"Mesajın her şeyin önüne geçtiği bir film yapmayı asla istemedik!"

Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Geçtiğimiz hafta vizyona giren "Fırsat", hem Türkiye'de yaşayan Amerikalı yönetmen Paxton Winters'ın, hem de Hazır Kart reklamlarından 'Özgür Çocuk' olarak tanıdığımız Yiğit Özşener'in ilk uzun metrajlı filmi. Winters ve Özşener'le, film üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik…
Los Angeles Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü alan “Fırsat”, 11 Eylül’den sonra, dünya gündeminin üst sıralarına yerleşen terörizm ve özellikle son dönemde sosyal bilimlerin odağında yer alan globalleşme gibi temaları –çok derinleştirmeden de olsa- eğlenceli bir yol hikâyesinin içine yerleştiren bir film. Yapım ekibindeki pek çok kişi için, bir ilke işaret eden film, oldukça kolektif bir şekilde, herkesin fedakârlık göstermesiyle, yönetmeni Winters’ın deyimiyle ‘gerilla’ tarzında tamamlanmış.
Filminizde, terörizmden globalleşmeye kadar pek çok güncel politik soruna değiniyorsunuz. Bu da, filmin ister istemez 11 Eylül sonrası dünyanın içinde bulunduğu durumu yansıtan bir film olarak değerlendirilmesine neden oluyor. Bu değerlendirme hakkındaki görüşleriniz neler?
Paxton Winters: Los Angeles Film Festivali’nde filmle ilgili şöyle bir cümle kullandılar: (“Amerika’nın şu anda dünyadaki konumunu eleştiren, ciddi, içgörüye sahip, ama eğlenceli bir yol filmi” “This is a road movie, reimagined as a solemn, insightful, funny critic of America’s place in the world.”) Bu bizim için çok heyecan verici, çünkü bu cümle tam olarak bizim “Fırsat”ta hedeflediğimiz şeyi özetliyor. Ağır, entelektüel boyutu öne çıkan, didaktik, mesajın her şeyin önüne geçtiği bir film yapmayı asla istemedik. Zaten böyle filmlerde, her şeyi mesaj üzerine kurduğunuzdan filmi izlemenin bir anlamı kalmaz. Bir yol filmi yapmak istememin birkaç nedeni var: Öncelikle daha önceki belgesel çalışmalarımda edindiğim tecrübeyi kullanmak istedim. Bunun yanında Türkiye hem coğrafi, hem sosyal ve kültürel anlamda oldukça zengin bir ülke. Ayrıca böyle bir anlatımı seçmemin, öyküyü sürükleyen karakterlerin, izleyicilerin 1,5 saatlerini birlikte geçirmek isteyecekleri karakterler olarak çizmemi kolaylaştıracağını düşündüm.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim, hükümetin 11 Eylül gibi bir trajediyi nasıl kullandığı. Gerçekten, George Bush’un, Kongre’ye hitaben yaptığı konuşmada 11 Eylül’ü alıp Irak’a girmek için bir bahane olarak kullanması inanılmaz bir şey.
Yiğit Özşener: Bu da hak, hukuk ve demokrasi konularında çok daha geniş okyanuslara açılmamazı sebeb oldu (gülüyorlar) Zaten böyle bir şey hep vardı da, bu son olay bardağı taşıran damla, işi çığırından çıkaran etmen oldu.
Biraz karakterlerden bahsetmek gerekirse, filmde kadın karakterin, üç erkek karakterden daha didaktik ve politik arkaplana sahip bir karakter olduğunu görüyoruz. Erkek karakterlerse, politik konulara, neredeyse ‘apolitik’ olduklarını düşünmemize yol açacak şekilde, bu konulardan ya yüzeysel olarak bahsediyorlar ya da bu konulara hiç değinmiyorlar. Karakterler arasında böyle bir farklılık yaratmanızın nedeni nedir?
