Joel & Ethan Coen
Sinema.com 7 Mart 2008, Cuma 11:28
Her filmlerinde sıradışı öykülerle hayranlarını büyülemeyi başaran Coen Kardeşler, ilk defa Hollywood'un suyuna girmeyi denedikleri “Dayanılmaz Zulüm” ün ardından bir yeniden yapım olan “Kadın Avcıları”, “Paris, je t'aime” ve henüz yapım aşamasında olan “Hail Caesar” derken Oscar Ödüllerine de damgasını vuran "No Country For Old Men" ile bir başyapıta imza attılar.

Filmlerinde sık sık zekâlarından şüphe edeceğiniz orta sınıf Amerikalılar'a ve bir türlü başarıya ulaşamayan 'saf' insanlara sıklıkla rastladığımız usta öykü anlatıcılar Joel & Ethan Coen başta en iyi film ve en iyi yönetmen kategorileri olmak üzere 4 dalda Oscar kazanan "No Country For Old Men", ile klasik bir westernden kara komedi çıkarıyorlar.


Coen kardeşler formunda, hatta meslek yaşamlarının zirvesinde…

Herkes onları uyumlarından dolayı ikiz sansa da, Minnesota doğumlu Coen Kardeşlerden Joel 54, Ethan ise 51 yaşında. Sinema tutkunu kardeşler anne babaları kolej profesörü olduğundan , doğal olarak büyüdükleri ortamın entellektüel zemininden yararlandılar. New York Film Enstitüsü’nde sinema eğitimi gören Joel, gençliğinin büyük bir bölümünü kardeşiyle birlikte sinema salonlarında geçiriyor, bol bol teorik kitaplar okuyordu. Ethan ise felsefe eğitimi görmüş ancak sinemayla tıpkı ağabeyi gibi yakından ilgilenmişti. Sessiz sinemadan kara-filme, mafya filmlerinden kara komedilere kadar binlerce film izleyen kardeşler, eğitimlerini tamamlar tamamlamaz ilk senaryolarını yazmaya başladılar.

Joel, para kazanmak için bazı düşük bütçeli filmlerde editörlük, yönetmen asistanlığı gibi görevlerde çalışıyordu. Bu filmler çoğunlukla ikinci sınıf, video piyasasına yönelik yapımlardı. 80'lerde patlayan B-filmleri furyasının öncülerinden “Şeytanın Ölüsü”nde (“Evil Dead”) asistanlık yapan Joel, aynı zamanda film çekmek için para bulmaya çabalıyordu. Sam Raimi'ye müthiş bir prestij kazandıran “Şeytanın Ölüsü”nün ardından, Raimi-Coen Kardeşler üçlüsü “Crimewave” filminde tekrar bir araya geldiler; tam bir üslup gösterisi olan filmin dikkat çekmeyen senaryosunun altında Joel ve Ethan Coen imzası bulunuyordu.

Coen kardeşlerin ilk filmleri “Kansız” (“Blood Simple”, 1984) oldu. Karısı ve karısının sevgilisini öldürtmek için kiralık katil tutan bir adamın hikâyesini anlatan bu kara-film, özellikle buz gibi atmosferiyle seyirciyi silkelemişti. Bir türlü çıkartılamayan kan lekeleri, yıllar sonra ortaya çıkıp her şeyi mahvedebilecek küçük deliller... Bize, çaresizlik içinde çırpınan karakterlere yukarıdan bakma şansını veren “Kansız”, bağımsız olmasına bağımsızdı, ancak ileride daha 'büyük' işler yapacak iki sanatçının adını Hollywood prodüktörlerinin aklına kazımaktan da geri durmuyordu.

Sıradan Hikaye, Bambaşka Bir Yaklaşım

Coen Kardeşlerin en sevgili dostlarından Barry Sonnenfeld de ikiliyle birlikte çalışıyor, “Kansız”ın sinematografisiyle övgülere boğuluyordu.

