına ve ardında bıraktığı hüzne ise en doğrudan etkiyi elbette oyuncuların başarısı sağlıyor. Terry George’un yönetiminde; figüranlar da dahil olmak üzere, başta Paul’u canlandıran Don Cheadle ve Paul’un eşi rolündeki Sophie Okonedo , ‘Şeytanla El Sıkışmak' adlı kitabında katliamı anlatan Birleşmiş Milletler gücü subayı Dallaire'i oynayan Nick Nolte , karakterlerine perdede nefes aldırıyor. Yakın çekimler kullanarak karakterlerine odaklanan George, zaman zaman kullandığı geniş planlarda şehirden belgesel tadında görüntüler sunuyor. Bir noktadan sonra film öylesine gerçekçi bir hal alıyor ki ansınız başlayan müzikler sahnenin gerilimini ya da dramatik yönünü arttırmak yerine gerçeklik duygunuzu yitirmenize yol açıyor. Filmin ‘gerçeklik’ olgusundan koparak alıştığımız dramatik kodlarla ilerlediği bu sahneler bir anda olsa uçurumun diğer tarafına geçmenize sebep oluyor.
Bir çok yerde “Afrikalı bir Oskar Schindler'in öyküsü” olarak tanımlanan Hotel Rwanda ‘Schindler’in Listesi’nin gölgesinde asla kalmaması gereken özgün senaryosuyla; sadece bir katliamı değil onun arkasındaki tarihsel süreci, insanın ilk çıkış noktası olan Afrika’nın unutulmuşluğunu, emperyalizm ve sömürgeciliğin yıkıcı sonuçlarını, faşizmin kanlı yönünü, sistematik propagandanın kitleler üzerindeki etkisini, sermayenin çaresiz-yetersiz-gereksiz-bir parça kağıttan ibaret olduğu anları aktarmasıyla, ‘Schindler’in Listesi’ne göre çok daha cesur ve çok katmanlı yapısıyla ‘soykırım’ konusunda çok daha derin bir yaklaşım sunuyor. Her şeyden önemlisi kamerayı Afrika’ya-Afrika insanına çeviriyor.
Yıllarca beyazperdede Yahudi soykırımını izleyen, izledikçe de dünyanın başka yerlerindeki bezeri olayları unutan bir seyirciye aktaracak yeni bir duygu yaratmak, tekrar onun yüreğine dokunmak, aklına düşmek, şüphesiz ki iyi bir anlatıcı gerektirir. Neyse ki Ruanda ’da yaşanan soykırımı anlatan Hotel Rwanda, Terry George adında çok başarılı bir anlatıcıya sahip. Böylece film bittikten, ışıklar açıldıktan sonra, hatta aradan haftalar geçmesine rağmen; hala perdede sadece 121 dakikanızı ayırarak seyrettiğiniz görüntüler hafızanızda capcanlı kalabiliyor. Daha da önemlisi Ruanda için, Afrika için, insanlık için endişe duymayı sürdürüp harekete geçme yöntemlerini araştırıyorsunuz.
Ruanda’da Nisan 1994’te yaşananları evimizin güvenliğinde küçük ekranlarımızdan izlerken belki bazılarımız bir an görüntülerdeki vahşetten tiksinip yemek masasından kalkmışızdır. Ya da kolayına kaçıp kanal değiştirenlerimiz olmuştur. Tıpkı filmdeki gazetecinin söylediği gibi gazeteciler sadece olanları aktarır, insanlar da izleyip günlük işlerine geri döner. Oysa ki onları harekete geçirecek olan temel duygu, nerede olursa olsun insan haklarına yapılan her türlü saldırının eninde sonunda onları inciteceği, varlıklarına kastedebileceği, sevdiklerinden yoksun bırakabileceği endişesi olmalıdır.
Filmin temeline bu yargıyı koyarak ilerleyen Terry George, başkentte yaşayan ve beyazların kültürüne adapte olmaya çalışan otel müdürü Paul Rusesabagina ’nın gerçek hikayesinden yola çıkarak, Ruanda katliamını dengeli bir özdeşleşme süreciyle anlatıyor. Paul ve ailesi üzerinden ilerleyen hikaye, arka planda yaşanan vahşeti çoğu zaman küçük ayrıntılarla, radyo ve televizyon gibi araçları kullanarak ya da sadece olay anını değil sonuçları göstererek dolaylı olarak aktarıyor. Yine de izleyicinin hayal gücüne sadece işkence ve ölümleri bırakarak, yaşanan politik süreç hakkında doğru referanslar vermeyi başarıyor.
Söz konusu olan politik senaryoların ve yapımların yaratıcısı Terry George gibi bir yönetmen olunca da filmin sinematografik öğelerinden ziyade hikayesi ön plana çıkıyor. Paul’un çekirdek aileyi temel alan ve ona dokunmayan her türlü tehdidi görmezden gelen yaklaşımı senaryonun akışına ustaca yedirilen emrivakiler, rastlantılar ve biraz da sürecin kendiliğinden gelişen olaylar sonucu çekirdek aileyi bin iki yüz kişiye kadar genişletiyor. Beyaz adamın eğitimini, dilini, kültürünü ve beğenilerini benimseyen Paul için her şey, Afrika’nın kimliksizleştirildiğini ve dünyanın geri kalanı tarafından tamamen unutulduğunu anladığı anda değişiyor. Ülkesi ve insanlarının yaşadıklarını otelin görece güvenli alanı dışarısına çıktığında tüm çıplaklığıyla fark ettiği noktada, artık ailesi kendisine sığınanların gerisinde kalıyor. Film boyunca Paul’un hayatı boyunca edinmeye çalıştığı kapitalist öğretiler bir bir işlevsiz hale geliyor. Ne Belçika merkezli otelin saygınlığı, ne onca zamandır rüşvet vererek beslediği politikacılar ve devlet memurları ne de üst düzey bir ordu mensubu kriz anında ona yardım edemiyor. Hayatının ve varlığının garantisi olarak gördüğü beyaz adam ise her şeyi görmezden gelerek ülkeden çekiliyor. ‘Zenci’ bile olmayan Afrika halkının böceklerle eşdeğer tutulduğu gerçeğini anlayan Paul için mücadele, önce kendisini yeniden bir Ruandalı-Afrikalı olarak tanımasıyla başlıyor.
