Düşler, Tutkular & Suçlar
Hep birlikte 68 ruhunu hatırlıyoruz...
Hep birlikte 68 ruhunu hatırlıyoruz...

Fuat Camgöz 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Usta İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci'nin, kendi yaşamı ve kariyeri açısından da oldukça önemli olan 68 yılının özgürleştirici ruhunu perdeye taşıyan son filmi "Düşler, Tutkular & Suçlar", aynı zamanda sinema tarihine hoş göndermelerle dolu, 'oyun' boyutu ön planda olan bir 'kendi kimliğini keşfetme' filmi...
“Düşler, Tutkular & Suçlar”ın birbirine çok yakın olan (hatta belirli ölçülerde birbirini tetikleyen, dönüştüren, yeniden tanımlayan) iki alana dair bir film olduğunu söyleyebiliriz: ‘Sinema’ (sadece bir sanat olarak değil, kendi hafızası olan, bir seyir tutkusunu dönüşen, kendine bağımlı insanlar yaratan bir yaşam biçimi olarak ‘sinema’) ve ‘68 ruhu’ (toplumsal hayatın bir parçası olan, başta cinsellik ve diğer temel hak alanlarında özgürleştirici, özgürleştirirken bedel de ödetici bir dönem olarak 68). Böyle bir tespit yaptıktan sonra, bu iki alan arasındaki ilişkinin filmde ne şekilde ortaya konduğunu anlatmaya koyulmadan kısaca, tarihsel olarak sinemayla 68 arasında nasıl bir ilişki olduğuna değinmek lazım.
Mekânımız tabii ki “Düşler, Tutkular & Suçlar” filmine de konu olan Paris. Fransa’da Yeni Dalga gibi sinema tarihinin en önemli akımlarından birinin ortaya çıkmasını sağlayan Cahiers du Cinema grubunda (Eric Rohmer’den Jean Luc Godard’a; François Truffaut’dan Jacques Rivette’e kadar Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri) yer alan genç kalemlerin sinema zevklerini geliştirip üretim alanına sıçramalarına vesile olan meşhur Fransız Sinematek’i, kurucusu ve böyle verimli bir mekân haline gelmesinde başmimar olduğunu söyleyebileceğimiz Henri Langlois’nın, dönemin kültür bakanı Andre Malraux tarafından görevinden alınması sonucu kapatılınca, olanlar oluyor. Zaten gergin olan dönemin politik ortamı, her biri aynı zamanda aktivist birer politikacı olan sinemacıların isyan bayrağını açmasıyla iyice kızışıyor ve ardı ardına hükümet karşıtı sokak gösterileri yapılmaya başlanıyor. 1 Mayıs’a gelindiğinde iyice büyüyen gösteriler, diğer ülkelere de sıçramış olarak tarihin en büyük kitle hareketine dönüşüyor. Böyle bir dönemde Godard ve Truffaut gibi dönemin öncü yönetmenleri, tüm karşı çıkışlarına rağmen düzenlenen Cannes Film Festivali’ni boykot ediyorlar. 19 Mayıs’ta Claude Berri, Jean-Gabriel Albicocco, Claude Lelouch, Roman Polanski ve baskılar sonucu jüriden çekilen Louis Malle’i de yanlarına alarak festivalin ana gösterim salonunu basıyorlar ve perdeleri kesmekten, ses sistemini hırpalamaya kadar bir dizi anarşist eylemde bulunuyorlar. Böylece Cannes Film Festivali tarihinde ilk kez tamamlanamıyor, sokaktaki halkla ve öğrencilerle birlikte hareket eden, onların öfkesini paylaşan sinemacılar kazanıyorlar.
İşte, her fırsatta Fransız hayranı olduğunu söyleyen, “Paris’ten Son Tango”, “The Conformist” gibi Paris’le özdeşleşmiş filmlere imza atmış İtalyan usta Bernardo Bertolucci’nin son filmi “Düşler, Tutkular & Suçlar”, dönemin en hareketli kenti Paris’te böyle bir ortamda geçiyor. Isabelle (Eva Green) ve erkek kardeşi Theo (Louis Garrel) Paris Sinemateki’nin önündeki bir gösteri sırasında Amerikalı Matthew’la (Michael Pitt) tanışıyorlar. Kardeşlerin havasına kapılan Matthew, onların küçük testini (tabii ki sinemayla ilgili) geçmeyi başarınca onu da aralarına alıyorlar. Isabelle ve Theo’nun anne ve babaları tatil için evden ayrılınca, koskoca ev üçlüye kalıyor. Bu noktadan sonra, kahramanlarımız için adeta dışarıdaki 68 bitiyor; evde birlikte kaldıkları süre içinde kendi kurallarını koydukları, birbirlerinin duygularını ve cinselliklerini keşfettikleri çeşitli oyunlar oynamaya başlıyorlar; iki büyük tutkuları ve deneme alanları ‘cinsellik’ ile ‘sinema’nın çepeçevre sardığı bir iç dünya yaratıyorlar kendilerine; dışarının, az önce yukarıda değindiğim ateşli ortamına karşı, adeta içeriye hapsoluyor ve farklı bir boyutta kendi 68’lerini yaratıyorlar.