İkilinin ikinci filmi “Raising Arizona” (1987) ise tam bir başarı oldu. Filmin sadece görüntülerinden değil, diyaloglarından, oyuncularının tarzlarından ve hatta müziğinden yayılan, karşı konulamaz bir espri gücü vardı. Ancak tam da Coen'lerin tarzına uygun olan bu yaklaşım, komediyle uyuşmadığı ileri sürülebilecek kadar soğuk ve üstü kapalıydı. Filmi çekici ve farklı kılan da buydu. Basit bir çocuk kaçırma olayını bir anlatım gösterisine dönüştüren “Raising Arizona”, Coen'lerin filmografisinin en ilginç filmlerinden birisi olup çıktı sonunda. Ancak onların sonraki filmleri çok daha kanlı ve irkiltici olacaktı...

Suç Filmlerine Dönüş

Nitekim, bir sonraki “Miller's Crossing” (1990), Coen'lerin suç filmlerine olan dönüşlerini belirginleştiren bir yapım oldu. İrlandalı bir mafya babasının ahlâksal çöküşünü anlatan film, 1930'ların gangster filmlerine ve 1940'ların film-noir'lerine apaçık bir saygı duruşuydu öncelikle. Karakterlere yaklaşımı, görüntü yönetimine yükledikleri görev ve oyuncular açısından (Albert Finney başrol oynuyordu) tipik bir suç filmi olan “Miller's Crossing”, “Kansız”dan sonra onlardan daha ciddi bir iş bekleyenleri de sevindirmiş oluyordu.

Coen Kardeşler filmografisinin en önemli taşı olan “Barton Fink” sol görüşlü, çekingen ve çok yetenekli bir oyun yazarının Hollywood’lu prodüktörler tarafından bir güreş filmi senaryosu yazmak üzere görevlendirilmesini anlatıyordu. 1990'lı yılların en özgün filmlerinden olan “Barton Fink”, bizlere sinema tarihinde eşine zor rastlanır bir 'ucuz otel' portresi sunmakla kalmıyor, baş karakterinin psikolojisini de büyük edebiyatçılara taş çıkartacak bir başarıyla anlatmayı başarıyordu. Yıllardır yönetmenlerin yakınıp durdukları “sinema insan psikolojisini edebiyat kadar iyi anlatamıyor” tezini çürüten Coen Kardeşler, “Barton Fink”le Cannes'da üç büyük ödülü birden (En iyi film, yönetmen, erkek oyuncu) kazanan ilk sanatçılar olma başarısını da göstermiş oluyorlardı. Daha önceki filmleriyle ciddi adamlar olduklarını kanıtlayan kardeşler, “Barton Fink”le tıpkı Stanley Kubrick veya Alfred Hitchcock gibi dev yönetmenler kadar yaratıcı oldukları da göstermiş oldular. Artık Coen-vari esprilerden, Coen-vari ortamlardan bahsedilir olmuş, onların filmlerini izleyenler boyutsuz macera/drama filmlerine yüz vermez hale gelmişti.

İntihar etmeye hazırlanan genç bir adam görüntüsüyle başlayan “Bir Şirket Komedisi” (“Hudsucker Proxy”, 1994), Coen Kardeşlerin en ticari işleri oldu. Bu en ticari işleri, aynı zamanda onların en karmaşık ve içine girilmesi zor filmlerinden birisine dönüşmekte gecikmedi, Joel'i Fellini'yle karşılaştıranlar bile çıktı. Sam Raimi ile birlikte yazdıkları senaryo, büyük şehre kafasında müthiş fikirlerle gelen bir taşralının öyküsünü anlatıyordu. Kafka veya George Orwell'in yapıtlarını andıran bir karamsarlıkla resmettikleri şirkette yaşananlar, tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi absürd ve hatta fazlasıyla gerçek-üstüydü. Birçoklarına göre Coen'ler stili çok öne çıkarmış, eski dengeyi tutturamamışlardı. Fakat Coen'lerin öncelikli amaçları da, 1930'ların komedi tarzını yinelemek ve bunu kendilerine özgü bir tarzda sunmaktan başka bir şey değildi...

