Gerçek; inanmayı bıraktığınızda yok olmayandır.
Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"İnanmayı bıraktığınızda ortadan yokolmayandır" sözleriyle tanımlamıştı gerçeği Philip K. Dick. İnancı ve kaynağı hep tartışıldı, o da 53 yıllık yaşamı boyunca çoğunluğu bilim kurgu olan 40'a yakın roman ve 100'ü aşkın öykü aracılığıyla varoluş gerçeğini sorguladı.
Hiç Hollywood'a gitmedi ama "Hesaplaşma"dan "Azınlık Raporu"na ve "Blade Runner'a uyarlanan öyküleriyle sinemaya da damgasını vurdu...
“İnanmayı bıraktığınızda ortadan yokolmayandır“ sözleriyle tanımlamıştı gerçeği Philip K. Dick. İnancı ve kaynağı hep tartışıldı, o da 53 yıllık yaşamı boyunca çoğunluğu bilim kurgu olan 40’a yakın roman ve 100’ü aşkıın öykü aracılığıyla varoluş gerçeğini sorguladı. Yaşam, ölüm, gerçek ve insan tanımlarını arıyordu. Felsefe okumuştu ve hakikat ile olması gereken arasındaki çelişkiye bir de ‘görünen’ boyutunu ekleyerek yarattığı paranoya ile ayağımızın altındaki oynak kaldırım taşını da kaydırıverdi. Gerçeği sadece gerçeği... Philip Kinder Dick ya da kendi deyişiyle PKD, kendini anlama gayretiyle başladığı sorgulamalarla psikolojiye olan ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşti. Kendisini ve biz okuyucularını hep zaman kayması ve alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atıverdi. Bu temalar içinden sadece iki fikir bile onun hayalgücü konusunda ipucu verebilir. The Man In The High Castle”daki (1962) gibi müttefiklerin yenildiği bir alternatif dünya düzeni kurdu. Alman ve Japonların 2. Dünya Savaşı’nı kazandığı ve ABD'nin sömürge olduğu kurgusu üzerine bir de romandaki yazar karakterinin yazdığı günümüz düzenini yansıtan romanı ekleyerek döngüsel bir gerçeklik/yanılsama yarattı. 1982’de Bıçak Sırtı/Blade Runner adıyla sinemaya uyarlanacak “Do Androids Dream of Electric Sheep?”de (1968) insan ile robot arasındaki sınırı çok belirsiz çizdi. İnsan benzeri gelişmiş robotlar ve onları ‘yaratan’ insan ikiliminde kimlikleri tersyüz ederek insanın tanımını sorguladı. Gördüğünüze inanıır mısınız? Tüm kitaplarındaki ana fikir ise kimsenin hiç de düşündüğü kimse olmadığıydı. Daha da kötüsü aslında biz aslında hiç kimse ya da hiç bir şey olmayabilirdik de! PDK’in evreninde, her şey halüsinasyonlardan ibaretti. Modern bilim kurgunun bir felsefecisisi olarak 1950’li yıllarda başladığı yazma serüveninde fiziksel ve metafizik dünyayı buluşturdu. Yüksek teknolojinin büyüleciyi ve etkileyici tarafıyla değil bunun aracılığıyla mübah kıldığı kendi spekülasyonları içinde serbestçe dolanmayı tercih etti. Spekülasyonları muhtelif ve sınırsızdı; teknolojisinin sinsice özel yaşamlara sızarak müdahale etme gücü, kafa uçurucu uyuşturucular ve sonsuz komplo teorileri vardı. Bireye sunulan iç içe geçmiş sahte gerçekler ve yanılsamaları zincirinde hiçbirşey göründüğü gibi değildi. Azınlık Raporu “Bilmek zorundayım! Yaşamıma neler olduğunu bilmek zorundayım!” cümlesini haykıran Azınlık Raporu’nun mağdur polisi Tom Cruise’un bu repliği, önceden yazılmış olan kader