QUENTIN TARANTINO yeni filmi “SOYSUZLAR ÇETESİ” hakkındaki soruları yanıtladı

Sinema.com 19 Ağustos 2009, Çarşamba 11:46
Sıra dışı filmleri ve kararteriyle dikkat çeken ünlü yönetmen Quentin Tarantino, bu hafta vizyona giren son filmi “SOYSUZLAR ÇETESİ” hakkındaki soruları yanıtladı.
Shosanna rolündeki Melanie Laurent’ın filmde önemli bir rolü var. Onu nasıl buldunuz?
Aslında o bana Shosanna’yı anımsatıyordu ve shosanna, uzun zamandır ilgilendiğim bir karakterdi. Çok uzun bir süredir aklımdaydı, bu yüzden onu kimin oynayacağı konusunda çok özenliydim, tam bir uyum olması gerekiyordu. Melanie ile tanıştığımda Daniel’I oynayacak kişi zaten belirlenmişti ve onları birlikte provaya aldık ve eski film yıldızları dönemlerindeki gibi bir büyü çıktı ortaya. ‘Tanrım, kırklı yıllardaki gibi. Bu karakterleri Daniel ve Melani oynayacak’ diye düşündüm. İkisinin birlikte oynaması, eski Hollywood’un altın günlerini hatırlatıyordu. Melanie ile akşam yemeğine çıktık ve ikimizin arasında harika bir işbirliği olabileceğini anladım.
Berlin’de sizin onurunuza açılmış Tarantino’s adında bir bar var ve birkaç çekim gününden sonar oraya gittiğiniz söyleniyor. Nasıldı?
Harikaydı. Bu bar hakkında bir şeyler duymuştum, insanlar anlatmıştı, bana oradan kibrit kutuları getirmişlerdi. Ve çok eğlenceliydi, oraya mutlaka gitmeliyiz demiştim. Bazılarımız akşam yemeği yemişti ve gidip bara baktık, harika bir yerdi. Gerçekten harikaydı, yani Almanya ya da herhangi bir yerde benim açabileceğim türden bir bara benziyordu. Çok güzeldi. İç tasarımı harikaydı, her yerde benim posterlerim var, büyük ekransa sürekli benim filmlerimi oynatıyorlar, filmlerimin müziğini çalıyorlardı ve sonar ben içeri girdim. Bar sahibi benim filmlerime bayılıyormuş ve barı 3 yıl kadar once açmış, benim kapıdan içeri girip gireceğimi hiç bilmeden hem de. Ben de girdim. Ve adam iyi biriydi, bana doğru geldi ve “Kendi mekanına hoş geldin.” dedi. Orada pek çok kez parti verdik, bolca eğlendik. Çok eğlenceliydi.
İnsanlar artık Tarantino tarzı yönetmenlikten söz ediyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ve tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Tarantinovari terimini arada sırada duydum. Tarantinovari’yi benim tanımlamam doğru olurmu bilmem, bunu insanlar bana söylemeli. Bu zor bir soru çünkü yaptığınız şeyi yapıyorsanız ve bu tam olarak bilinçli değilse, kendiliğinden yapıyorsunuzdur.
Sizin filmlerinizdeki en belirgin şey nadir sizce?
En belirgin ögelerden biri filmlerimde vermeye çalıştığım mizah duygusudur. Ben insanların komik olmayan bazı şeylere gülmelerini sağlamaya çalışıyorum. Filmlerimi yazarken kahkahalar duyarım. Bunları komedi olarak yazıyorum demiyorum ama kahkahalar ortada oluyor. Filmi yaparken de kahkahaları hayalimde canlandırırım, aynı şey kurgu sürecinde de geçerli. Kurgu sırasında kahkahaların nerede olacağını biliyor olurum. Seyircilerle birlikte ilk kez filmi seyrettiğinizde her şeyi tamamlayan bir yön var. Bu bir tarif gibi ve kekin kabarması için son bir malzemeye daha ihtiyacı oluyor. Benim açımdan, seyirciyle birlikte izleyene kadar tamamlanmış sayılmaz. Ancak o zaman filmin bittiğini hissediyorum. Ancak bu delilik yönteminin bir parçası da, normalde gülmeyeceğiniz şeylere gülmenizi sağlamaktır. ‘Ne diye gülüyorum ?’ diye sorabilirsiniz kendinize. Yine de gülersiniz, çok yazık.
