Egoyan’ın yolculuğu

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Ermeni soykırımı ile ilgili son filmi "Ararat"la ülkemizde sinemayla ilgili ilgisiz herkesin dikkatini çeken bir isim haline gelen Atom Egoyan'la, jüri başkanı olduğu Berlin Film Festivali'nde "Ararat" üzerine ayrıntılı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Egoyan’ın yolculuğu
Siyah takım elbisesi içinde, dağınık gür saçları, samimi, çocuksu yüzündeki heyecanlı ifadesiyle 42 yaşında bile göstermiyor. Üniversitede çektiği kısa metrajlı filmlerden bu yana Egoyan'ın sanatını belirleyen ve onu bir auteur kılan en belirgin özelliği kişiselliği. Bütün büyük sinemacılarda rastlanan 'takıntılar', yinelenen motif ve temalar, ritim, estetik, uyum Egoyan'da da var.
Kanada sinemasının temsilcisi, televizyonun gözdesi, Cannes Film Festivali'nin gediklisi, üç kez operaya imzasını atan bir yazar-yönetmen.
Kaza mı, kader mi, takdir-i ilahi midir bu?
Hayır, Exotica veya The The Sweet Hereafter filmlerindeki temaları sorgulamıyorum.
Sadece yeni filmini, hiç bir tesadüfe dayanmayan bir başka benzersiz ‘talih’ öykülerinden birisini beklerken “Ararat” ile karşılaşan ben, sonunda onunla kısmet olan bir söyleşinin bu film üzerine dönüp dolaşacağını bildiğim için kendimi oyalıyorum.
Ararat ya da Ağrı Dağı... Benim için ne anlattığından ziyade nasıl anlatıldığının öne çıktığı filmlerden birisi bu. Bildiğimiz Egoyan sinemasının çatısı altında kurulan öykünün sayısız katmanları, referansları var. Dolayısıyla mevzu karmaşık gelebilir özetlenirse ama kısaca; film günümüz Kanada’sında geçiyor ve ortada film içinde bir film var ki ilk kuşağı temsil eden yaşlı yönetmen 1915 Van olaylarını anlatıyor. Çevrede bir şekilde film işine katılan ya d a yakınları da dört ayrı kuşağın temsilcileri olarak tarihi ve kişisel sorgulamalar içindeler. Film, bu kurguyla bizi geçmiş ile günümüz Toronto’su arasında getirip götürüyor.
Özetle film Ermeni soykırımı iddiasına dayanıyor. Egoyan ise geçmişle değil şimdiyle ilgilendiğini ısrarla söylüyor. Filmi henüz izlemeden yapmak zorunda olduğum görüşmeden sonra tekrar beni arayan ve film üzerine konuşmak isteyen Atom Egoyan ile onun Berlinale film festivali juri başkanı, benim de gazeteci olarak geldiğim Berlin’deyiz.
Doğal olarak Türk kimliğinden sıyrılıp, bir sinema yazarı olarak izlediğimi vurgulayarak filmin onun hayran olduğum yetkin sinemasından beklentilerimi karşılamadığını, takıldığım sahneleri söylüyorum. Samimi ve dürüst olalım, diyor. Zaten film ortada. Tartışmaya ve görüşlere açık Egoyan coşkuyla konuşuyor, ben yazıyorum.
Exotica ve Başka Bir Dünya gibi sevgi, bağlılık, aile kavramlarını gizemci bir yaklaşımla sorgulayan filmlerinizi beğeniyle izleyen, alt metinleri okumaktan, keşfetmekten keyif olan geniş bir izleyici kitleniz var. Ararat ise aynı yapı üzerine ama politik bir film, izlenilmesi farklı bir ilgi gerektirebilir mi sizce?