ile özgür iradeyle kendi kaderini tayin etme yetisi arasındaki ilahi çelişkiyi açık etse de daha önemlisi her faninin, savunulan sistemin ters tepmesiyle yaşadığı hafif bir farkındalıkla birlikte ‘gerçeği, sadece gerçeği’ bilmek arzusunun onu süreklediği kaos ortamı kuşkusuz. En önemlisi de gönüllü(süz) teslim edilen kimlik bilgilerinin teklonojinin olanaklarıyla kanun ve düzen adına hoyratça kullanılabileceği tehlikesi bir yana suçluların daha suçu işlemeden tutuklanması ve cezalandırılması halinde özgür iradeye ne olacağı ve ‘düşünce suçu”nun kabul edilmesiyle birey özgürlüğünden geriye ne kalacağı sorularıyla yüzleşilmesiydi. Teknolojinin yaşamlarımızı daha da karmaşık hale getirirken yeni ahlaki çelişkiler sunması tabii ki kaçınılmazdı. Sinemada Philip K. Dick Şimdilerde Hollywood’un baştacı ettiği PKD’nin 1956 tarihli aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanan Azınlık Raporu, onun sinemaya yansıyan ilk yapıtı değil kuşkusuz. Yanılsamalar dünyası yaratma prensibi üzerine kurulu sinema için aslında onun fikirleri tam da biçilmiş kaftandı. Asimov gibi ‘iyinin kötüye galip geldiği” maceralar yerine su katılmamış bilim kurguya sadık kalmanın ‘maküs talih’ olmadığına inanarak karın tokluğuna, uyarıcı amfetamin haplarının yardımıyla durmadan ürettiği yıllar boyunca Hollywood’un yakınlarına ilişmedi. Sonunda gelen Bıçak Sırtı/Blade Runner projesi ölümünden bir kaç sonra vizyona girdi. O ise ancak filmin kaba montajını görebilmişti.Robot avcısı Harrison Ford’un, sonunda kendini diğer PDK kahramanları gibi aynı mevzularda sorgulurken bulması gerekiyordu kendini: Anılarımızın ve yaşadıklarımızın gerçek olduğunu ya da bir başkası tarafından bize empoze edilen sahte bilgiler olmadığını neden biliyoruz? İnsan olduğumuzdan ya da kimliğimizden nasıl emin olabiliriz? Arnie sorguluyor: Ben kimim? “Ben, ben değilsem, kimim peki!” sorgulamasını Arnold Swardzenneger’in ağızından duymak çoğumuzun gözlerini yaşartmıştır. We Can Remember It For You Wholesale adlı hiyakesinden uyarlanan ve Paul Verhoeven'in yönettiği Gerçeğe Çağrı/Total Recall’da tüm hafızasının ve anılarının aslında sonradan yerleştirilmiş sahte bilgiler olduğunu anlayan Arnie’nin Mars’a uzanan gerçeği arayış macerası kuşkusuz Hollywood’un elinde iyi bir aksiyon filmi olmanın ve temanın entrika unsurları olarak kullanılmasından öteye gidemesi söz konusuydu. Ama yine de PDK’in sahte/gerçek sorgusunu bir şekilde geniş kitlere yaymıştı. Kuşkusuz bu hikaye için kendi senaryosunu yazan David Cronenberg’ün projeye alınmaması çoküzücü. 12 ayrı senaryo yazan Cronenberg her seferinde ‘Dick’in tam da kendisinin çekeceği tarzda’ olduğu gerekçesiyle rededildi. PDK’dan ayrıca , bilim kurgu olmayan Fransız yapımı Barjo (1993) sinemaya uyarlandı ve onu iki Amerikan yapımı Screamers (1995) ve İki Yüzlü/Impostor (2001) izledi. Ubik’in senaryosunu yazdı ama.. Anılarımızın görüntü dizilerinden ibaret olduğunu ve bunların güvenilir olmamasının nedenini belleğimize kaydetme biçimi olduğunu sürekli tekrarlayan