Bu filmden once kafanızda Almanya’yı nasıl canlandırıyordunuz ve "Soysuzlar Çetesi" üzerinde çalışmak üzere oraya gittikten sonra bu imaj nasıl değişti?
Bir yerde 8 ay çekim yapıp orada yaşadığınız zaman orayla ilgili fikirleriniz kökten değişir. Küçük bir dairem ve yürüyüşe çıktığım küçük bir parkurum vardı. Beğendiğim restoranlar ve barlar, buluştuğum arkadaşlarım vardı.” diyor Tarantino. “Almanya artık benim ve ömrümün sonuna kadar orayı ziyaret edeceğim. Orada arkadaşlarım, gidecek yerlerim var, orası artık benim de ülkem. Gerçek mekanda çekim yapmanın en güzel taraflarından biri de bu. Esas sürpriz, daha once kafa yormadığım ve belli belirsiz söz edebileceğim şey, 3. Reich’ın benim sunduğum şekilde yok olmasıydı. Bunu Yahudi kökenli arkadaşlarıma gösterip okuttuğumda, ‘Vay canına! Harika! Bu müthiş bir fantazi ve epeydir aklımdaydı.’ dediler. Almanlarla konuşana kadar, bunun onların da hayali olduğunu fark etmedim. En azından son 3 nesildir, böyle bir hayalleri vardı ve biraz düşünecek olursanız bu çok doğal. Herkes gibi, hatta daha fazla olumlu tepki verdiler işin bu hayal yönüne. Benim açımdan önemli olan şeylerden biri senaryoyu beğenmeleriydi fakat ‘Bunu Almanya’da yapabilir miyiz, izin var ama yapabilir miyiz bilemem.’ dediler. Hatta bir Alman’ın yapması durumunda “Tamam ama çok dikkatli ol.” derlerdi.
Filmde sinema büyük bir imge olarak görünüyor.
Bana ilginç gelen şey, bir tarafta çok etkili bir metafor olması, ama öbür taraftan metafor falan olmayışı, gerçek oluşuydu.” diyor Tarantino. “3. Reich’I yerle bir edecek olan şey sinemanın kendisidir. Bunun hem büyük bir imge olması, aynı zamanda şiirsellik dışında gerçek olması çok hoşuma gitti, onları yıkan şey sinema oluyor. Bir ara senaryoda sinemadaki yangını Shosanna’nın başlatmasını düşünüyordum fakat yangını nasıl başlatacaktı? Bir bobin Jud Suss ile mi? Yoksa yangını Grand Illusion ile başlatıp, 3. Reich’ın üzerine Papa Jean yağıyormuş gibi mi olmalıydı?
"Inglourious Basterds", İtalyan yönetmen Enzo Castellari’nin yönettiği bir filmin Amerika’daki adı. Filmin adı dışında, sizing filminiz üzerinde bir etkisi oldu mu?
Filmin adı dışında aslında hayır. Sadece Castellari’nin, Sam Peckinpah gibi ağır çekim konusunda uzman olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten muhteşem filmlerde harika ağır çekim sahneleri var ve ben de filmde birkaç yerde ağır çekim kullanıyorum. Bunun dışında sadece isim aynı. Fakat Castellari’nin büyük bir hayranıyım.
Sinemacı olarak bir eğitim almadınız. Sinema ve yönetmenliği sadece film seyrederek öğrenmek mümkün mü?