A.E: Evet politik ama sonuçta aynı yapıya sahip. Öyküde sayısız katmanlar, tarihi olaylara referans gönderen kişisel açmazlar da var. Dört ayrı kuşağın bir olay üzerinden birbiriyle hesaplaşması var. Ama belki de bu filmi beğenen birisi diğer filmlerimden keyif almayabilir ama sonuç olarak bu benim sinemam. Çok ilginçtir, bunu kendi siteme yazdım; bir gazeteci yıllar önce bana The Sweet Hereafter’ın Ermeni soykırımı olarak görülüp görülemeyeceğini sorduğunda çok şaşırmıştım. Ne alaka gibi değil mi? Oysa bana filmlerimin genelde yalanlama ve bunun sonuçları üzerine oturduğunu söyledi. Ve konuya nasıl doğrudan katılabilirim diye düşündüm. Böylece bende fikir olgunlaştı.
Siz adını Rus yazar Gorky’ye hayranlığından Arshile Gorky olarak değiştiren ünlü Ermeni ressamla ilgili bir biyografi yazıyordunuz, nasıl Ararat’ın senaryosuna ulaştınız?
A.E: Evet, Arshile ile ilgili bir biyografi yazıyordum ama hiç günümüzle ilgili filan değildim. Filmdeki Ani karakteri gibi biyografiyi yazarken birdenbire dönemin içindeki diğer olaylarla buluşmaya başladım.Böylece tek bir insanın etrafında çeşitli olaylar da içiçe geçmiş oldu. Çok heyecanlıydı bu keşifler. Filmde Gorky’yi kullanırken de yaşadıklarını sanatı yoluyla ifade ettiğini vurgulamak istedim.
Her iki tarafı da hoşnut edememe riski yüksek bir film yapma sorumluluğunu omuzlarınıza alırken nereden başladınız?
A.E: Amacım kimseyi tatmin etmek değil kendi sinemamı yapmaktı. Bunun için kendi kişisel deneyimlerimden, gerçeklerimden yola çıktım. Benim büyükbabam 1915 olaylarını bizzat yaşamış. Ama ben doğmadan çok önce öldüğü için onu tanımıyordum. Bulunduğum topluma asimile olmuştum ve bu öykülerle büyümedim. Kanada’ya yerleştiğimizde bölgedeki tek Ermeni aileydik ve 18 yaşında Toronto’ya üniversite gitmeden önce geçmişle ilgili hiç bir bilgim yoktu. Okuldaki aktif Ermeni Öğrenciler Derneği’ni keşfedişimle 1980’lerde Türk diplomatlarına yapılan suikastlerin olduğu dönem aynı zamandır. Ermeni teröristler -ya da bakış açısına göre ‘kurtuluş savaşçıları’- birilerini öldürüyorlardı. Aniden bu büyük nefreti görmek beni şok etmişti. Bu duyguları ifade etmek gerekiyordu. İlk yazdığım senaryolardan birisi mesela bu konudadır. Neyseki filmini yapmadım çünkü 20 yıl önce ‘Ermeni Olayı’ ile başedebilecek durumda değildim.
Film eleştirmenleri bir yana hem ermeniler hem de Türk izleyiciler açısından tatmin edici bir etki yaratmadı filminiz. Ya siz filminizden memnun musunuz?
A.E: Benim için en önemlisi kimsenin filmimi bir propoganda aracı olarak görmemesi. Bu nedenle çok memnunum. Çünkü bu benim için en büyük tehlikeydi. Bir yıl önce ortaya çıktığımda çoğu insan, tek bir boyutu olan ve kesinlikle bir propoganda aracı olan basit bir film bekliyordu. Şimdi insanlar filme kızsalar bile görüyorlar ki, ortada bir çok farklı görüşü temsil eden bir film var.
A.E: Ararat’ta genelde kullandığınızdan çok daha fazla karakter var ve birbirleriyle bağlantıları dağınık gibi.
