Ona git demek mümkün mü?

İster Hollywood'a ister dünyanın diğer ülkelerindeki sinemalara bakın, yıldız konumundaki oyuncuları o noktaya geliş biçimlerine göre rahatlıkla iki gruba ayırabilirsiniz: Bir gruptakiler, çok iyi filmlerde küçük ya da ikinci planda kalan rollerde yer alarak kendilerinin belirli bir süreç içerisinde kanıtlamışlar ve genelde çok az sinemaseverin tam olarak anımsayabildikleri bir noktada 'yıldız' konumuna yükselmişlerdir. Diğer gruptakilerse irili ufaklı filmlerde, televizyon dizilerinde, reklamlarda, vs. yer almalarına karşın, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen binlerce aktör veya aktrisin arasında yer alırken, yaşamlarının bir noktasında kaptıkları bir rolle (genelde o rolü alışlarında da çeşitli tesadüfler etkili olmuştur) zirveye çıkmışlardır. Naomi Watts'ın rahatlıkla bu ikinci grupta yer aldığını söyleyebiliriz. Oyunculuğa Avustralya'da başlayan Watts, şöhreti ancak otuzlu yaşlarında, David Lynch'in harikulâde filmi "Mulholland Çıkmazı"nda rol aldıktan sonra yakalayabildi.
Nicole Kidman'ın kankası... Bu kadar güzel ve de bu kadar yetenekli olmasına rağmen, şöhret için bu denli beklemiş olmasından da anlayabileceğiniz gibi, Watts kendisine yakın yerlere gelmiş pek çok aktrisin aksine bir 'hırs-küpü' değil. Ergenlik döneminde tanışıp, bugün bile süren çok iyi bir dostluk kurduğu 'süper yıldız' Nicole Kidman'ın ününden yararlanmak gibi bir çaba göstermemesi bunu kanıtlıyor herhalde. Gerçi hırs-küpü olmaması, Watts'ın mesleği konusunda (Hugh Grant gibi örneğin) kararsız olduğu anlamına da gelmiyor. O, henüz on dört yaşında babasının ölümüyle İngiltere'yi terk edip Avustralya'ya geldiğinde aktris olmayı çoktan kafaya takmıştı. Ülkemizde de çok iyi bilinen bir müzikal olan "Fame"i on iki yaşında izlediğinde, onu dans ve oyunculuğun mutlu edeceğini hemen anlamıştı. Bu nedenle, geldiği bu yeni kıtada, sıkıla sıkıla devam ettiği lise dışında, oyunculukla ilgili her tür fırsatı değerlendirmeye çalışıyordu. Zaten, Kidman'la tanışması da, bikinili kızlar arayan bir oyunculuk ajansının seçmeleri sırasında gerçekleşmiş. Her ne kadar ne Kidman ne de Watts seçmelerde başarılı olamasa da, yılların eskitemeyeceği dostluklarının temelini atan o seçmeyi, yaşamlarının en önemli olayları arasında sayıyorlar. Naomi Watts derslerinden vakit bulduğunda, çeşitli seçmelere katılarak istediği noktaya gelmesinin mümkün olmadığını anladığında on yedi yaşındaydı. Bu nedenle, herhangi bir üniversiteye devam etmek yerine istediği işe daha çok vakit ayırmayı tercih etti. Bu dönemde çeşitli reklam filmlerinde ve televizyon dizilerinde rol aldı. "For Love Alone" (1986) adlı filmdeki rolü, aynı zamanda Watts'ın uzun metrajlı bir filmde aldığı ilk roldü. Bunu izleyen dönemde reklam ve dizilerin yanına, çok önemli olmayan filmlerde aldığı çok önemli olmayan rolleri de eklemiş ve portföyünü genişletmiş oluyordu. Daha da önemlisi, istediği başarıdan çok uzak olsa da hem kendine hem de ailesine bu şekilde para kazanabileceğini ve belirli bir yaşam standardını yakalayabileceğini göstermiş olmasıydı. Ancak Watts, hâlâ bir arayış içindeydi; şov dünyası içinde başka neler yapabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Bu sırada modelliğe merak sardı ve Japonya'daki bir modellik ajansının kataloğuna girmeyi başardı; ancak kısa sürede bu tarz bir yaşamın ona göre olmadığını anlayıp Avustralya'ya geri döndü.