Fargo ya da Küçük Kasabanın Vahşeti

Coen'lerin suç ve komediyi en güzel sentezledikleri filmleri olan “Fargo” Minnesota'da yaşanmış gerçek bir olaydan uyarlanmıştı. Tam bir üçüncü sayfa haberiydi konu; fidye almak için karısını kaçırtan bir otomobil satıcısı yakayı ele vermişti, üstelik arkasında birçok ölü beden bırakmıştı. Coen'ler için biçilmiş kaftan olan bu 'ucuz' hikâye, küçük Amerikan kasabalarının tutucu insanlarını, bu insanların yaşamlarının anlamsızlığını ve saçma geleneklerini anlatan bir senaryoya dönüşüyor, Joel Coen'in kamerasında ise eşi benzeri bulunmaz bir film haline geliyordu. Fargo'daki karakterlerin zekâları vasatı pek geçemiyordu, kimse görevini 'layıkıyla' yapamıyordu. Daha çok para kazanmak için karısını kaçırtan, yaşamdan nefret eden bir koca, her gün televizyon izleyen ve hayatı bomboş olan karısı, cimri ve tipik bir küçük kasaba zengini olan kayınpederi ve işleri mahvetmekte uzmanlaşmış iki kiralık katil... Olayları çözmek ise, hayatı hızlı arabalara ceza kesmekle geçen hamile bir polis memuresine düşüyordu. Herkes yanlış yapıyordu, kimse mantıklı davranmıyordu. En sonunda, zorla da olsa polis memuresi her şeyi çözüyordu, ancak artık her şey için çok geçti. Yavaş bir kurguyla böylesine ilginç bir senaryoyu perdeye yansıtan Coen'ler, sadece hikâye anlatma tarzlarıyla değil, 'teknolojiden uzak kasaba' arka fonunu kullanımlarıyla da çok önemli bir işe imza atmış oluyorlardı.

Ardından The Big Lebowski ("Büyük Lebowski"), O Brother, Where Art Thou? (“Nerdesin Be Birader?") The Man Who Wasn't There ("Orada Olmayan Adam") ile kendilerine ait sinema dilini iyice belirginleştirdiler.

“Dayanılmaz Zulüm”de ilk kez tamamıyla stüdyo koşullarıyla çalışan Coen Kardeşler, Hollywood tarzı bir evlilik komedisine imza atarak hayranlarını bir kere daha şaşırtmayı başardılar. Her filmlerinde bir yeniliğe, önceki filmlerinin adeta anti-tezine soyunan Coen’lerin “Orada Olmayan Adam” gibi derin bir felsefesi olan, film-noir yapısını beyazperdede yeniden inşa eden bir filmden sonra, böyle bir filmle karşımıza çıkmasına şaşırmamak gerekiyordu aslında. Her ne kadar stüdyo koşullarında gerçekleştirilmiş olması nedeniyle, filmin sarkan yanları olsa da, dahi kardeşler, bu filmlerinde de özellikle diyaloglarda ve yan karakterlerde o müstesna imzalarını hissettiriyor ve çok eğlenceli vakit geçirmenizi sağlıyorlardı. Ardıdan 1955 tarihli Ealing komedisi "Kadın Avcıları"nda da "yeniden yapım öyle olmaz böyle olur" diyorlar adeta ve 'başaramama' üzerine kurulu bu filmin senaryosunun iskeletini alarak yine bir Coen filmi ortaya çıkarmayı başarıyorlardı.

4 dalda Oscar kazanan İhtiyarlara Yer Yok ise Coen Kardeşlerin imzasını taşıyan bir başyapıt olarak sinema tarihine adını yazdırmayı başarıyor. Usta yönetmenler eskiyen western türünü yeniden formüle ederek kendi stillerine uyarlama konusunda oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Filmde, Teksas sınırında 2.4 milyon dolar nakit para bulunca acımasız ve ölümcül bir takibin hedefi haline gelen dürüst bir adamın öyküsü anlatılıyor. Film aynı zamanda eski zamanlardaki mistik öncülerin yaşadıklarına kıyasla artık çok daha şiddet yüklü ve kanunsuz bir yer haline gelen çağdaş Batı’daki iyi ve kötü kavramları üzerine kışkırtıcı bir meditasyon işlevi görüyor.

İyi Seyirler!

Toplam 2 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Esir Ruhlar
Hayal kurmayı sürdürmezseniz hayatın ne anlamı kalır.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com