Dublörsüz aksiyon yıldızı...

Bundan yıllar önce insanlar, sinemada gördükleri hikâyeleri konuşurlardı. Yaşamın daha durağan aktığı, insanların daha sakin ve huzurlu yaşadığı o güzel günlerde, sinemaya gitmek bir çeşit tören, insanların gündelik sıkıntılarını unutmak için yarattıkları kutsal bir eylemdi. Ancak daha sonra, nasıl olduysa oldu, yaşam bir Brian De Palma filmi gibi hızla akmaya başladı. Yaşam, sanatı taklit etti; Kemal Sunal gibi konuşan çocuklar, Tom Cruise gibi içki karıştıran barmenler, Mel Gibson gibi şirin olmaya çalışan aptallar ve Sharon Stone neyi keserse onu kesen sapık kadınlar ülkeyi bir baştan bir başa kapladılar ve ülkemiz bir taklit ülkesi oldu. Taklit etmek, öylesine sıradanlaştı ve taklit edenler o kadar çok taklit edildi ki, artık kimin kimi taklit ettiği anlaşılamaz oldu. Sonra, arabaların üzerini soğuk sularla kaplayan kışlardan ve herkesin kaldırıma yatıp ölümle dans edecekleri günleri hayal ettikleri yazlardan çok sonra, ama Uğur Mumcu demokrasi anıtının yıkılıp yerine Atatürk cumhuriyet anıtı dikilmesinden önce, evet evet, daha önce, Ethan Hunt "Görevimiz Tehlike" filminde kameraya baktı ve dedi ki: "Sen beni hiç mutsuz görmedin!" Sevgilisine, annesine, aynadaki taklidine söylemiyordu bu beş kelimelik cümleyi; düşmanına, düşmanını korkutmak için söylüyordu.
Mutsuz zamanların izinde Ben de düşünmeden edemiyordum; gerçekten, onu en son ne zaman mutsuz görmüştüm? "Yeni Bir Başlangıç"ta ("Jerry Maguire", 1996) işleri ters giden bir menajerken mutsuz değil umutluydu; "Vampirle Görüşme"de ("Interview with the Vampire", 1994) güzel kadınları kart-kurt ısırırken ve fışkıran kanların sıcaklığının keyfiyle gülümserken de mutsuz değildi; "Şirket"te saklandığı havalandırma boşluğunda korkuyla beklerken ve ter damlalarının yere düşmemesi için insanüstü bir çaba sarfederken de, en fazla korkuyordu, mutsuzluk yoktu gözlerinde, hırs vardı, kendine güven vardı; "Paranın Rengi"nde ("The Color of Money", 1986), Paul Newman'la kapışırken heyecanlıydı; "Top Gun"da (1986) mutsuzlara mutsuzluk diye bir şey olmadığını anlatmak ister gibiydi; ama, ama "Doğum Günü Dört Temmuz"da ("Born on the Fourth of July", 1989) mutsuzdu, evet ya, Vietnam'a milliyetçi düşlerle gidip kurşunu yedikten sonra, bacakları kesilip felçli olmanın acısıyla yaşamaya alıştıktan sonra, o sıcak ve garip bölgede, takır-tukur dönen gri bir pervanenin soğutamadığı o garip odada, bir fahişeyle yatmaya çalışırken, gözlerinde çaresizlik, hüzün ve keder vardı. Başarısızlığın, güvensizliğin, yıkılan hayallerin kederiydi gözlerinden okunan. Yeni bir şeyi keşfeden bir çocuğun şaşkınlığını andıran bir ifade vardı suratında. İnanamıyordu. Manastırlar ve güreş Tom Cruise 1962 yılında Syracuse'de doğdu. Zor bir çocukluk geçirdi. Babası bir elektrik mühendisiydi ve iş bulmak için sürekli seyahat etmesi gerekiyordu. Belirli bir yere bağlı olmamak, elbette ki genç Tom'un gelecek konusundaki düşlerini bulanıklaştırıyor, ne yapacağını bilememesine sebep oluyordu. Kurtuluşu sporda buldu; eğer iyi bir vücuda sahip olursa, iyi bir sporcu olursa eğer, eğer ringde güreşirken rakiplerini güm-pat devirirse, işte o zaman, geleceğin bilinmez hayalleri bir anda netleşecek ve Tom, eğitim hayatı boyunca geliştirdiği kaslarının kaymağını yiyerek mutlu olacak ve çok, çok para kazanacaktı. Olmadı. Dizini incitti ve profesyonel bir güreşçi olma şansını yitirdi. Bir yıl boyunca manastırlarla ilgili bir araştırma yaptı. "Bari," demişti bir dostuna bir keresinde, "bari okulda başarılı olayım". Gülmüştü arkadaşı ve gülerken anlatmıştı: "Sen," demişti öncelikle, "iyi bir oyuncu olabilirsin". "Nasıl?" diye sorunca genç Tom, hafif bir gülümseme yerleşmişti dostunun suratına; "yakışıklısın, hırslısın, sen herkesin sevebileceği bir herifsin!" Arkadaşı yıllar sonra öldüğünde, Cruise bu son cümleyi hatırlayacak ve mezarlıkta kendisine bakan ilk insana gülümseyecek ve daha sonra eve, Nicole'un yanına dönecekti.