Tuhaf ama bence çoğu sinema okulu, estetik ögeleri pek öğretmiyor, kendi estetiğinizi oluşturmak zorundasınız. Ve bir sanatçı olmanın bir bölümü de kendi estetiğinizi keşfetmektir. Size müzik ile görüntü eşlemesini öğretebilirler, ya da farklı farklı kurgu numaralarını, veya kamerayla yapabileceğiniz numaraları…. Size bazı filmler izlettirirler. Ancak bir sanatçı olmanın büyük bölümü kendi estetiğinizi keşfetmektir. Bunu beğeniyorum, bunu beğenmiyorum diye başlarsınız. Sonra iyi eser ile kötü eser arasındaki farkı anlamaya başlarsınız, artık olay sadece bu hoşuma gidiyor, bu gitmiyor değildir. Sonrasında estetiğinize ince ayar yaparsınız. Ardından her şey olayı pratiğe dökmeye kalır. Sinemada hikaye anlatımında beni en çok etkileyen kişinin, eleştirmen Pauline Kael olduğunu söyleyebilirim. Ben sinema okuluna gitmedim fakat onun yorumlarını okudum ve onun yorumları her türlü sinema okulundan, tüm profesörlerden daha iyiydi. Bana estetiği öğretti. Onun her dediğine katıldığımı söylemiyorum. Yorumlarının büyük bölümüne katılmazdım. Fakat bugüne kadar beni etkiledi. Çekimlere gelince, bir yönetmen olarak, daha yönetmen olmadan once bile, yönetmen olmak için her şeyi bilmeniz gerekmediğini anlamak biraz zaman aldı. Işıkları alıp, belli bir ışık efekti yaratmak için nasıl koymam gerektiğini bilmem gerekmiyor. Bunu benim yerime yapan insanlar var. Bu iyi bir örnek çünkü bunu bilmiyordum. ‘Bu tür ışığı nasıl yapabilirim?’ dediğimde cevap ‘O tür bir ışığı sen yapmazsın.’ olurdu.
Yani işi paslamayı ve işbirliği yapacağınız doğru kişileri seçmeyi öğrendiniz.
Evet. Aslında bunu ne zaman fark ettiğimi söyleyeyim. Rezervuar Köpekleri’ni çekmeden once Sundance Enstitüsü’ndeydim ve Terry Gilliam ile bazı çekimler yaptım. Onunla hoş bir şekilde sohbet ediorduk ve kafamda harika görüntüler vardı ancak o gün biraz ürkmüştüm ve orada çekmenin bir tarzının olmayacağı, iyi bir görüntü sağlamayacağı ve daha once bazı filmlerde gördüğüm gibi sönük olacağını düşünmeye başladım. Kafamdaki görüntüyü beyazperdeye nasıl yansıtabilirim diye düşündüm. Terry’e ‘Senin çok belirgin bir görsel imzan var. Bunu beyazperdeye nasıl taşıyorsun?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi: “Önemli olan Quentin, onu bunu senin yapman gerekmez, bunu senin yerine yapacak insanlar var. Yaptıkları işi beğendiğin harika insanları işe al ve onlara neler istediklerini söyle.Neler istediğini onlara, onların anlayabileceği bir şekilde anlatabilmelisin” Bunu söylediği anda işin üstündeki esrar perdesi büyük ölçüde kalktı. “Ne istediğimi biliyorum, bunları söyleyebilirim, bunları açıklayabilirim, tek yapacağım budur.” Diye düşündüm. Tek gereken şey bu gibiydi.
Filmlerinizde hep çok güçlü kadın karakterler oluyor. Neden? Annenizin, sizin hayatınızı büyük ölçüde etkilemiş olmasından dolayı mı?
Nedenlerden birinin bu olduğundan eminim. Bekar bir anne tarafından yetiştiriliyorsanız ve güçlü bir kadınsa, kadınlar hakkında onların güçlü olduğunu düşünürsünüz. Annemin beni yetiştirme tarzı ve onun başarılı hayatı sayesinde, bir kadının yapamayacağı bir şey olmadığını, sadece kendi kendini kısıtladığını düşünürüm. Hiçbir şey annemi sınırlandıramamıştı ve bu yüzden kadınların güçlü olduğunu düşünürüm. Senarist olarak kadın rolleri yazarken böyle yazarsınız.
12 Kahraman Haydut filmi, Soysuzlar Çetesi’ni yazarken sizi etkiledi mi?
O filme bayılıyorum. Büyük bir etkisi var. Fakat göründüğündan daha fazla etkisi olabilirdi diye düşünüyorum. Bu filmin çıkış noktasıydı ve sonrasında kendi yoluma devam ettim. Filmi yazmak için klavye başına oturduğumda bunun kendi 12 Kahraman Haydut’um olacağını düşünmüştüm fakat öyle olmadı. İlk başta niyetim buydu.
