Kayıt
"Göklerin Hakimi/The Aviator"
Howard Hughes'un muhteşem yaşamı...
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
20. yüzyılın en renkli kişiliklerinden biri olan Howard Hughes'un yaşamının 1920'lerin ortasından 1940'lı yıllara kadar olan bölümünü çerçeveleyen "Göklerin Hakimi" ("The Aviator"), Hughes'un film yapımcılığı ve havacılık konusunda en tutkulu ve en gözü pek olduğu dönemini karşımıza çıkarıyor. Bu renkli kişilikle tanışmanın yanı sıra, Oscar Ödülleri'ne damgasını vurması muhtemel bir filmi de izlemiş olmak için "Göklerin Hakimi"ni kaçırmamakta yarar var.
Bu hafta vizyona giren “Göklerin Hakimi” (“The Avaitor”), 20. yüzyılı biçimlendiren insanlardan birinin, Howard Hughes'un yaşamından bir kesiti karşımıza çıkarıyor. Hughes'un yaşamı fazlasıyla renkli olduğundan, tamamını perdeye aktarabilmek ancak birkaç filmden oluşacak bir seriyle mümkün olabileceğinden, filmin senaristi John Logan (kendisini “Gladyatör” filminin senaristi olarak da tanıyoruz), hikâyeyi Hughes’un hayatının en önemli iki olayıyla çerçevelemeye karar vermiş: “The Avaitor”, 1920’lerin sonunda, Hughes daha bir delikanlıyken “Cehennem Melekleri” (“Hell’s Angels”) adlı filmin yapımı ile başlayıp, 1940’ların sonlarında TWA’nın uluslararası bir havayolu haline gelmesiyle bitecekti. Logan, Hughes’un hayalleri ve korkularını daha iyi yansıtabilmek için, hayatındaki bu iki büyük dönüm noktası arasında yaşadıklarını yansıtmanın daha doğru olacağına karar verdikten sonra bütün biyografik filmlerde olduğu gibi, dramatik birkaç önemli değişiklik yapmak zorunda kalmış; ancak usta senarist, bu değişiklikleri yaparken bile amacının Hughes’un karakterini gerçeğe en yakın biçimde yansıtmak olduğunu bir an olsun aklından çıkarmadığını söylüyor. Logan'ın senaryoyu yazışı bu şekilde gerçekleşse de, “The Aviator” filminin proje fikri, ilk olarak Leonardo DiCaprio’nun gençken Howard Hughes’un biyografisini okuyup, bu eşsiz hayat hikâyesi hakkında bir film yapmak istemesiyle başlamış. O güne dek birçok büyük Hollywood yıldızının Hughes hakkında filmler yapmak isteyip başaramadıklarının farkında olan DiCaprio, farklı bir bakış açısıyla, Hughes’un ileri yaşlarındaki deliliği yerine, yaratıcı ve öngörülü genç karakteri üzerinde durabileceği bir film yapmayı aklına koymuş. Genç aktör, bu düşüncesini ilk olarak Micheal Mann’a sunmuş; ancak daha önce “The Insider” ve “Ali” gibi biyografik filmlere imza atmış olan Mann, yeni bir biyografik film çekmek istemediğinden filmin yapımcılığını üstlenmeye karar vermiş ve yönetmenlik için, kimsenin ‘hayir’ diyemeyeceği bir ismi, yakın dostu Martin Scorsese'yi ikna etmiş. Bir dönemi detaylarıyla canlandırma konusunda, “Masumiyet Çağı” (“Age of Innocence”) ve “New York Çeteleri” (“Gangs of New York”) gibi dönem filmleriyle kendini kanıtlamış olan Scorsese'nin, Hughes’un film çektiği zamanlara olan sevgi ve saygısı, onun bu film için ne kadar doğru bir tercih olduğunu da kanıtlıyor. Filmin ortak yapımcılarından Graham King de bu noktaya işaret ediyor: Marty’nin “The Aviator” filmindeki