"Merak etme, başaracaksın" Yetmişlerin ortasında, annesiyle babası boşandılar. Tom, annesiyle kaldı ve ailenin reisi oldu. Okulda, arkadaşlarının çektiği birkaç küçük filmde ("Guys and Dolls", "Godspell") rol aldı ve dostunun uzak görüşlülüğüne hayran kalarak oyunculuk konusundaki yeteneğinin farkına vardı. Arkadaşıyla içtiği bir gece, "On yıl veriyorum kendime," diyecekti ve bu kez arkadaşı soracaktı "neden" diye. Tom, anlatacaktı: "Çünkü para kazanmalıyım ve hayatımı kötü bir oyuncu olarak geçirmek istemiyorum. Yarın, evet evet hemen yarın, gidip New York'a bir bilet alacağım ve başımın çaresine bakacağım". O gece, Büyük Elma'nın kırmızı-yeşil düşleriyle içecekler, gülecekler ve yaşamın garip kederine kapılmaktan kurtulamayarak hüzünleneceklerdi. Yetmişler bitiyor, dünya değişiyordu. Tom uçaktan indiğinde "Fool on the Hill" şarkısını (Beatles) mırıldanacak, hava alanında bavulunu beklerken, yanında duran ve gözlerini simsiyah gözlüklerin ardına gizlemiş sarışın kadının neler düşündüğünü merak edecek ve sonunda, şehre karışıp gecenin karanlığında bir gölgeye dönüşecekti. Haftalar hızla geçiyordu, Tom gece-gündüz rol kovalıyor, lanet, lanet okuyordu. Arkadaşına telefonda "burası bir orman ve ben de bir hayvanım" diyecek, lanet, lanet okuyacaktı New York'a. Arkadaşı "çalışmaya devam et" diyecekti, "başaracaksın". Görüştüğü prodüktörler, ona yeterince yakışıklı olmadığını söylüyor, televizyonda rol kapmasının zor olduğunu anlatıyorlardı. Her gece, evet her gece hüzünle karışıyordu yollara, New York'un parıltılı sokaklarında her gece hüzünle yürüyor, yol çizgilerini takip edip ara sokaklara dalıyor ve doğduğu evin hatıralarıyla hüzünleniyor, barlara giriyor, barlardan çıkıyor, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu. Büyük ve boş barlarda, barmenle sohbet edememenin rahatsızlığı ve içeriye nüfuz eden New York soğuğunun etkisiyle umutsuzluğa kapılıyor, asla, asla ünlü olamayacağını hissediyordu. Ve sonra, Boy George'un 'Crying Game' şarkısını duyuyor, kendisini, ağlatan oyunun ne yapacağını bilemeyen aktörü gibi hissediyor, yıllar sonra Neil Jordan'ın bu şarkıdan bir film yapacağını bilmeden, barı terk ediyor, evine gidiyordu. Telesekreterinin düğmesine hafifçe dokunurken yüzündeki yaşları siliyordu.