Hikayeye ve onu algılayışımıza, zihnimizdeki canlılığını korumasına ve ardında bıraktığı hüzne ise en doğrudan etkiyi elbette oyuncuların başarısı sağlıyor. Terry George’un yönetiminde; figüranlar da dahil olmak üzere, başta Paul’u canlandıran Don Cheadle ve Paul’un eşi rolündeki Sophie Okonedo , ‘Şeytanla El Sıkışmak' adlı kitabında katliamı anlatan Birleşmiş Milletler gücü subayı Dallaire'i oynayan Nick Nolte , karakterlerine perdede nefes aldırıyor. Yakın çekimler kullanarak karakterlerine odaklanan George, zaman zaman kullandığı geniş planlarda şehirden belgesel tadında görüntüler sunuyor. Bir noktadan sonra film öylesine gerçekçi bir hal alıyor ki ansınız başlayan müzikler sahnenin gerilimini ya da dramatik yönünü arttırmak yerine gerçeklik duygunuzu yitirmenize yol açıyor. Filmin ‘gerçeklik’ olgusundan koparak alıştığımız dramatik kodlarla ilerlediği bu sahneler bir anda olsa uçurumun diğer tarafına geçmenize sebep oluyor.
Bir çok yerde “Afrikalı bir Oskar Schindler'in öyküsü” olarak tanımlanan Hotel Rwanda ‘Schindler’in Listesi’nin gölgesinde asla kalmaması gereken özgün senaryosuyla; sadece bir katliamı değil onun arkasındaki tarihsel süreci, insanın ilk çıkış noktası olan Afrika’nın unutulmuşluğunu, emperyalizm ve sömürgeciliğin yıkıcı sonuçlarını, faşizmin kanlı yönünü, sistematik propagandanın kitleler üzerindeki etkisini, sermayenin çaresiz-yetersiz-gereksiz-bir parça kağıttan ibaret olduğu anları aktarmasıyla, ‘Schindler’in Listesi’ne göre çok daha cesur ve çok katmanlı yapısıyla ‘soykırım’ konusunda çok daha derin bir yaklaşım sunuyor. Her şeyden önemlisi kamerayı Afrika’ya-Afrika insanına çeviriyor.
Ruanda gerçekleri
- Ruanda 1890’da Almanya himayesine geçti.
- Birinci Dünya Savaşı sonunda ülke yönetimi Belçika hükümetine devredildi.
- Belçika ülke halkını yüz şekillerine ve sahip oldukları hayvan sayısına göre Tutsi ve Hutu olmak üzere iki kabileye böldü.
- Ruanda vatandaşı olan herkese kabilesine göre kimlik kartı verilmeye başlandı.
- Belçika ülke yönetimini daha zengin ama azınlık (nüfusun %9’u) olan Tutsiler ile birlikte sürdürdü. Hutu kabilesi mensuplarına devlet memurluğu ve yüksek öğrenim yasaklandı.
- İkinci Dünya Savaşı sonrasında Afrika’da yükselen özgürlük hareketleri sonucu ülkedeki hakimiyetini sürdürmek isteyen Belçika Hutular’I desteklemeye başladı.
- 1959 yılında çıkan ilk Hutu ayaklanması sonucunda Tutsi hükümeti devrilerek yerine Hutu hükemeti kuruldu. Tutsiler mülteci olarak komşu ülkelere sığındı.
- Hutu hükümeti ilk icraat olarak Tutsiler’in vatandaşlık haklarını nüfusa oranlarına göre kısıtlamaya başladı.
- 80’lerin sonunda sürgünde yaşayan Tutsiler’in sayısı 500 bin civarına geldi. Tutsiler organize olarak 1990’da ‘Ruanda Yurtseverler Birliği’ adı altında Hutu hükümetine karşı silahlı mücadele başlattı.
- İç savaş 1992 yılında imzalanan ateşkesle sona ermesine rağmen ülkedeki ‘Interahamwe’ adı altında Hutu silahlı milisleri Tutsilere karşı yıldırma ve baskı politikası sürdürmeye devam etti. 5 Nisan 1994 gecesi Hutu Devlet Radyosu ‘yarın çok şey değişecek’ anonsu yaptı.
- Ertesi gün Hutu Devlet Başkanı’nın uçağı başkent Kigali’ye inerken düşürüldü.
- Aynı gün soykırım başlayarak üç ay içerisinde yaklaşık 800 bin ila 1 milyon arası Tutsi öldürüldü.
Henüz kimse yorum yapmamış.



Tetikçi (10 Ekim 2008 20:00 Atv)
Jason Statham, Amy Smart, Jose Pablo Cantillo ve Efren Ramirez'in oynadığı "Tetikçi"adlı aksiyon filmi Tv'de ilk kez bu akşam Atv ekranlarında...
Jason Statham, Amy Smart, Jose Pablo Cantillo ve Efren Ramirez'in oynadığı "Tetikçi"adlı aksiyon filmi Tv'de ilk kez bu akşam Atv ekranlarında...

Saklı
Geç gelmesi hiç gelmemesinden iyidir.
Geç gelmesi hiç gelmemesinden iyidir.






Seanslar
Fragman