Önce gerçek yaşamdan bir figür, ressam Gorky (Simon Abkarian) gibi hayatta kalmış bir kuşak var. O doğrudan değil, resimler yoluyla yaşadıklarını anlatıyor. Bir de çoçuk yaşta bu deneyimi yaşamışlar var ki bu da Charles Aznavour’un canlandırdığı yönetmen Saroyan karakteri. O da annesinden duyduğu öykülerle sonunda bu filmi yapmaya karar vermiş. Bir de torun olan Ani (Arsinee Khanjian-Egoyan’;ın gerçek yaşamda eşi) var ki çok eleştirici ama aslında durumdan kaçıyor ve Gorky ile ilgili bir kitap yazmayı seçiyor. Filme esas olan kitabı yani. Son kuşak Raffi (David Alpay) var ki o da etrafında olanları izliyor ve kendi yolunu çizme ihtiyacı duyuyor.
Sonuç olarak filminizin genel akışını dağıtan bölüm olarak film içindeki film bölümünü görüyorum. Özellikle yapay olmasına istediğiniz bu katliam sahnelerindeki şiddet tam da karikatürize edildiği için belki, abartısıyla bütünün içinde dağılıyor adeta.
A.E: Filmde Aznavur’un canlandırdığı yönetmen son derece keskin bir dille katliam öykülerini diğer kuşaklara anlatmak istiyor. Film içindeki bu filmde geçmişten gelen öyküleri sembolize ettim. Çünkü bu anlatılan öykülere de haksızlık etmek, dikkate almamak istemedim. Bu sahnelerin belirgin olarak yapay olduğunu vurgulamak için elimden geleni yaptım. Kamera, kadraj ve oyunculuk aracılığıyla. İzleyenler için hiç de kolay olmayan grotesk görüntüler bunlar, kabul ediyorum. Buradaki esas fikir tek bir olayın zaman içerisinde dört ayrı kuşağın üzerinde yarattığı etkiyi anlatabilmekti. Eskilerin anlattığı ama benim kuşağımın bile abartılı bulduğu, gerçek olduğunu varsaymadığı öyküleri resmetmek için gerekliydi. Son kuşağı temsil eden en genç kahramanımız Raffi bu filmde çalışıyor biliyorsunuz. Filme çekilen bu tarih ona yeniden yaratılmış, uydurulmuş geliyor ve bizzat keşfetmek istiyor.
Bir de sizin favori aktörünüz Elias Coteas’ın canlandırdığı yarı Türk Ali karakteri var. O yaşanan trajedinin savaş ortamında geliştiğini ve her iki tarafın da acı çektiğini söylüyor.
A.E: Ben tarihten gelen bu savaş sahnelerini yaparken bunlar aracılığıyla eğlenmeyi ya da kötü bir şeymiş gibi göstermeyi düşünmedim. Sadece bunların farklı zaman aralığında nasıl algılandığını ve iletildiğini resmetmek istedim. O kendi gerçeğini bulmak, araştırmak, görmek için bizzat Türkiye’ye gidiyor. Aynı zamanda basmakalıp fikirlerle de ilgili tüm mesele. Örneğin filmde yarı Türk olan Ali karakterinin önemi büyük. Ali eşcinsel ve bulunduğu durumdan hoşnut. Onun içinde yaşadığı kültür geliştirici ve ilerletici ama aynı zamanda film içindeki filmde canlandırdığı Osmanlı paşası rolünde tam da basmakalıp bir karakteri canlandırıyor ve bu nedenle çok rahatsız. Artık kendinden hoşnut olmamaya başlıyor ve bu rahatsızlığı sorguluyor. Yönetmeninden yanıtlar bekliyor ama yönetmen yani onun temsil ettiği kuşağın ona yanıt vermekle ilgilendiği yok.
Burada en önemli şey Ali ile Raffi’nin durumu. Her ikisi de konuyu tartışmak istiyor, şimdiki zamanda nerede durduklarını bilmek, anlamak istiyorlar.
Filminizde genç kuşak bir şeyleri bilmek, gerçeği sorgulamak istiyor ama eski kuşaklardan pek de sağlıklı bilgi alamıyorlar gibi görünüyor.