Milyonlarca dolara bedel bir rol İlk rolünü, yıllar sonra "Sea of Love" (1989) filminde Al Pacino'yu New York'un karanlık kafelerine sokacak Harold Becker'ın "Taps" filminde, George C. Scott, Timothy Hutton, Sean Penn gibi oyuncularla birlikte alacaktı. Sonra, Francis Ford Coppola'nın "The Outsiders"ında (1983), tıpkı kendisi gibi, yıllar sonra ünlü olacak oyuncularla birlikte (Matt Dillon, Rob Lowe, Emilio Estevez, Patrick Swayze) rol kesecekti. Martin Scorsese'nin "Paranın Rengi" ("The Color of Money" 1986) filminde bilardo yeteneğini gösterecek; "Top Gun"da (1986) seksenli yıllar militarizmini yayan füzeler atacaktı F-16 uçağıyla; "Kokteyl"de ("Cocktail", 1988) yıllar sonra aşık olacağımız Elisabeth Shue ile çatır-çutur yanan bir şöminenin önünde sevişecek; "Yağmur Adam"da ("Rain Man", 1988) telefon rehberi ezberleyip kürdan sayan dahi otistik Dustin Hoffman'a hakim olmaya çalışacak; "Doğum Günü Dört Temmuz"da ağlayacak, evet, ağlayacak; "Birkaç İyi Adam"da ("A Few Good Men", 1992) ordunun kendine özgü disiplinine savaş açıp general Jack Nicholson'a liberal dünyanın tokadını atacak; "Yıldırım Günleri"nde ("Days of Thunder, 1990) kendisine yamuk yapan araba yarışçısını, yarış bittikten bir dakika sonra arabasıyla kovalayıp darma duman edecek; "Uzak Ufuklar"da ("Far and Away", 1992) gökyüzünden yere hızla inen kameranın tespit ettiği gibi, ölümden dönüp sevgilisi Nicole Kidman'la zor bir dönemde zor bir yaşam sürmeye çalışacak; "Vampirle Görüşme"de karanlık bir gecede Brad Pitt'in lezzetli boynuna dişlerini geçirecek; "Görevimiz Tehlike"de ("Mission: Impossible", 1996) sırtında ip, Amerikanın en sıkı korunan odasına girip, heyecandan akan terinin yere düşmemesi için ("Şirket"tekiyle aynı numara) insan üstü bir çaba sarfedecek ve bağıracaktı; "Sen beni hiç mutsuz görmedin!". Yıllar Cruise'u haksız çıkarmıyor gibiydi. 90'lı yıllara ilk eşi Mimi Rogers'tan boşanıp "Yıldırım Günleri"nin setinde tanıştığı Nicole Kidman'la evlenerek giren Cruise, Kidman'la birlikte 92'de Isabella Jane, 95'te de Conor Antony'yi evlat edinip çekirdek aile modelini benimsediğini cümle aleme gösterdi. 90 ve 91'de People Dergisi'nin 'Dünyanın En Güzel 50 İnsanı' listesine giren yakışıklı aktör, 95'te de Empire dergisinin 'Sinema Tarihinin En Seksi 100 Yıldızı' listesindeydi. "Görevimiz Tehlike"yle birlikte Hollywood'un en çok kazanan aktörü olmaya başlayan Cruise, yapım alanına da el atmayı uygun gördü. "Yeni Bir Başlangıç"la ikinci Altın Küre'sini alan yakışıklı aktör 99'da Stanley Kubrick'in "Gözleri Tamamen Kapalı" ("Eyes Wide Shut") filminde eşi Nicole Kidman'la birlikte rol aldığında sanat sineması alanında da her zaman söyleyecek bir şeyleri olduğunu gösteriyor ve Kubrick ustanın son filminde yer alma gibi eşsiz bir şerefe nail oluyordu. Aynı yıl Paul Thomas Anderson'un olumlu tepkiler toplayan filmi "Manolya"da karşımıza çıkan Cruise, Akademi tarafından üçüncü kez Oscar'a aday gösteriliyor (önceki adaylıkları "Doğum Günü 4 Temmuz" ve "Yeni Bir Başlangıç" filmleriyle) ve fakat üçüncü kez eli boş dönüyordu. Aynı yıl, bir süredir ayrı yaşadığı eşi Nicole Kidman'dan ayrıldı Cruise. Bu ayrılık Kidman'ın kariyerine inanılmaz bir ivme kazandırırken Cruise'u biraz yavaşlattı. Tam "İşte, mutsuz gördük seni," demeye hazırlanırken yakışıklı aktör, hem Kidman'a hem bize nanik yaptı ve adeta "Hayatta her şey iş değil" dercesine,"Vanilla Sky" (2001) filmindeki rol arkadaşı Penelope Cruz'la –halen devam eden- fırtınalı bir aşk yaşamaya başladı.