Gerçi modayla olan dirsek temasını da kesmiyordu, "Follow Me" adlı bir moda dergisinde editörlük yapmaya başladı. Hem çalışma saatleri, hem çalışma temposu, hem de çalışma yöntemi olarak daha monoton kalıplara sahip editörlük işindeki macerası da pek uzun sürmedi; aklı hep ilk gençliğinde, oyunculuk seçmelerinde yaşadığı tatlı heyecanlardaydı. Sonunda, kürkçü dükkânına dönen kedi misali oyunculuğa geri döndü Watts. En iyi dostu Nicole Kidman ve Thandie Newton'un başrolde olduğu "Flirting"de (1991) rol aldı. Aynı yıl, Avustralya'da belirli bir başarı yakalamış olan "Brides of Christ" adlı televizyon dizisinde Oscar'lı Brenda Fricker, Josephine Byrnes, Kym Wilson ve o sırada çok genç olan Russell Crowe gibi oyuncularla birlikte rol aldı. Dolayısıyla 1991 yılını, Watts'ın kariyerini rayına oturttuğu bir yıl olarak değerlendirmek çok da yanlış olmayacaktır. Watts Hollywood'un kapısından giriyor... Nitekim bir yıl sonra, bu işi daha sistematik bir biçimde yapabileceğini düşündüğü Hollywood'a gitmenin daha iyi olacağına karar verdi ve Los Angeles'a taşındı. Kariyerinde hızlı bir değişim yaşadığını söyleyemeyiz, ilk yıllarında Avustralya'da ne yapıyorsa Los Angeles'ta da onları yapmayı sürdürdü: birkaç önemsiz filmde alınan önemsiz roller ("Matinee" - 1992; "Wide Sargasso Sea" - 1993; "Custodian" - 1993); CBS televizyonu için yapılmış birkaç küçük TV filmi ve dizisi ("Timepiece" - 1996, "Bermuda Triangle" - 1996), vs. Her ne kadar, kült bir çizgi-romandan uyarlanan "Tank Girl"deki (1995) 'Jet Girl' karakterinden büyük keyif alsa da, fantastik türün meraklıları dışında fazla kimsenin dikkatini çekemedi. "Sleepwalkers" ve "The Hunt for the Unicorn Killer" gibi TV dizilerinde yer alarak sürdürdüğü kariyeri, Venedikli bir asılzâdenin karısını canlandırdığı "Dangerous Beauty/Destiny of Her Own" (1988); modern yaşam içinde varolmaya çalışan, 'namuslu' diyebileceğimiz genç bir kadını canlandırdığı "Strange Planet" (1999) gibi filmlerde aldığı önemli rollerle hafif de olsa çıkışa geçti. Zaten o sırada ABC televizyonu için çekilmesi planlanan bir dizi projesi olan "Mulholland Çıkmazı" için başrole seçilmesi de kariyerinin çıkışta olduğu bu dönemde gerçekleşti. ABC yöneticilerinin dizinin senaryosunu çok karanlık ve yavaş tempolu bulmaları üzerine, usta yönetmen David Lynch projeyi uzun metrajlı bir filme dönüştürmeye karar verdi.