A.E: Evet, aynen öyle. Geçmişle ilgili yaşanmış bir sorun olduğu ortada. Tarihin aşırı vahşi, çok grotesk şekilde yazıldığı, fiziksel saldırganlıklar var. İşte film içindeki film bunu temsil ediyor. Bunu göstermek zorundaydım. Başka çarem yoktu. Her farklı kuşağın kendi hikayesini anlatmak zorundaydım. Özetle böyle bir tarihi, amacında gayet net ilerleyen bir hikaye olarak sunabilirdim ve çok daha yapay bir şekilde gösterebilirdim. Ama bu kez de haklı ve onurlu bir yol olmazdı şimdiye kadar anlatılanlara karşı. Ama tabii ki filmimimin en tepki yaratacak bölümü burası, kabul ediyorum.
Ama usta bir sinemacı olarak bilirsiniz ki imajı ne derece bozsanız da hafızaya kaydedilir.
A.E: Evet ama başka nasıl yapabilirdim bilmiyordum. Ayrıca; ben geçmişte böyle bir olayın olmadığını düşünsem ya da bu olayların nedenini bilmesek bile şimdiki zamana geldiğimizde ne yapacağız, sorusu var. Son kuşağa baktığınızda olayla ilgili hiç bir psikolojik hazırlıkları olmadığını görüyoruz.
Sizce nasıl hazırlıklı olunması gerekiyor?
A.E: Araştırmalarımdan geldiğim noktayı bence Ali’nin durumu çok iyi özetliyor. Yani ‘özgür ve toleranslı bir ülkede kaynaşarak yaşayan insanlar topluluğu”. Ama bir de şu var; bu konuda hala aynı fikirde olmayan her iki taraf da bu olaydan yara alıyorlar. Bir tarafın bu olayla hiç bir ilgisi ya da bilgisi yok. Diğer taraf ise neden bu olayı dikkate almaması için üzerinde bu kadar yoğun baskı olduğunu sorguluyor. Sonuçta kimseye bir faydası yok bu durumun. Aynrıca bu film ne olduğunu tam olarak yanıt göstermek, ispatlamak için yapılmadı. Esas soru bu olayla şimdi nasıl yaşayabileceğimiz? Ne yapacağımız?
Filminizde tüm karakterler sürekli konuşuyorlar, sorguluyorlar. Peki ne yapılabilir sizce?
A.E: Gerçekte de konuşmak gerekiyor! Tek çıkar yol bu. İçimizde kalan bu duyguları, olayları konuşmak ve bastırmamak gerek.
İnsanların tarih sayfalarından gelen herhangi bir öyküye karşı daha duygusal olmanızı, belki de daha romantik yaklaşmanızı beklediklerini düşünüyor musunuz?
A.E: Tamamiyle öyle. Mesela filmdeki eski kuşak yönetmen ‘Anneme söz verdim, bu filmi yapacağım’ diyor. Bakış açısına bakar mısınız? Ve üstelik, kariyerinin sonunu bekliyor böyle bir filmi yapmak için. Bu olayı topluma ulaştıran ilk filmi yapacak kişiler olarak da senaristle birlikte basmakalıp tipler yaratarak kötüler ve iyileri betimleyen bir destan çekiyorlar. Ufak detaylarla gerçekleri saptırıyorlar. İşte böyle bir referansı Ermeni olmayanlar anlayamayabilirler. Ben yine sonunda sanata ve sanatçıya dönüyorum. Bu konuda hiç de duygusal bir yaklaşım göstermiyorum.
Ermeni izleyicilerden nasıl tepkiler vardı?
A.E: Mesela daha geçen gün bir Ermeni izleyici Ali karakterini neden filme koyma ihtiyacını duyduğumu sordu. Filmin kendisinin zaten ortaya bir sorgulama yaptığı halde bir de karşı taraftan görüşe yer vermemi yargıladı. Böyle yaptım çünkü bu gerçeğin bir parçası. Sanırım hala film içindeki filmi görmek isteyen Ermeniler var ve bunlar her kuşaktan olabiliyor. Ama böyle bir filmi yapmanın yararı nedir ki! Bu tür filmler vardır elbette ve izleyebilirsiniz. Ancak anlamı var mıdır? Bizim şu anda nerede olduğumuzu göstermiyorlar ki. Sanırım en önemlisi artık bunun üstesinden gelmemiz gerekiyor.