P.W.: Filmdeki tüm karakterleri, gerçek yaşamımda tanıdığım insanları baz alarak yarattım. Türkiye’de ülkenin az gelişmiş bölgelerinden büyük şehirlere gelmiş ve politize olmuş güçlü bir kadın kuşağı var. Ve gerçekten de bu kadınlar, liberallik, bağımsızlık ve sertlik açısından dünyanın çok modern metropellerinde, hatta New York’ta bile yaşayan yaşıtlarından çok daha öndeler. Filmdeki Ayşe karakteri, benim bu gözlemimin sonucu ortaya çıktı. Bir de Türk kültüründe, belirli bir maçoluk ve erkek egemenlik var. Dolayısıyla, bu bahsettiğim kadınlar belirli bir güç kazandıklarında, bu gücün gerçek bir güç, içinde yaşadıkları toplum ve kültüre rağmen kazanılmış bir güç olduğunu biliyorsunuz. Filmdeki kadın karakter, Doğulu bir Ağa’nın kızı; ama yıllardır İstanbul’da yaşadığından, hem aldığı eğitim hem de yaşadıkları sayesinde hızlı bir şekilde değişmiş ve Batılı diyeceğiniz bir karakter haline gelmiş. Türkiye’de olduğum süre boyunca, ben de böyle birçok insanla tanıştım.
Filmde Amerikalı karakterle kadın arasındaki aşkın gelişimini hiç göstermiyorsunuz. Bu, filmin anlatımında bir boşluk yaratmıyor mu sizce?
P.W.: Eğer çok seyahat eden biriyseniz, bu tür ilişkileri iyi bilirsiniz. Hepsi böyle sizin nasıl olduğunu anlayamadığınız bir şekilde bir gecede gelişir. Ertesi gece o kişiyi görmeyebilirsiniz ya da bir haftayı birlikte geçirebilirsiniz. Bu, yolculuğun doğasında olan bir ilişki türü.
Hazır başlamışken, karakterleden devam edelim: Sen canlandırdığın karakter hakkında neler düşünüyorsun Yiğit?
Y.Ö.: Çekimlere başlamadan önce, bunu Paxton’la da oturup konuşmuştuk. Ali, Bütün eğitim hayatını yurtdışında geçirmiş, dolayısıyla Türkiye’yle fazla alâkası olmamış, apolitik, İstanbul’da muhteşem bir köşkte oturan, çok zengin, ortalıkta olup biteni aslında pek de umursamayan, keyfine ve konforuna çok düşkün bir karakter. Filmde, maceracı iki Amerikalı karaktere ayak uydurmaya çalışıyor, ama konforu tehlikeye girdiğinde mızıkçılık yapmaktan da geri durmuyor. Bunun yanında, tamamen kendisiyle alâkalı, hiçbir yere hiçbir şeye karşı bağlılığı ya da sorumluluğu olmayan biri. Bu nedenle de güdümlemeye müsait bit karakter, yani nereye çekerseniz oraya gelebilir. Geçmişi bile onu heyecanlandırmıyor. Filmdeki öyküye, ailevi açıdan Doğu Anadolu bölgesiyle bağları olduğu için, iki Amerikalı karakteri alıp Doğu’ya götürmek için dahil oluyor. Ama köklerini olduğu topraklara gitmek için bile merak ya da ilgi duymuyor, oraya gittiğinde “İstanbul’u özledim” diyebiliyor. Malesef Ali gibi çok fazla karakter var çevremizde, tabii her birinin sorunları geçmişle bağ kurmamak şeklinde ortaya çıkmıyor: Kendini sadece yaşadığı hayata kapatan, adeta bu hayatla kendini sınırlayan, orada keyfine baktığını sanan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetiyle yaşayan bir sürü insan var. Ali de bunlardan biri; bu macerası biter, bir başkasının peşine takılır; hiçbir zaman ne yaptığını, yaşamının nereye gittiğini sorgulamaz. Kişliği tam oturmamış, anlık, havada uçuşan bir karakter.
Sen Türkiye’de daha çok ‘özgür çocuk’ olarak tanındın. Filmde canlandırdığın karakter de biraz bu imajın uzantısı gibi. Senin bu ‘özgür çocuk’ imajını korumak gibi bir isteğin var mı?