Bu noktada biraz durmamız gerekiyor. Çünkü Bertolucci, yurtdışında hâlâ bu ruha sıkı sıkıya bağlı kimseler ve özellikle koyu solcular tarafından, en çok 68’i böylesine kapalı mekâna hapsolmuş bir şekilde vermesi nedeniyle eleştirildi. Ancak, filmin ne yapmaya çalıştığını doğru analiz etmemiz halinde, bu eleştirilerin çok da yerinde olmadığını görmemiz zor değil. “Düşler, Tutkular & Suçlar” tarihsel doğrucu bir film olma iddiası taşıyan bir film değil, bir 68 belgeseli hiç değil. Filmin farklı bir tarihsellik iddiası var, çeşitli alanlarda kendi kimliklerine dair keşfe çıkan üç karakterin bu yolculuklarından yola çıkarak dönemin ruhunu yakalamaya çalışan, tek bir evin içinde yaşanan 68’den çıkıp, o yılların ruhunu veren bir tarihsellik bu; filmin bu yanı Bertolucci’nin şu sözlerinde en arı ifadesini buluyor zaten: “Evet, bu film 68’de geçiyor, 68’lerin ruhunu taşıyor; fakat barikatları ya da sokaktaki kavgaları konu almıyor. Daha çok tüm yaşananlar hakkında bir film bu. Oradaydım ve yaşananlar unutulmazdı. Genç insanların yüzünde daha önce hiç görmediğiniz ve bir daha göremeyeceğiniz umut vardı. Geleceğe doğru dalmaya çalışmak, özgürlük inanılmazdı. Yaşanan idealistlikti ve bu dönem, ütopik olayların sonucuydu.”
Filmin bu içe kapanışıyla birlikte, karakterlerin vakit geçirmek için, bir tür ‘geliştirilmiş sessiz sinema’ oyunu yaratmalarıyla birlikte, “Düşler, Tutkular & Suçlar”, özellikle sinema tarihiyle haşır neşir olan sinemaseverler için inanılmaz keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Herhangi bir filmin öne çıkan bir sahnesini canlandırmaya ve diğerlerinin tahmin etmesine dayalı olan bu oyunda, biri canlandırılan sahneyi bilmediğinde pek de yenilir yutulur cinsten olmayan bir cezaya çaptırılıyor (cezaların etkisini azaltıp seyir keyfinizi kaçırmamak için burada fazla detaya girmeyelim.) Bertolucci bu ilginç oyunu, oldukça ilginç bir anlatım tercihiyle perdeye taşıyor ve karakterlerden biri herhangi bir filmden bir sahneyi canlandırmaya başladığında, ilgili sahneye kesme yaparak hoş bir nostalji duygusu içine girmemizi sağlıyor. Hiç ummadığınız bir anda “Serseri Aşıklar”ın (“A bout de souffle”, 1960) Jean Seberg ve Jean Paul Belmando’sunu görmek; Greta Gabro veya Charlie Chaplin’le karşılaşmak sizi duygusal açıdan da filmler üzerinden, herkesin sinema soluduğu o dönemin Paris’ine yakınlaştırıyor. Üçlünün, kendilerine benzer üç kafadarın Godard’ın “Bande a part” filminde Louvre Müzesi’ni koşarak geçme rekorunu kırmaya çalışmaları, Paris’te Sinematek’in başındaki Langlois’nın görevden alınışını protesto eden bir konuşma yapan François Truffat’nun, pek çok filminde, ‘Antoine Doinel’ karakterinde, yönetmenin alter-egosu olarak karşımıza çıkan Jean Pierre Leaud tarafından canlandırılması gibi detayların olduğu sahneler, filmden aldığınız sinemasal tadı kat be kat arttırıyor.
