"Gönül Yarası"
Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız
Fuat Camgöz 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Gönül Yarası", bir Yavuz Turgul-Şener Şen birlikteliğinde olması gereken hemen her öğeyi içinde taşıyor. Değişim, Doğu-Batı arası yolculuklar, dil problemi, kader, yaşamları acıyla yıkanmış karakterler... Turgul, karakterlerinin yaşam karşısında dibe vurduğu noktada, "Muhsin Bey" ve "Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni"nde olduğu gibi "Gönül Yarası"nda da hâlâ geleceğe dair bir umut taşıyor.
“Gönül Yarası” ile ilgili söylenen ilk şey pek çok yerde şu oluyor: Şener Şen ile Yavuz Turgul’u “Eşkıya”dan sekiz yıl sonra biraraya getiren film. Bu cümlenin altı tabii ki boş değil. Yavuz Turgul deyince akla Şen; Şener Şen deyince de akla Turgul geliyor. Bu, ikilinin “Muhsin Bey” (1986), “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” (1990), “Gölge Oyunu” (1992) ve “Eşkıya” (1996) filmlerindeki birlikteliklerinin çok verimli olmasıyla, aralarındaki kimyanın Türk sinemasında 80’lerden sonra mumla aradığımız gerçekten buraya ait, özgün bir üslup ortaya koymuş olmasıyla ilgili. İşte şimdi, Turgul ve Şen -evet “Eşkıya”dan sekiz yıl sonra- yine karşımıza çıkıyor ve peş peşe ne idüğü, hangi dilden konuştuğu belli olmayan yerli filmler izlediğimiz bir ortamda “Gönül Yarası”yla bize yine küçük bir vaha sunuyor. Değişimin bilinmez kıldığı bir kent Turgul’un yukarıda adını geçirdiğimiz filmlerinin eminiz sizin belleğinizde de farklı bir izi var. Bu, Turgul’un filmlerinde ısrarla değişime direnen ama değişimin kaçınılmazlığını hisseden karakterleri karşımıza çıkarması, pek çok sinemacının aksine İstanbul’u gerçek bir sinemasal mekân olarak kullanabilmesi ve gözlerinin önünde yeniden şekillenen bir hayatın dilini yakalayıp sinemaya geçirebilme yeteneğine sahip olmasından kaynaklanan bir iz. Bu anlamda “Gönül Yarası” filmi, alışıldık Yavuz Turgul filmlerinin çok uzağında değil, hatta çoklukla, “Turgul yine aynı filmi çekmiş” demenize neden olacak bir yapısı var filmin. “Eşkiya”yı hatırlatır şekilde, yine Doğu’da başlatmayı tercih etmiş yönetmen filmini. Damı akan bir köy okulunun küçük öğrencileri, emekli olan öğretmenleri Nazım’ı (Şener Şen) yolcu etmeye hazırlanıyorlar ve ondan son öğütlerini alıyorlar: Nazım ne olursa olsun eğitimlerine ara vermemelerini tembihliyor onlara, eğitim için gerekirse isyan etmelerini öğütlüyor. Kamera ondan sınıfın duvarlarına kaydığında, duvara kesilip yapıştırılmış gazete küpürleri, Nazım’ın kişiliğinin zihnimizde iyice oturmasını sağlıyor: Solcu bir Cumhuriyet aydını, karşımızdaki. Kendini ideallerine adamış, inandıklarını gerçekleştirmek uğruna ailesine, tutkularına sırt çevirmiş, yalnızlığı göze alabilmiş bir ilerlemeci. Kendi adı Nazım, kızı ve oğlunun adı Piraye ile Memet. Tıpkı “Eşkıya”nın Baran’ında olduğu gibi, Nazım’ın İstanbul’a gelmesi de, filmin gündemine anında değişim fikrini sokuyor. Nazım’ın 17 yıldır görmediği İstanbul başka bir kent olmuş belli ki. Dostları, çocukları, yollar, sokaklar, her şey değişmiş... Ancak bu, uzakta olduğu için dışında kaldığı bir değişim değil. Değişimin hızı, kenti hiç terk etmemiş olanları da içine çekmiş. Bu, kendisine geceleri taksisinde çalışmayı öneren çocukluk arkadaşı Takoz’la aralarında geçen kısa konuşmada ortaya çıkıyor: Nazım, İstanbul’dan yıllardır uzak olduğunu ve kentin çok değiştiğini, şehrin büyük bir bölümünü bilmediğini söylüyor.Takoz da, zaten şehri kimsenin bilmediğini söyleyerek rahatlatıyor onu. İstanbul, herkesin el yordamıyla içinde dolaştığı, tanınmaya izin vermeyen bir yüze sahip artık. Değişimle her gün yeniden şekillenen, hiç durmayan bir metropol. Ve dünya üzerindeki pek çok hiç durmayan metropol gibi pek çok