Y.Ö.: Hayır yok. Ama bu imaj rahatsız da etmiyor. Sonuçta işimin bir parçası olarak ortaya çıktı ve o işim devam ettiği sürece de benim üzerimde kalmak zorunda, bu benim kontrolüm dışında. Aslında ben biraz da karşı taraftan bakmak istiyorum olaya. Sadece böyle bir imajla anılmak, bu da benim problemim değil. Ben de yönetmenlere “her şeyin farkında olun, hayal kurun” diyorum; bu gerçekten benim sorunum değil. Türkiye’de en önemli eksiklerden biri bu: Bir projeye hazırlık yapılırken yeteri kadar ön araştırma yapılmıyor ya da insanlara yeteri kadar şans tanınmıyor ki tanınmalı. Düellonun ne zararı var ki? Oyuncular birbirleriyle tokuşmalı bence, bu herkes için daha iyi. Daha fazla genç yönetmen olsun, daha fazla proje olsun, daha fazla dayanaşalım, beraber daha fazla iş yapalım; böylece bizim de yelpazemiz daha doğru şekilde ortaya çıksın. Ama bunun için tohumları şimdiden atmak lazım. Benim amaçlarımdan biri, devamlı olarak genç insanlarla çalışmak. Buna ister misyon deyin, ister başka bir şey. Genç insanlarla, yeni bir şey yapmak isteyen insanlarla çalışmanın beni çok geliştirdiğini düşünüyorum ve bundan çok keyif alıyorum.
Türkiyeli yönetmenler, fazla turistik olacakları kaygısıyla, İstanbul’da çektikleri filmlerde, şehirden güzel manzaraalr, vs. göstermekten biraz kaçınırlar. Sizse filmin hem İstanbul’da hem de Anadolu’da geçen bölümlerinde fazlasıyla güzel manzara kullanıyorsunuz. Bu Türkiye’yi Batılı bir bakışla, dışarıdan bir göz olarak algılanmanızdan mı kaynaklandı sizce? Filmde, içeriden bir bakış yakalayabildiğinizi düşünüyor musunuz?
P.W.: Aslında bu sorunun cevabı tamamen objektif olup olamamakla ilgili. Amerika’da, klasik sinemada, büyük görüntü yönetmenlerinin birçoğu yabancıdır. Yabancı biri, bir yerde olan biteni görebilmek için birkaç adım geriden bakabiliyor ve genelde sizin içinde olup da göremediğiniz şeyleri yakalayabiliyor. Çünkü bunlar artık sizin gündelik yaşamınızı bir parçası olmuş, sizin için rutinleşmiş, aryık fark edemediğiniz şeyler haline gelmiş olabliliyor. Tabii ki ben de bir yabncıyım ve dışarıdan bir bakış taşıyorum. Bazı şeyleri Türk yönetmenlerden farklı görmem de çok doğal; ama bu dışarıdan bakıyor olma durumunun olumsuz değil olumlu, hatta verimli bir şey olduğunu düşünüyorum. Bir yabancı olduğum için, kullandığım mekânlara bir turist gibi bakmama konusnda da özel bir hassaiyet taşısım; umarım bu hassalığım filme de yansımıştır. Türkiye’de beni asıl çeken dinamizm. İstanbul’da pekçok kültürün bir arada olduğu dinamik hayat gerçekten beni oldukça heyecanlandırıyor. Bu sokaktaki satıcıların süt diye bağırması beni çok da çekmiyor, bunun da romantik bir yanı var tabii ki, ama her şey bundan ibaretmiş gibi yapmanın da bir anlamı yok.
Doğu Anadolu’da çekim yapmaya karar verdiğinizde, nasıl tepkiler aldınız?