Howard Hughes karakteriyle birçok ortak yönü var. Mesela o da istediği bir şey konusunda çok detaycıdır, yaratıcıdır ve film yapma aşamasına bayılır. Bu filmin Marty için de bulunmaz bir fırsat olduğunu düşündük. Hollywood’da geçen bir film. Onunla her gün sette beraber çalışmak büyük bir zevkti.” Martin Scorsese yapım ekibine katılınca, Logan hikâyeyi daha da detaylı bir biçimde incelemeye karar vererek karakterin hayatının en derinlerine inmeye başlamış. Logan, Scorsese ve DiCaprio, aylarca hikâyenin üzerinde hep birlikte çalışmışlar. Ve nihayetine Hughes hayatı boyunca birçok ünlü kadınla ilişki yaşamış olmasına rağmen, hikâyeyi Hughes’un hayatındaki en önemli iki kadınla kısıtlamayı seçmişleri. İsterseniz bu karara nasıl vardıklarını filmin senaristi Logan’ın ağzından öğrenelim: “İlk olarak hayatının en önemli ilişkisi olarak düşünülen Katherine Hepburn’le yaşadığı aşka, ikinci olarak ise 20 sene boyunca Howard’ın yaşamının parçası olan Ava Gardner’la olan ilişkisine odaklanmaya karar verdik. Bu iki çok büyük yıldıza odaklanmayı seçmemizin tek sebebi, tamamen farklı iki kadın karakterini temsil etmelerinin ötesinde, Howard’ın hayatındaki korkuları ve şüpheleri yumuşatıcı, rahatlatıcı etkilerinden dolayı idi.” Logan, Hughes’un hayatına giren kadınlarla ilişkisini olduğu kadar, tıbbi hastalıklarını da araştırmış. Çocukken işitme duyusunu büyük ölçüde kaybetmiş olması ve teşhis edilmemiş psikolojik sorunları onun garip davranışlar sergilemesine sebep oluyordu. Bu zayıflıklarının farkında olduğundan, sürekli olarak delirmekten korkuyordu. Bu noktadan hareketle, filmin yönetmeni Martin Scorsese, The Aviator’un hikâyesinin en etkileyici yanlarından biri, bu inanılmaz yakışıklı, hayat dolu ve zeki genç adamın, bireysel eksikleri yüzünden acı çekmiş bir adam haline dönüşmesi” diyor. Bu projenin gerçekleşmesinde büyük payı olan Leonardo DiCaprio, filmde bizzat canlandıran Hughes’dan neden bu kadar etkilendiğini şöyle açıklıyor. Howard Hughes 20.yüzyılın en sembolik ve gizemli karakterlerinden bir tanesi. Hatta bazı açılardan, tanıdıkça giderek daha da esrarengizleştiğini söyleyebiliriz. Howard’ın o kadar farklı yönü var ki, bu onu son derece çekici kılıyor. Tam onu çözdüğünüzü zannettiğinizde hikâyenin farklı bir açısı ortaya çıkıyor. O, hayalperest ve öngörülü bir adamdı ama ironik bir şekilde bütün başardıklarına rağmen günün sonunda kendini yalnız hissediyordu.” Ekipten önemli isimlerin bu sözlerini duyunca, insan ister istemez filmin kahramanı Howard Hughes'un yaşamöyküsünü merak ediyor. İşte, sadece filme dahil olduğu kadarıyla değil, çocukluk yıllarından ölümüne dek, Howard Hughes'un ilginç yaşamı: Howard Hughes’un inanılmaz yaşamından inciler... 