“Düşler, Tutkular & Suçlar”, “Bande a Part”ın açılışında, filmin yönetmeni Godard’ın ağzından çıkan “İşte benim hikâyem burada başlıyor!” tümcesini, Matthew karakterinin ağzından duymamızla başlıyor. Her anlamda dolu dolu bir üslupla, mikro bir şekilde perdeye taşınsa da döneme dair makro bir perspektif verecek şekilde hikâyesini anlatıyor ve Edit Piaf’ın ‘Non, je ne regrette rien!’ parçasıyla kapanıyor. Pek çok kişi, bu şarkının hiçbir şey için pişman olmadığını haykıran sözlerine kulak kabartmadan, Bertolucci’nin üç karakterin dağılmalarıyla 68 ruhunun taşıdığı hayallerin de sona erdiğini, o yılların adeta kaybedilmiş bir fırsat şeklinde elden kayıp gittiğini ima ettiğini söylüyor. Ancak filmin bu finali, bir keşif yolculuğunun ‘dönüştürücü’ sonu olarak da okunmaya açık, hatta ve hatta yönetmenin sözleri bizi bu tür bir yoruma yöneltiyor: “Bazıları 68’in kaybedilmiş bir savaş olduğunu düşünür, bence bu tamamen yanlış bir düşünce. Bana göre birçok değişiklik oldu fakat kötü anılar da vardı. Bu nedenle insanlar çocuklarına 68 olaylarını anlatmıyor. Gençler için o dönem büyük bir kara delik gibi, bunun nedeni ailelerinin konu hakkında konuşmamaları. Gençler 68 yılı hakkında hiçbir şey bilmiyor. Bence bu suskunluk 68 ruhuna konan bir sansür…Aptalca bir şey. Devrim hayalleri başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, olaylar bazı şeylerin değişmesinde büyük rol oynadı. Her şey değişti. İtalya’da insanlar sokakta öpüşen insanlara alışmaya başladı. Ve bugünkü çocuklar, özgürlükleri garanti altına alınmış çocuklar, 68’de neler yaşandığını bilmiyorlar.” Benzer şekilde, ‘The Holly Innocents: A Romance’ adlı kendi romanından filmin senaryosunu kaleme alan, Bertolucci gibi 68 döneminin ruhunu solumuş yazar Gilbert Adair de, filmin finalinin umutsuz olmadığını söylüyor: “Filmin sonu hem mutlu hem de mutsuz bitiyor. Mutlu çünkü karakterlerimiz çıktıkları yolculuğun sonuna ulaşabiliyorlar ve kendileri hakkında bir şeyler öğrenmiş oluyorlar. Mutsuz çünkü her zaman bir şeylerin sonuna yaklaşmanın verdiği üzüntü var.”
Hiçbir şey değilse bile, bugün bizden çok uzaklara götürülmek istenen geçmişi, farklı bir kulvardan, tutkuyla hatırlamak için “Düşler, Tutkular & Suçlar”ı izlemelisiniz...

Mekânımız tabii ki “Düşler, Tutkular & Suçlar” filmine de konu olan Paris. Fransa’da Yeni Dalga gibi sinema tarihinin en önemli akımlarından birinin ortaya çıkmasını sağlayan Cahiers du Cinema grubunda (Eric Rohmer’den Jean Luc Godard’a; François Truffaut’dan Jacques Rivette’e kadar Yeni Dalga’nın önde gelen yönetmenleri) yer alan genç kalemlerin sinema zevklerini geliştirip üretim alanına sıçramalarına vesile olan meşhur Fransız Sinematek’i, kurucusu ve böyle verimli bir mekân haline gelmesinde başmimar olduğunu söyleyebileceğimiz Henri Langlois’nın, dönemin kültür bakanı Andre Malraux tarafından görevinden alınması sonucu kapatılınca, olanlar oluyor. Zaten gergin olan dönemin politik ortamı, her biri aynı zamanda aktivist birer politikacı olan sinemacıların isyan bayrağını açmasıyla iyice kızışıyor ve ardı ardına hükümet karşıtı sokak gösterileri yapılmaya başlanıyor. 1 Mayıs’a gelindiğinde iyice büyüyen gösteriler, diğer ülkelere de sıçramış olarak tarihin en büyük kitle hareketine dönüşüyor. Böyle bir dönemde Godard ve Truffaut gibi dönemin öncü yönetmenleri, tüm karşı çıkışlarına rağmen düzenlenen Cannes Film Festivali’ni boykot ediyorlar. 19 Mayıs’ta Claude Berri, Jean-Gabriel Albicocco, Claude Lelouch, Roman Polanski ve baskılar sonucu jüriden çekilen Louis Malle’i de yanlarına alarak festivalin ana gösterim salonunu basıyorlar ve perdeleri kesmekten, ses sistemini hırpalamaya kadar bir dizi anarşist eylemde bulunuyorlar. Böylece Cannes Film Festivali tarihinde ilk kez tamamlanamıyor, sokaktaki halkla ve öğrencilerle birlikte hareket eden, onların öfkesini paylaşan sinemacılar kazanıyorlar.