Berlin Film Festivali’nde juri başkanısınız. Türk nüfusun yoğun olduğu bu şehirde filminizin gösterilmesi de sizin için önemli bir olay değil mi?
A.E: Bence çok önemli bir buluşma bu. Türklerin özel gösterimlere gelmesini ve izlemelerini çok istiyorum. Ayrıca film sanırım Almanya’da da gösterime girecek. Filmimizin gösterime çıkmadığı önemli ülkelerden birisiydi burası. Hatta dün de bir Türk dağıtımcısı vardı ve filmi satın almak istediğini söyledi biliyorsunuz. Sizce ciddi miydi bu konuda?
Evet son derece ciddiydi, bildiğim kadarıyla da bunun için girişimlerde bulundu bile. A.E: Bence çok cesur bir girişim. Ancak tabii ki filmin Türkiye’de istekle karşılanmadığını da biliyorum. Filmi görenler bunun Türkiye’de gösterilmesine taraftar olabiliyorlar. Ama sanırım esas konu filmin sahip olduğu imaj. Eğer filmi dikkatle okumazsanız ve izlemezseniz, ortada kışkırtıcı unsur görebilirsiniz. Özellikle film içindeki film bölümleri de insanlara sarsıcı gelebilir. Ama bence filmimin bu bölümü aynı zamanda kalıplaşmış figürlerle olayı ne denli soyutlayabileceğimizi ya da insanlık dışı gösterebileceğinizi de yansıtıyor. Bence film ortada. Filmin her karesini savunabilirim. Filmdeki her sahneyi açıklayabilir, yorumlayabilirim. Buradaki esas soru, ilk kez seyreden bir izleyici gördüklerinden ne kadar alacak? Peki yüreğinizden gelen, ancak belirli bir eleştiri mesafenizi de korumaya çalıştığınız için kendinizi engellemeniz gerektiği konusu da var. Bu mesafeyi nasıl korumaya çalıştınız? A.E: Ben çağdaş bir sinema dili kullanmak istedim. Bu çok ilginç bir soru aslında. Bakın Yahudi soykırımına. Bir sürü kitap, bir sürü film filan var. Hem de o kadar farklı tarzlarda yaklaşımlar var ki. Mesela Hayat Güzeldir’e bakın, neredeyse bir komedi. Ama Ermeni soykırımıyla ilgili böyle bir şey yapamazsınız. Henüz temsil edilemiyor. Bu bir problem. Ancak Ermeni soykırımı bir iddia olarak resmen tanınmadı. A.E: Ben bir Shchindler’in Listesi zaten yapmazdım. Söylediğim gibi benim sorunum geçmişle değil şimdiyle. Ben bu kuşakların duygularıyla ilgileniyorum ve konuşulması gerektiğine inanıyorum. Sinemanızın keyfini bulduğum bir bölüm var filmde; Christopher Plummer’ın oynadığı gümrük memuru karakteri ile Türkiye’den gelen genç Raffif karakteri ve soruşturma sürecinde karşılıklı farklı yönlerden de olsa aydınlanma anları. Ancak Türkiye üzerinden gelen uyuşturucu konusu aklıma takıldı ve hemen Geceyarısı Ekspresi’ni hatırladım.. A.E: Uyuşturucuyu bir metafor olarak kullandım çünkü gerçeği bozar. Genç kahramanımız oraya gerçeği aramaya gitmişti ve muhtemelen bilmeyerek uyuşturucuyla döndü. Kendi gerçeğini yoketmek istiyordu bir anlamda. Ve evet, Midnight Ekspres benim için de çok önemli bir filmdir. 18 yaşımda gördüm. Çok basmakalıp tiplemeler arasına sıkıştırılmış bir film olarak nitelendiriyorum. Türklerin de bu filmden nefret etmesinin nedeni bu imaja dayanan bir film olmasıydı. Ayrıca kötü bir filmdi bence.