1905 yılında Huston Teksas’da doğan Hughes, Howard Robard Hughes ve Dallas’ın zengin ailelerinden birinin kızı olan Ellene Gaco’nun tek oğluydu. Babası, petrol çıkarma çalışmalarında kullanılan ve kendi buluşu olan bir sondaj aleti ucuna patent alması sayesinde büyük bir servet kazanmıştı. Her ne kadar çok özenli bir şekilde, sağlıklı yetişmesi için dış dünyadan uzak büyütülmüş olsa da, sakınılan göze çöp kaçması misali, Hughes çocukken geçirdiği bir hastalık yüzünden işitme duyusunun büyük bir kısmını kaybetti ve hayatı boyunca kulağında bir çınlamayla yaşamaya mahkum oldu. Henüz 11 yaşında Huston’daki bilinen ilk telsiz radyo yayın ağını kuran Hughes, matematik ve mekanik mühendisliği konusundaki yeteneğini henüz çocuk yaşta kanıtlamıştı. Hayatı boyunca devam edecek uçuş tutkusunu tatmin etme yolunda ilk adımı, 14 yaşında uçuş dersleri almaya başlayarak attı. 1922'de annesini, 1924'te ise babasını kaybeden Howard, böylece 18 yaşında kendini büyük bir servetin başında buldu. Daha 21 yaşını doldurmadığından reşit sayılmayan Hughes, babasının şirketi Hughes Tool’un başına geçmek için hukuki bir savaş başlattı ve bu savaştan galip çıktı. Ancak kısa bir süre sonra Hollywood’a giderek şirketin kazançları ile finanse edeceği film kariyerine başladı. Ama ne başlangıç! 1920’li yılların çoğunu “Cehennem Melekleri” (“Hell’s Angels” adlı filmin çekimlerine harcayan Hughes, çekimler sırasında dublör kullanmadı ve çene kemiğini kırmak pahasına kendisi pilotluk yaptı. O yıllarda bile sonuna kadar mükemmeliyetçi biri olan Hughes filmin çekimleri bittikten sonra tüm filmin sesli olarak yeniden çekilmesine karar verdi. Sonuç olarak, ABD'nin Büyük Bunalım'a sürüklendiği bir dönemde filmin maliyeti 3.8 milyon dolara yükseldi. 1930 yılında vizyona giren film, ekonomik krize rağmen hasılat rekoru kırmayı başardı. Bu filmden önce pek meşhur olmayan Jean Harlow artık bir yıldızdı. Hughes bu filmden sonra “The Age For Love”, “The Front Page”, “Cock of the Air” efsanevi “Scarface” ve “Sky Devils” gibi, ilk filminin gölgesinde kalan pek çok film çekti. 1935 yılında, kendi tasarladığı H-1 uçağı ile saatte 352 mil süratle uçarak bir hız rekoru kırdı. Bu rekordan bir süre sonra başka bir rekora, Los Angeles’den New Jersey’e, o zamanlar için çok hızlı sayılabilecek 9 saat 27 dakikalık bir sürede uçarak imza attı. Fakat Hughes’un en meşhur uçuşlarından biri 1938 yılının Temmuz ayında dünyanın çevresinde 3 gün 19 saat 17 dakikada uçuşu olacaktır. Ancak Hughes'u böylesine sansasyonel bir kişilik haline getiren yanı, iş yaşamındaki başarılarından çok, dönemin önemli yıldızlarıyla yaşadığı ilişkilerdi. 1930’ların sonu, 40’ların başında Bettie Davis'den Ginger Rogers ve Rita Hayworth'a dek pek çok yıldızla birlikte olan Hughes, Katherine Hepburn’le unutulmaz 3 yıl geçirdi. Ava Gardner ile olan ilişkisi ise 20 yıl boyunca ayrılıp barışarak devam etti. 1939 yılında Hughes, havayolu şirketi TWA’in hisselerinin büyük bölümünü satın aldı ve şirketin başına geçti. Lockheed ile bir anlaşma yaparak, mühendislerinin gizli bir şekilde piyasadaki tüm uçaklardan daha iyi performans gösterecek ve uçuş deneyimini rahatlatacak bir uçak tasarlamalarını istedi. Sonuç 'The Constellation-Yıldız Takımı' isimli uçaktı ve bu uçak on yıldan uzun bir süre, ABD havayollarının yıldızı oldu. İkinci Dünya Savaşı süresince Hughes, Hughes Havacılık’ın savaş için uçak üretebilecek kapasiteye gelmesi için çalıştı. Ancak her zaman farklılık peşinde olan Hughes’un deneysel uçakları hiç bir zaman başarıya ulaşamadı. 