İşte, her fırsatta Fransız hayranı olduğunu söyleyen, “Paris’ten Son Tango”, “The Conformist” gibi Paris’le özdeşleşmiş filmlere imza atmış İtalyan usta Bernardo Bertolucci’nin son filmi “Düşler, Tutkular & Suçlar”, dönemin en hareketli kenti Paris’te böyle bir ortamda geçiyor. Isabelle (Eva Green) ve erkek kardeşi Theo (Louis Garrel) Paris Sinemateki’nin önündeki bir gösteri sırasında Amerikalı Matthew’la (Michael Pitt) tanışıyorlar. Kardeşlerin havasına kapılan Matthew, onların küçük testini (tabii ki sinemayla ilgili) geçmeyi başarınca onu da aralarına alıyorlar. Isabelle ve Theo’nun anne ve babaları tatil için evden ayrılınca, koskoca ev üçlüye kalıyor. Bu noktadan sonra, kahramanlarımız için adeta dışarıdaki 68 bitiyor; evde birlikte kaldıkları süre içinde kendi kurallarını koydukları, birbirlerinin duygularını ve cinselliklerini keşfettikleri çeşitli oyunlar oynamaya başlıyorlar; iki büyük tutkuları ve deneme alanları ‘cinsellik’ ile ‘sinema’nın çepeçevre sardığı bir iç dünya yaratıyorlar kendilerine; dışarının, az önce yukarıda değindiğim ateşli ortamına karşı, adeta içeriye hapsoluyor ve farklı bir boyutta kendi 68’lerini yaratıyorlar.
Bu noktada biraz durmamız gerekiyor. Çünkü Bertolucci, yurtdışında hâlâ bu ruha sıkı sıkıya bağlı kimseler ve özellikle koyu solcular tarafından, en çok 68’i böylesine kapalı mekâna hapsolmuş bir şekilde vermesi nedeniyle eleştirildi. Ancak, filmin ne yapmaya çalıştığını doğru analiz etmemiz halinde, bu eleştirilerin çok da yerinde olmadığını görmemiz zor değil. “Düşler, Tutkular & Suçlar” tarihsel doğrucu bir film olma iddiası taşıyan bir film değil, bir 68 belgeseli hiç değil. Filmin farklı bir tarihsellik iddiası var, çeşitli alanlarda kendi kimliklerine dair keşfe çıkan üç karakterin bu yolculuklarından yola çıkarak dönemin ruhunu yakalamaya çalışan, tek bir evin içinde yaşanan 68’den çıkıp, o yılların ruhunu veren bir tarihsellik bu; filmin bu yanı Bertolucci’nin şu sözlerinde en arı ifadesini buluyor zaten: “Evet, bu film 68’de geçiyor, 68’lerin ruhunu taşıyor; fakat barikatları ya da sokaktaki kavgaları konu almıyor. Daha çok tüm yaşananlar hakkında bir film bu. Oradaydım ve yaşananlar unutulmazdı. Genç insanların yüzünde daha önce hiç görmediğiniz ve bir daha göremeyeceğiniz umut vardı. Geleceğe doğru dalmaya çalışmak, özgürlük inanılmazdı. Yaşanan idealistlikti ve bu dönem, ütopik olayların sonucuydu.”