Sonrasında olanları hepiniz biliyorsunuz: Filmin olağanüstü başarısıyla birlikte Watts da herkesin hayranlığını kazanan bir aktris haline geldi ve sonunda düşlediği noktaya erişti. Zaten o da her fırsatta Lynch'in, içinde yıllardır saklı olan yeteneği bulup çıkaran kişi olduğunu söylüyor ve ona olan hayranlığını ifade ediyor. "Mulholland Çıkmazı"nın ardından ABD'de vizyona girdiğinde bir numara olan, ülkemizde de büyük beğeni toplayan "Halka"da, bu kez filmi sürükleyen 'süper yıldız' olarak yer aldı Watts. Bu filmlerle birlikte artık geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiğinin de farkındaydı. 2003 yılında ses getiren yapımlarda ("Le Divorce", "21 Gram" ve "Ned Kelly") rol aldıktan sonra vites küçültmeden iddialı filmlerde rol almayı sürdürmesi de bunu gösteriyor. Watts Mark Ruffalo ve Laura Dern'le birlikte rol aldığı "Aşk Artık Burada Oturmuyor"la ("We Don't Live Here Anymore") aynı sıralarda oynadığı ve ilk gösterimi Cannes Film Festivali'nde yapılan, "21 Gram"daki gibi yine Sean Penn'le birlikte rol aldığı "The Assassination of Richard Nixon"ın yanı sıra "Tesadüfler"le de yakın zamanda uzun süre gündemde kalmıştı. Ülkemizde Amerika ile aynı anda vizyona giren "Halka 2"de, ilk filmde olduğu gibi başarılı bir performans ortaya koyan aktris, Peter Jackson'ın hayatının filmi niteliğindeki "King Kong"da Adrien Brody ve Jack Black ile birlikte izledik. Şimdiye dek rol aldığı en iddialı film olarak nitelendirebileceğimiz "King Kong" hiç şüphesiz Watts'ın önünde yeni bir yol açtı ve yüzünü geniş kitleler için tanıdık kıldı. Bu tempo karşısında, fazla söze gerek yok; ama yıllar önce bir röportajda kendisine yöneltilen "Hollywood"da şöhrete kavuşmanın belirli bir formülü var mı? sorusuna verdiği yanıt, Naomi Watts'ın hem o noktaya gelene kadar nerede hata yaptığını çok iyi analiz ettiğini, hem de zor kazandığı şöhreti kolay kolay kolay kaybetmeyecek bir bilinçte olduğunu gösteriyor: "Pek çok insan bunun yetenekle ilgisi olduğunu söyler herhalde. Ama bence yetenek denen şeyin yarısı doğru projeyi seçebilmek. Yalnızca size çok para kazandıracak diye abuk sabuk filmlerde rol alırsanız hem gereksiz yere yeteneğinizin sömürülmesine izin vermiş olursunuz, hem de insanların sizden sıkılmasına yol açarsınız. Önemli olan, kendinizi tekrar etmeyeceğiniz filmlerde rol alabilmek; bunun için de mutlaka senaryosuyla ilişki kırabildiğiniz, oyuncusunda set işçisine kadar uyum içinde çalışabileceğiniz insanların yer aldığını düşündüğünüz projeleri seçmeniz gerekiyor."
- Penelo Cruz: İspanyol esintisi...
- Bizi hep güldür Adam Sandler!
- Jack Nicholson: Beyazperdenin göz bebeği…
- Meryl Streep: Yaşayan bir Efsane
- Eddie Murphy Şimdi de bir uzay aracı...
- Will Smith ve eklektik yaşam arayışı...
- Mustafa Altıoklar Farklı türlerin faal yönetmeni
- Sinemanın küçük kızı büyüdü...
- Mark Wahlberg: Boston serseriliğinden beyazperdeye...
- Al Pacino: Efsaneleşen bir "Baba"nın öyküsü...
- Harrison Ford: 65 yaşında, 20 yıl aradan sonra tekrar Jones...
- İdealist, zeki, iflah olmaz bir romantik: Ewan McGregor
- Jet Li: Hollywood'la Çin arasında...
- Michel Gondry
- Giovanna Mezzogiorno: İtalya'nın kara meleği!


Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Çok fazla beklersen bir şey elde edemezsin.









Seanslar
Fragman