1940’li yılların ortasında, Hughes çok büyük bir projeye başladı. Çoğunlukla tahtadan imal edeceği dünyanın en büyük uçağının yapımı. İsmi Herkul olarak belirlenen uçak, rakipleri tarafından aşağılandı. Ancak, Hughes 1947 yılında Herkul uçağının ilk ve tek uçuş denemesini gerçekleştirdi. Uçak, bugün bile en uzun kanat boyu dalında rekora sahip. 1944 yılında Hughes’un ilk sinir krizini geçirdiği ve bu şekilde psikolojik rahatsızlıklarının başladığı söylenir. 1946 yılında deneysel XF-11 uçağının Beverly Hills’deki bir eve çarpması sonucu Hughes'un psikolojik rahatsızlıklarına bir de hayatı boyunca acı çekmesine sebep olacak tahrip edici yaralar eklenmiş oldu. 1947 yılında, Savaş Araştırma Komitesi’nden Senatör Owen Brewster’un Hughes hakkında bir yolsuzluk soruşturması açtı. Ancak Hughes, Brewster’ın ona kapalı kapılar ardında Pan Am ile birleşmesi yönünde uyguladığı baskıları su yüzüne çıkarınca, Komite soruşturmayı durdurdu. 1953 yılında Hughes, ABD’de sivil toplum alanındaki en büyük sağlık kuruluşu olan Howard Hughes Sağlık Örgütü'nü kurdu. 1958 yılında son açıklaması için basının karşısına çıkan Hughes, hayatının geri kalan yirmi yılında tek bir röportaj bile vermeyerek ne kadar ilkeli biri olduğunu kanıtlamış oldu. 1961 yılında, Hughes Uzay ve İletişim şirketini kurarak dünyanın ilk senkronize iletişim uydusu Syncom’u tasarladı. 1966 yılında TWA hissilerini 546 milyon dolara sattı ve Las Vegas’a taşındı. 1960’ların sonu ve 70’lerde ilgisi otel, kumarhane ve arsa alımına yöneldi. Marjinal davranışlarından dolayı kaldığı Desert Inn otelinden atılmak istenince, oteli satın alıp, içine kapanık hayatına orada devam ettiğine dair haberler çıkmıştır. 1973 yılında Havacılık Müzesi'ne alınan Hughes, sağlık durumunun kötülüğü nedeniyle, belki de hayatının en anlamlı törenine katılamadı. 1976 yılında Akapulko, Meksika’dan ülkesine dönerken, son nefesini vermeyi en çok isteyeceği yerde, bir uçakta öldü. Söylentilere göre, son yıllarında o kadar içine kapanık ve tanınmaz biri haline gelmiş ki, doktorlar ancak parmak izleri sayesinde ölen kişinin Hughes olduğunu anlayabilmişler. Düşüşü de yükselişi gibi devasa olsa da, hafızalarda çocukluk yıllarında hayalini kurduğu gibi, bir gün dünyanın en iyi pilotu, en iyi film yapımcısı ve en zengin adamı olmayı başarmış biri olarak kalacak: “Mükemmeliyetçi doğam yüzünden, hiç bir şeyin yarım yapılmasına veya hiç bir şeyi yarım bırakmaya tahammül edemiyorum. Eğer hayatım boyunca bir hata yaptıysam bu da çok çalışmış ve her şeyi kendi ellerimle yapmış olmamdır.” - Howard Hughes
Henüz kimse yorum yapmamış.

Haftanın Filmi
Dante 01
Dante 01
5.9/10
TV'de bugün
Son Kale (7 Eylül 2008 23:00 Fox)
Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.
Replik
Dövüş Klübü
Tyler Durden: Ancak herşeyini kaybettiğinde istediğin şeyi yapacak kadar özgürsündür.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com