Evet son derece ciddiydi, bildiğim kadarıyla da bunun için girişimlerde bulundu bile. A.E: Bence çok cesur bir girişim. Ancak tabii ki filmin Türkiye’de istekle karşılanmadığını da biliyorum. Filmi görenler bunun Türkiye’de gösterilmesine taraftar olabiliyorlar. Ama sanırım esas konu filmin sahip olduğu imaj. Eğer filmi dikkatle okumazsanız ve izlemezseniz, ortada kışkırtıcı unsur görebilirsiniz. Özellikle film içindeki film bölümleri de insanlara sarsıcı gelebilir. Ama bence filmimin bu bölümü aynı zamanda kalıplaşmış figürlerle olayı ne denli soyutlayabileceğimizi ya da insanlık dışı gösterebileceğinizi de yansıtıyor. Bence film ortada. Filmin her karesini savunabilirim. Filmdeki her sahneyi açıklayabilir, yorumlayabilirim. Buradaki esas soru, ilk kez seyreden bir izleyici gördüklerinden ne kadar alacak? Peki yüreğinizden gelen, ancak belirli bir eleştiri mesafenizi de korumaya çalıştığınız için kendinizi engellemeniz gerektiği konusu da var. Bu mesafeyi nasıl korumaya çalıştınız? A.E: Ben çağdaş bir sinema dili kullanmak istedim. Bu çok ilginç bir soru aslında. Bakın Yahudi soykırımına. Bir sürü kitap, bir sürü film filan var. Hem de o kadar farklı tarzlarda yaklaşımlar var ki. Mesela Hayat Güzeldir’e bakın, neredeyse bir komedi. Ama Ermeni soykırımıyla ilgili böyle bir şey yapamazsınız. Henüz temsil edilemiyor. Bu bir problem. Ancak Ermeni soykırımı bir iddia olarak resmen tanınmadı. A.E: Ben bir Shchindler’in Listesi zaten yapmazdım. Söylediğim gibi benim sorunum geçmişle değil şimdiyle. Ben bu kuşakların duygularıyla ilgileniyorum ve konuşulması gerektiğine inanıyorum. Sinemanızın keyfini bulduğum bir bölüm var filmde; Christopher Plummer’ın oynadığı gümrük memuru karakteri ile Türkiye’den gelen genç Raffif karakteri ve soruşturma sürecinde karşılıklı farklı yönlerden de olsa aydınlanma anları. Ancak Türkiye üzerinden gelen uyuşturucu konusu aklıma takıldı ve hemen Geceyarısı Ekspresi’ni hatırladım.. A.E: Uyuşturucuyu bir metafor olarak kullandım çünkü gerçeği bozar. Genç kahramanımız oraya gerçeği aramaya gitmişti ve muhtemelen bilmeyerek uyuşturucuyla döndü. Kendi gerçeğini yoketmek istiyordu bir anlamda. Ve evet, Midnight Ekspres benim için de çok önemli bir filmdir. 18 yaşımda gördüm. Çok basmakalıp tiplemeler arasına sıkıştırılmış bir film olarak nitelendiriyorum. Türklerin de bu filmden nefret etmesinin nedeni bu imaja dayanan bir film olmasıydı. Ayrıca kötü bir filmdi bence.
Henüz kimse yorum yapmamış.



Kontrat (21 Ağustos 2008 22:30 Star)
Morgan Freeman, John Cusack ve Jamie Anderson'ın oynadığı Kontrat adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında...
Morgan Freeman, John Cusack ve Jamie Anderson'ın oynadığı Kontrat adlı film bu akşam 22:30'da Star ekranlarında...

Üçüncü Adam
"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."
"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."






Seanslar
Fragman