Dublörsüz aksiyon yıldızı... 2002'nin sonlarında Spielberg'in "Azınlık Raporu"nda ("Minority Report"), bilimkurgu türünde de varım diyen Cruise, büyük umutlar bağladığı "Son Samruya"la istediği tepkileri alamadı. Ancak, Michale Mann imzalı "Collateral"da artık "olmuş" bir oyuncu olduğunu kanıtladı. Ne var ki, Cruise'un peşii kariyeri boyunca bırakmayan süreklilik sorunu devam ediyor. Yine Spielberg'le çalıştığı "Dünyalar Savaşı"nda alışıldık mimiklerini konuşturmak dışında pek bir efor sarfetmiyordu. Hoş, sarfetse de kimsenin onun performansını görecek hali yoktu. Herkes, magazin basınının şişirdikçe şişirdiği Katie Holmes'la ilişkisiyle yatıp kalkmaya başlamıştı çünkü. Nitekim bu ilişkide iyice çocukça tavırlar sergileyen Cruise, 2006 yılının hemen başında, Altın Ahududu Vakfı'nın balyozunu yemekten kurtulamadı. Dernek, her yıl Oscar ödül töreninden 24 saat önce açıklanan ve sinemanın en kötülerine verilen Razzie ödüllerinin 26.'sına 'En Sıkıcı Medyatik' dalında yeni bir kategori ekledi ve birinciliği "hamile nişanlısı Katie Holmes ile olan ilişkisi hakkında sergilediği tuhaf davranışlar" nedeniyle Cruise'a verdi. Ünlü oyuncu, 2005'in Mayıs ayında katıldığı 'The Oprah Winfrey Show' programında, hoplayıp zıplayarak Holmes'a aşık olduğunu itiraf etmiş ve Cruise'un bu davranışı gece şovlarının komedyenleri için iyi malzeme oluşturmuştu. Cruise bu itirafla yetinmeyerek, aynı yılın Haziran ayında Paris'te ünlü Eyfel Kulesi'nde Holmes'a evlenme teklif etmiş ve ertesi gün bir basın toplantısıyla nişanlandıklarını açıklamıştı. Bütün bunlar, Cruise ve Holmes hakkında "reklam mı yapıyorlar?" dedikodularının çıkmasına yol açmıştı. Nitekim Cruise durmak bilmedi, bebeğinin göbek bağını besleyici olduğu için doğumdan snora yiyeceğini açıklayarak, doğmamış bebeğini bile magazin malzemesi yapmayı başardı. Şu sıralar üçüncü kez "görevimiz: tehlike" diyen Cruise, zorlu aksiyon sahneleriyle bezeli filmin tek bir planında bile dublör kullanmamış. Bu konudaki yaklaşımını şöyle açıklıyor: "Bence film yapımının zor kısımlarından birisi de bu tip sahnelerdir. Risk almamazlık edemezsiniz. Eğer yeteri kadar antrenman yaptıysanız ve tehlikeli sahnede kendiniz oynayabilecek kıvama gelmişseniz, bunun filme inandırıcılık katacağından emin olabilirsiniz. Böyle sahnelerde başrol aktörünün kendisinin oynaması karşısında izleyici daha büyük heyecan duyacağı için filmden alacağı keyfin boyutları da artar." Bakalım ilerleyen yıllar, Cruise'a dublör yüzü gösterecek mi?
- Aramızda Casus Var: Tony Scott/Jason Bourne-vari
- Gomorra: Gerçek bir öykü...
- "Mustafa" filmi için kim ne dedi?
- Türk basınında "Üç Maymun"
- Eleştirmen gözüyle Altın Portakal filmleri
- Oyum "komediye!"
- Geçmişten günümüze ‘Kara Şövalye’
- Dünyanın Merkezine Yolculuk başladı!
- Narnia Günlükleri: Prens Caspian'ın Öyküsü
- James Bond Tarihi
- “Wanted” oyuncuları yakın planda!
- Sinemanın en "şık" film karakterleri
- Kevin Spacey güzellemesi!
- Sex and the City'nin güzel, akıllı ve cesur kızları
- Macera Adası: Kendi hikayenizin kahramanı olun...


Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Herkes hak ettiğini mi yaşıyor süpermen? Bak şu ışıklara, bak şu ışıltıya, bak şu paranın insanı insan yaptığı yerlere… hepsi hak edilerek mi kazanılmış ve yaşanıyor? Uyan süpermen, daha uçucan!








Seanslar
Fragman