Aslında o bana Shosanna’yı anımsatıyordu ve shosanna, uzun zamandır ilgilendiğim bir karakterdi. Çok uzun bir süredir aklımdaydı, bu yüzden onu kimin oynayacağı konusunda çok özenliydim, tam bir uyum olması gerekiyordu. Melanie ile tanıştığımda Daniel’I oynayacak kişi zaten belirlenmişti ve onları birlikte provaya aldık ve eski film yıldızları dönemlerindeki gibi bir büyü çıktı ortaya. ‘Tanrım, kırklı yıllardaki gibi. Bu karakterleri Daniel ve Melani oynayacak’ diye düşündüm. İkisinin birlikte oynaması, eski Hollywood’un altın günlerini hatırlatıyordu. Melanie ile akşam yemeğine çıktık ve ikimizin arasında harika bir işbirliği olabileceğini anladım.
Berlin’de sizin onurunuza açılmış Tarantino’s adında bir bar var ve birkaç çekim gününden sonar oraya gittiğiniz söyleniyor. Nasıldı?
Harikaydı. Bu bar hakkında bir şeyler duymuştum, insanlar anlatmıştı, bana oradan kibrit kutuları getirmişlerdi. Ve çok eğlenceliydi, oraya mutlaka gitmeliyiz demiştim. Bazılarımız akşam yemeği yemişti ve gidip bara baktık, harika bir yerdi. Gerçekten harikaydı, yani Almanya ya da herhangi bir yerde benim açabileceğim türden bir bara benziyordu. Çok güzeldi. İç tasarımı harikaydı, her yerde benim posterlerim var, büyük ekransa sürekli benim filmlerimi oynatıyorlar, filmlerimin müziğini çalıyorlardı ve sonar ben içeri girdim. Bar sahibi benim filmlerime bayılıyormuş ve barı 3 yıl kadar once açmış, benim kapıdan içeri girip gireceğimi hiç bilmeden hem de. Ben de girdim. Ve adam iyi biriydi, bana doğru geldi ve “Kendi mekanına hoş geldin.” dedi. Orada pek çok kez parti verdik, bolca eğlendik. Çok eğlenceliydi.
İnsanlar artık Tarantino tarzı yönetmenlikten söz ediyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ve tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Tarantinovari terimini arada sırada duydum. Tarantinovari’yi benim tanımlamam doğru olurmu bilmem, bunu insanlar bana söylemeli. Bu zor bir soru çünkü yaptığınız şeyi yapıyorsanız ve bu tam olarak bilinçli değilse, kendiliğinden yapıyorsunuzdur.
Sizin filmlerinizdeki en belirgin şey nadir sizce?
En belirgin ögelerden biri filmlerimde vermeye çalıştığım mizah duygusudur. Ben insanların komik olmayan bazı şeylere gülmelerini sağlamaya çalışıyorum. Filmlerimi yazarken kahkahalar duyarım. Bunları komedi olarak yazıyorum demiyorum ama kahkahalar ortada oluyor. Filmi yaparken de kahkahaları hayalimde canlandırırım, aynı şey kurgu sürecinde de geçerli. Kurgu sırasında kahkahaların nerede olacağını biliyor olurum. Seyircilerle birlikte ilk kez filmi seyrettiğinizde her şeyi tamamlayan bir yön var. Bu bir tarif gibi ve kekin kabarması için son bir malzemeye daha ihtiyacı oluyor. Benim açımdan, seyirciyle birlikte izleyene kadar tamamlanmış sayılmaz. Ancak o zaman filmin bittiğini hissediyorum. Ancak bu delilik yönteminin bir parçası da, normalde gülmeyeceğiniz şeylere gülmenizi sağlamaktır. ‘Ne diye gülüyorum ?’ diye sorabilirsiniz kendinize. Yine de gülersiniz, çok yazık.
Bu filmden once kafanızda Almanya’yı nasıl canlandırıyordunuz ve "Soysuzlar Çetesi" üzerinde çalışmak üzere oraya gittikten sonra bu imaj nasıl değişti?