PDK için sinema, tabii ki fikirlerinin yazı dışında bir diğer tercüme alanı olarak çok çekiciydi. Godard ile bir çok belgesel çıkışlı projeye imza atan Fransız yönetmen Jean-Pierre Gorin ile sinemaya bizzat soyundu ve Ubik’i (Altıkırkbeş yayınlarından yeni çevrildi) sinemaya uyarlamayı çok istedi ama parasızlıktan gerçekleştiremedi. ’İmal edilen’ gerçek Şimdi, gelecek ve diğer boyuttaki dünyaları sorgularken ‘imal edilen gerçek’ gerçek kavramına saldırdı. Uyuşturucu, teknoloji, komplo teorileri, şizofreni ya da kör talihin oyunları, sebep her neyse, karakterleri yaşadıkları gerçeğin aslında ne kadar yapay olduklarını anladılar hep. Gerçeği arayan kahramanları iç içe geçmiş sahte gerçek ve gerçek içinde dolaşarak yönlerini bulmaya çalıştıktan sonra gerçek olması’gereken’ yere ulaştılarsa da bunu da yazar ellerinden aldı. Karanlığı Taramak (Altıkırkbeş)’ta bir narkotik polisinin peşine düştüğü insanın aslında kendisi olduğu çemberinde uyuşturucunun insan beyninde yarattığı tahribat ve halüsinatif etkiyi anlattı. Her yerde paranoya Nasıl paranoyak olmanız izlenmediğiniz anlamına gelmiyorsa, onun yazdıkları da bir psikiyatristinin koyduğu ‘olası şizofreni’ tanımlarına sığmayacak denli öngörüler barındırıyordu. Bir entellektüel olarak onun da kapısı FBI tarafından çalındı ama o kendi tarzıyla McCarthy dönemini bile cesaretle konu edindi ve Gökteki Göz’deki (Metis Yayınları) gibi dönemin bir parodisi olarak Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla gelişen zihin oyunlarıyla anlattı düzenin kumpaslarını. “Korkuyorum o halde varım!" Kendi deyişiyle ‘kelimelere tercüme ettiği’ fikirlerinin kaynağı için tahminler muhtelif. Lakin o, uyarıcı amfetaminler, esrar ve alkol alışkanlığının çok abartıldığını iddia etmişti ve olaganüstü hayal gücünün kaynağını bulduklarını zannedenlere gücenerek camianın en prestijli ödülü Hugo’yu kazandığı The Man o High Castle için tam tam yedi yıl araştırma yaptığını söylemişti. Doğumundan sekiz hafta sonra ölen ikizi Jane yüzünden kendisine soğuk davranan annesini hiç affetmedi. Kızkardeşini ‘siyah saçlı, zayıf, kayıp bir figure olarak romanlarında kullandı, yaşamında bu figürü aradı. Monogamiden yanaydı. Nitekim, evlilik aracılığıyla beş ayrı kadın ve sayısız ilişki hep ararda geldi. Şubat ve Mart 1974 tarihinde ise ‘vahiy’ indi. Tanrı’nın onu ziyaret ettiğini söylüyordu. Kendi tanımıyla bu “pembe ışıklar” onu oğlu Christopher'un doğuştan gelen hastalığını doktorlardan önce farketmesinde bir rol oynadı mı, bilinmez... O yazmaya devam etti ve yaşadıklarını da VALIS (Devasa Aktif Yaşayan Düşünce Sistemi) adını verdiği üçlemesinde anlattı. Artık resmi otoriteden korkmuyorum demişti. Ama bu kez de Tanrı korkusu vardı. Üstelik inandığı için kaybolmayacaktı da. Lakin PDK’nin evreninde hiç bir şeyden emin olmamız imkansızdı değil mi...
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Matrix
Neo: Gözlerim neden ağrıyor?
Morpheus: "Çünkü onları daha önce hiç kullanmadın."
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com