Filmin bu içe kapanışıyla birlikte, karakterlerin vakit geçirmek için, bir tür ‘geliştirilmiş sessiz sinema’ oyunu yaratmalarıyla birlikte, “Düşler, Tutkular & Suçlar”, özellikle sinema tarihiyle haşır neşir olan sinemaseverler için inanılmaz keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Herhangi bir filmin öne çıkan bir sahnesini canlandırmaya ve diğerlerinin tahmin etmesine dayalı olan bu oyunda, biri canlandırılan sahneyi bilmediğinde pek de yenilir yutulur cinsten olmayan bir cezaya çaptırılıyor (cezaların etkisini azaltıp seyir keyfinizi kaçırmamak için burada fazla detaya girmeyelim.) Bertolucci bu ilginç oyunu, oldukça ilginç bir anlatım tercihiyle perdeye taşıyor ve karakterlerden biri herhangi bir filmden bir sahneyi canlandırmaya başladığında, ilgili sahneye kesme yaparak hoş bir nostalji duygusu içine girmemizi sağlıyor. Hiç ummadığınız bir anda “Serseri Aşıklar”ın (“A bout de souffle”, 1960) Jean Seberg ve Jean Paul Belmando’sunu görmek; Greta Gabro veya Charlie Chaplin’le karşılaşmak sizi duygusal açıdan da filmler üzerinden, herkesin sinema soluduğu o dönemin Paris’ine yakınlaştırıyor. Üçlünün, kendilerine benzer üç kafadarın Godard’ın “Bande a part” filminde Louvre Müzesi’ni koşarak geçme rekorunu kırmaya çalışmaları, Paris’te Sinematek’in başındaki Langlois’nın görevden alınışını protesto eden bir konuşma yapan François Truffat’nun, pek çok filminde, ‘Antoine Doinel’ karakterinde, yönetmenin alter-egosu olarak karşımıza çıkan Jean Pierre Leaud tarafından canlandırılması gibi detayların olduğu sahneler, filmden aldığınız sinemasal tadı kat be kat arttırıyor.
“Düşler, Tutkular & Suçlar”, “Bande a Part”ın açılışında, filmin yönetmeni Godard’ın ağzından çıkan “İşte benim hikâyem burada başlıyor!” tümcesini, Matthew karakterinin ağzından duymamızla başlıyor. Her anlamda dolu dolu bir üslupla, mikro bir şekilde perdeye taşınsa da döneme dair makro bir perspektif verecek şekilde hikâyesini anlatıyor ve Edit Piaf’ın ‘Non, je ne regrette rien!’ parçasıyla kapanıyor. Pek çok kişi, bu şarkının hiçbir şey için pişman olmadığını haykıran sözlerine kulak kabartmadan, Bertolucci’nin üç karakterin dağılmalarıyla 68 ruhunun taşıdığı hayallerin de sona erdiğini, o yılların adeta kaybedilmiş bir fırsat şeklinde elden kayıp gittiğini ima ettiğini söylüyor. Ancak filmin bu finali, bir keşif yolculuğunun ‘dönüştürücü’ sonu olarak da okunmaya açık, hatta ve hatta yönetmenin sözleri bizi bu tür bir yoruma yöneltiyor: “Bazıları 68’in kaybedilmiş bir savaş olduğunu düşünür, bence bu tamamen yanlış bir düşünce. Bana göre birçok değişiklik oldu fakat kötü anılar da vardı. Bu nedenle insanlar çocuklarına 68 olaylarını anlatmıyor. Gençler için o dönem büyük bir kara delik gibi, bunun nedeni ailelerinin konu hakkında konuşmamaları. Gençler 68 yılı hakkında hiçbir şey bilmiyor. Bence bu suskunluk 68 ruhuna konan bir sansür…Aptalca bir şey. Devrim hayalleri başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, olaylar bazı şeylerin değişmesinde büyük rol oynadı. Her şey değişti. İtalya’da insanlar sokakta öpüşen insanlara alışmaya başladı. Ve bugünkü çocuklar, özgürlükleri garanti altına alınmış çocuklar, 68’de neler yaşandığını bilmiyorlar.” Benzer şekilde, ‘The Holly Innocents: A Romance’ adlı kendi romanından filmin senaryosunu kaleme alan, Bertolucci gibi 68 döneminin ruhunu solumuş yazar Gilbert Adair de, filmin finalinin umutsuz olmadığını söylüyor: “Filmin sonu hem mutlu hem de mutsuz bitiyor. Mutlu çünkü karakterlerimiz çıktıkları yolculuğun sonuna ulaşabiliyorlar ve kendileri hakkında bir şeyler öğrenmiş oluyorlar. Mutsuz çünkü her zaman bir şeylerin sonuna yaklaşmanın verdiği üzüntü var.”
Hiçbir şey değilse bile, bugün bizden çok uzaklara götürülmek istenen geçmişi, farklı bir kulvardan, tutkuyla hatırlamak için “Düşler, Tutkular & Suçlar”ı izlemelisiniz...

Henüz kimse yorum yapmamış.


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Esir Ruhlar
Hayal kurmayı sürdürmezseniz hayatın ne anlamı kalır.
Hayal kurmayı sürdürmezseniz hayatın ne anlamı kalır.








Seanslar
Fragman