P.W.: Türkiye’de Doğu’ya karşı garip bir his var. Biz İstanbul’daki insanlara Mardin ya da Doğu Beyazıt’ta film çekmeyi düşündüğümüzü söyleyince, hepsinin tepkisi aynıydı: “Aman ha, çok dikkatli olun!” Sanki orası tamamen farklı bir ülkeymiş gibi. Bunun bir tür reddedişin uzantısı olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar ‘Ben de Türk’üm, ama onlardan farklıyım, çok Batılıyım’ hissini, karşılarındakine bu şekilde hissettirmeye çalışıyor ya da kendilerini bu şekilde kandırıyorlar. Türkiye’ye dışarıdan gelenler, özellikle Batı ülkelerinden gelenler için, bu ‘onlardan değil sizden biriyim’ düşüncesini kanıtlama çabası çok komik ve de saçma.
Filmin çekimleri dijital olarak gerçekleştirildi. Sinema kariyerinin başlarında olan bir oyuncu olarak senin dijital ya da 35 mm arasında herhangi bir tercihi var mı?
Y.Ö.: Hayır. İkisi çok farklı şeyler ve bence ikisinin de tercih edilme nedenleri vardır. Projenin niteliğine bağlı olarak değişiyor bu. Şimdi bir dijital furyası başladı, herkes dijital çekip peliküle basmayı düşünüyor. Ama bu çok olumlu bir durum değil. Eğer elinizdeki proje 35 mm çekilmesi gereken bir projeyse, ben baştan 35 mm çekilmesi taraftarıyım. Fakat bizim yaptığımız gibi deneysel filmlerde, kamera hareketlerinin ya da ışığın dijital çekim gerektirdiği projelerde, mecburen dijital formatta çalışmak zorundasınız. Paxton da bir yol filmi çekmek ve farklı bir şey denemek istedi. Küçük bir ekiple, kamerayı kendi kendi kullanarak doğal ışıkta çekim yapmayı düşündü. Tüm bunları topladığınızda dijital kamerayla çalışmak hem işimizi çok kolaylaştırdı hem de bizi çok hızlandırdı.
P.W.: Zaten senaryoyu baştan dijital çekim için yazmıştık. Yoldaki çekimlerde rahat olmak istiyorduk ve senaryoda bazı noktaları açık bırakmıştık. Gerçekten yola çıkmamızla birlikte yalnızca filmin perdede görünen öyküsü değil, çekim öyküsü de genişledi. Orada yaşadıklarımız, doğaçlama olarak, bir anı, bir ışığı yakalayarak yaptığımız çekimler, vs. Filmin geneline de yansıdı. Örneğin Mardin’daki çekimler sırasında oyunculardan biri rahatsızlandı. Hep birlikte oturduk ve senaryoda planladığımız sahneleri değiştirdik.
Y.Ö.: Evet, o anda oturduk ve birkaç saat içinde yeni bir çekim planı yaptık. İşte bu, küçük ekiple böyle bir iş çıkarırken yapılabilecek bir şey. Büyük bir prodüksiyon için orada olsaydık, belki de proje orada biterdi ya da var olan problem ortadan kalkıncaya kadar çekimler ertelenirdi. Bir de bizim yaptığımız işte herkes filmi sahiplendi. Oyuncu sadece oyunculuk yapmadı. Paxton sadece yönetmenlik ya da kameramanlık yapmadı... Herkes filmin sahibi gibi davranıyordu, çok kollektif bir çalışma oldu.
Bu dijital konusunu kapatmadan önce, filmin 35’e basıldıktan sonra perdedeki görüntü kalitesinden memnun olup olmadığınızı da soralım.
P.W.: Evet, aslında beklediğimden çok daha iyi oldu. Yiğit’in dediği gibi ben de her projesini DV’de çekecek biri değilim. Ama bu filmde setten kurguya kadar çalıştığım insanlar çok iyi bir iş çıkardılar. Özellikle kurguda, Aylin, Korhan gibi insanlar, görüntüleri iyileştirme konusunda inanılmaz şeyler yaptılar. Işığın dengelenmesinden bir karede rahatsız edici görüntülerin silinmesine kadar filmin iyi görünmesinde çok büyük katkıları oldu.
Henüz kimse yorum yapmamış.


Aşkın Önemi (3 Aralık 2008 20:45 Kanal Türk)
Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.
Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.









Seanslar
Fragman