hikâye öğütüyor içinde. Nazım da bu hikâyelerden birine, bir gece pavyondan çıkarken taksisine binen şarkıcı Dünya’yla tanışarak kavuşuyor. Kadere direnebilmek... Küçük kızı Melek’le birlikte, tam bir psikopat olduğunu söylediği eski kocasına izini kaybettirmeye çalışan Dünya, bir yandan da ayakta durabilmek için pavyonda çalışıyor. Çok güzel, daha doğrusu ‘yanık’ bir sesi var. Bir ‘türkü bar’a girip pavyonlardan kurtulmak istiyor. Ancak, Turgul’un evreninde, hiçbir karakterin istediğini alamayacağını, hayallerine hayal ettiği şekilde kavuşamayacaüını biliyoruz biz. Nitekim kocası Halil, Dünya’nın izini buluyor. Çalıştığı pavyonda olay çıkardığı sırada, Dünya’ya sahip çıkan Nazım oluyor. Onu ve kızını yanına alıp gizlemeye çalışsa da, Halil’in yeniden izlerini bulacağını biliyoruz biz. Nitekim buluyor da... Bilmediğimiz, Dünya ile Nazım’ın parkta yaptıkları konuşmada kimin haklı olduğu. Nazım, Dünya’ya, pavyona geri dönmemesini öğütlerken “her şey elimizdedir” diye çıkışıyor. Kaderi değilse de, kaderci olmayı tamamen hayatın dışında görüyor belli ki. Oysa Dünya’nın trajik yaşam öyküsünü dinlediğinde, aynı şeyi yineleyecek gücü bulamıyor kendinde; kim bilir belki her şeyin elinde olduğuna dair inancı yıkılıyor orada ya da elinde olabilenler kadar olmayanların da yaşamını şekillendirdiğini fark ediyor. Birkaç sahne sonra, Dünya ona Halil’e ya da pavyona dönmesi dışında bir üçüncü yol olup olmadığını sorduğunda, boğazında düğümleneni söyleyememesi bundan kaynaklanıyor belki de. Susmayı tecih ediyor Nazım, onun hamurunda topluma sırtını çevirip tutkularının peşinden gitmek yok; kişisel mutluluk olmadığı gibi, böyle bir mutluluğa ulaşma düşüncesi de yok. Kader karşısında sürekli bir direniş var; ama bu direniş kendinden çok başkalarının kaderini değiştirmesine, kendi kaderini onlarınkinin içinden çıkarmasına yol açıyor. Ailesinin kendisine sırt çevirmesi pahasına gittiği köy okulunda da, Dünya ile ilişkisinde de olan bu. Nihayetinde, kendisinden ne kadar nefret ettiğini dile dökecek söz bulamadığını itiraf eden öz kızını iş yerinde ziyaret ettiğinde; kaderin, bilememenin hayatı şekillendirici yönünü de fark etmişçesine şunu söylüyor: “Hepimiz hayallerimizin kurbanıyız.” Son bir umut... “Gönül Yarası”, Yavuz Turgul’un, hayatları değişimin değirmeninden geçerken yaşadıkları tüm trajedilere karşın sonda bir umut ışığı görebilen karakterlerle karşımıza çıktığı “Muhsin Bey” ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”nde olduğu gibi, yıkımın ardından gelen bir umutla sona eriyor. Hatırlarsınız, Muhsin Bey, mahvolduğunu düşündüğü bir noktada son anda kendisiyle gelen Sevda Hanım ve kızıyla aynı yatakta uyumuş ve yine o eski şarkıların rüyasını görmüştü. Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni Haşmet ise, eski filmlerinin negatiflerini kullanarak intihar hazırlığı yaparken, bir yapımcının telefon açıp kendisine yeni bir aşk filmi teklif etmesiyle intihar etmekten vazgeçmişti. Her iki filmde de, daha çok kişisel duruşlarla, kişisel hayallerle ilişkilendirilebilecek bu kurtuluşlar, “Gönül Yarası”nda yine toplumla, dışarıda olanla, geleceğe kalacak olanla ilişkilendiriliyor. Dünya’nın, “Eşkıya”daki Keje karakteri gibi uzun süredir konuşmama kararı almış kızı Melek’in ağzından dökülen sözler ve okula gitmeyi istemesi, yaşanan tüm trajedilere rağmen yarına hâlâ ümitle bakılabileceğini düşünmemizi sağlıyor ve kaçınılmaz olarak Dünya ile Nazım arasında, parkta geçen tartışmayı hatırlatıyor bize. Kader mi, biz miyiz güçlü olan? Yavuz Turgul, bu tartışmanın anlamsızlığını ortaya koyup, yüzümüzü geleceğe çevirmemizi istiyor sanki...
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Akıl Defteri
Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com