Bir yerde 8 ay çekim yapıp orada yaşadığınız zaman orayla ilgili fikirleriniz kökten değişir. Küçük bir dairem ve yürüyüşe çıktığım küçük bir parkurum vardı. Beğendiğim restoranlar ve barlar, buluştuğum arkadaşlarım vardı.” diyor Tarantino. “Almanya artık benim ve ömrümün sonuna kadar orayı ziyaret edeceğim. Orada arkadaşlarım, gidecek yerlerim var, orası artık benim de ülkem. Gerçek mekanda çekim yapmanın en güzel taraflarından biri de bu. Esas sürpriz, daha once kafa yormadığım ve belli belirsiz söz edebileceğim şey, 3. Reich’ın benim sunduğum şekilde yok olmasıydı. Bunu Yahudi kökenli arkadaşlarıma gösterip okuttuğumda, ‘Vay canına! Harika! Bu müthiş bir fantazi ve epeydir aklımdaydı.’ dediler. Almanlarla konuşana kadar, bunun onların da hayali olduğunu fark etmedim. En azından son 3 nesildir, böyle bir hayalleri vardı ve biraz düşünecek olursanız bu çok doğal. Herkes gibi, hatta daha fazla olumlu tepki verdiler işin bu hayal yönüne. Benim açımdan önemli olan şeylerden biri senaryoyu beğenmeleriydi fakat ‘Bunu Almanya’da yapabilir miyiz, izin var ama yapabilir miyiz bilemem.’ dediler. Hatta bir Alman’ın yapması durumunda “Tamam ama çok dikkatli ol.” derlerdi.
Filmde sinema büyük bir imge olarak görünüyor.
Bana ilginç gelen şey, bir tarafta çok etkili bir metafor olması, ama öbür taraftan metafor falan olmayışı, gerçek oluşuydu.” diyor Tarantino. “3. Reich’I yerle bir edecek olan şey sinemanın kendisidir. Bunun hem büyük bir imge olması, aynı zamanda şiirsellik dışında gerçek olması çok hoşuma gitti, onları yıkan şey sinema oluyor. Bir ara senaryoda sinemadaki yangını Shosanna’nın başlatmasını düşünüyordum fakat yangını nasıl başlatacaktı? Bir bobin Jud Suss ile mi? Yoksa yangını Grand Illusion ile başlatıp, 3. Reich’ın üzerine Papa Jean yağıyormuş gibi mi olmalıydı?
"Inglourious Basterds", İtalyan yönetmen Enzo Castellari’nin yönettiği bir filmin Amerika’daki adı. Filmin adı dışında, sizing filminiz üzerinde bir etkisi oldu mu?
Filmin adı dışında aslında hayır. Sadece Castellari’nin, Sam Peckinpah gibi ağır çekim konusunda uzman olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten muhteşem filmlerde harika ağır çekim sahneleri var ve ben de filmde birkaç yerde ağır çekim kullanıyorum. Bunun dışında sadece isim aynı. Fakat Castellari’nin büyük bir hayranıyım.
Sinemacı olarak bir eğitim almadınız. Sinema ve yönetmenliği sadece film seyrederek öğrenmek mümkün mü?
Tuhaf ama bence çoğu sinema okulu, estetik ögeleri pek öğretmiyor, kendi estetiğinizi oluşturmak zorundasınız. Ve bir sanatçı olmanın bir bölümü de kendi estetiğinizi keşfetmektir. Size müzik ile görüntü eşlemesini öğretebilirler, ya da farklı farklı kurgu numaralarını, veya kamerayla yapabileceğiniz numaraları…. Size bazı filmler izlettirirler. Ancak bir sanatçı olmanın büyük bölümü kendi estetiğinizi keşfetmektir. Bunu beğeniyorum, bunu beğenmiyorum diye başlarsınız. Sonra iyi eser ile kötü eser arasındaki farkı anlamaya başlarsınız, artık olay sadece bu hoşuma gidiyor, bu gitmiyor değildir. Sonrasında estetiğinize ince ayar yaparsınız. Ardından her şey olayı pratiğe dökmeye kalır. Sinemada hikaye anlatımında beni en çok etkileyen kişinin, eleştirmen Pauline Kael olduğunu söyleyebilirim. Ben sinema okuluna gitmedim fakat onun yorumlarını okudum ve onun yorumları her türlü sinema okulundan, tüm profesörlerden daha iyiydi. Bana estetiği öğretti. Onun her dediğine katıldığımı söylemiyorum. Yorumlarının büyük bölümüne katılmazdım. Fakat bugüne kadar beni etkiledi. Çekimlere gelince, bir yönetmen olarak, daha yönetmen olmadan once bile, yönetmen olmak için her şeyi bilmeniz gerekmediğini anlamak biraz zaman aldı. Işıkları alıp, belli bir ışık efekti yaratmak için nasıl koymam gerektiğini bilmem gerekmiyor. Bunu benim yerime yapan insanlar var. Bu iyi bir örnek çünkü bunu bilmiyordum. ‘Bu tür ışığı nasıl yapabilirim?’ dediğimde cevap ‘O tür bir ışığı sen yapmazsın.’ olurdu.
Yani işi paslamayı ve işbirliği yapacağınız doğru kişileri seçmeyi öğrendiniz.
Evet. Aslında bunu ne zaman fark ettiğimi söyleyeyim. Rezervuar Köpekleri’ni çekmeden once Sundance Enstitüsü’ndeydim ve Terry Gilliam ile bazı çekimler yaptım. Onunla hoş bir şekilde sohbet ediorduk ve kafamda harika görüntüler vardı ancak o gün biraz ürkmüştüm ve orada çekmenin bir tarzının olmayacağı, iyi bir görüntü sağlamayacağı ve daha once bazı filmlerde gördüğüm gibi sönük olacağını düşünmeye başladım. Kafamdaki görüntüyü beyazperdeye nasıl yansıtabilirim diye düşündüm. Terry’e ‘Senin çok belirgin bir görsel imzan var. Bunu beyazperdeye nasıl taşıyorsun?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi: “Önemli olan Quentin, onu bunu senin yapman gerekmez, bunu senin yerine yapacak insanlar var. Yaptıkları işi beğendiğin harika insanları işe al ve onlara neler istediklerini söyle.Neler istediğini onlara, onların anlayabileceği bir şekilde anlatabilmelisin” Bunu söylediği anda işin üstündeki esrar perdesi büyük ölçüde kalktı. “Ne istediğimi biliyorum, bunları söyleyebilirim, bunları açıklayabilirim, tek yapacağım budur.” Diye düşündüm. Tek gereken şey bu gibiydi.
Filmlerinizde hep çok güçlü kadın karakterler oluyor. Neden? Annenizin, sizin hayatınızı büyük ölçüde etkilemiş olmasından dolayı mı?
Nedenlerden birinin bu olduğundan eminim. Bekar bir anne tarafından yetiştiriliyorsanız ve güçlü bir kadınsa, kadınlar hakkında onların güçlü olduğunu düşünürsünüz. Annemin beni yetiştirme tarzı ve onun başarılı hayatı sayesinde, bir kadının yapamayacağı bir şey olmadığını, sadece kendi kendini kısıtladığını düşünürüm. Hiçbir şey annemi sınırlandıramamıştı ve bu yüzden kadınların güçlü olduğunu düşünürüm. Senarist olarak kadın rolleri yazarken böyle yazarsınız.
12 Kahraman Haydut filmi, Soysuzlar Çetesi’ni yazarken sizi etkiledi mi?
O filme bayılıyorum. Büyük bir etkisi var. Fakat göründüğündan daha fazla etkisi olabilirdi diye düşünüyorum. Bu filmin çıkış noktasıydı ve sonrasında kendi yoluma devam ettim. Filmi yazmak için klavye başına oturduğumda bunun kendi 12 Kahraman Haydut’um olacağını düşünmüştüm fakat öyle olmadı. İlk başta niyetim buydu.
Henüz kimse yorum yapmamış.



Vicdan (19 Mart 2010 23:15 Kanal D)
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.

Ayrı Hayatlar
Bazen öyle görünsede kimsenin hayatı mükemmel değildir.
Bazen öyle görünsede kimsenin hayatı mükemmel değildir.







Seanslar
Fragman
