Senaristi Doğu Yücel
"Küçük Kıyamet"i anlatıyor...
"Küçük Kıyamet"i anlatıyor...

Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Küçük Kıyamet"in senaryosuna imza atan Doğu Yücel, bu filmde "Okul"dan sonra ikinci kez Taylan Biraderlerle çalıştı. 'Hayalet Kitap' adını taşıyan kendi romanından uyarladığı "Okul"dan farklı olarak, bu kez Taylan Biraderler'in bir fikrinden yola çıkan Yücel'le hem bu iki deneyim arasındaki farkı, hem de "Küçük Kıyamet"i konuştuk...
Son dönemde yaşanan Türk filmi bolluğu içinde farklı "Küçük Kıyamet", hem türüyle, hem değindiği meselelerle, ayrıksı bir yere sahip. Taylan Biraderler'in yönettiği filmin senaryosu da, içinde barındırdığı twist nedeniyle, ayrı bir öneme sahip. Gerek karakter ve replikleri, gerekse senaryo matematiği açısından, türü iyi bilen birinin elinden çıktığı ilk bakışta anlaşılan senaryoda, Taylan Biraderler'in ilk uzun metrajlı filmleri "Okul"un da senaristi olan Doğu Yücel'in imzası var. Yücel'e e-mail'le bağlandık ve hem filmle, hem de senaryo anlayışıyla ilglii sorular sorduk...
"Okul", bizzat yazdığın 'Hayalet Kitap' romanından uyarladığın bir senaryoydu. "Küçük Kıyamet"iyse Taylan Biraderler'e ait bir öyküden yola çıkarak yazdın. Bu iki film arasında, senaryo yazma deneyimi açısından senin için ne tür farklılıklar vardı? Bu durum, filmlerin yönetmenleri Durul ve Yağmur Taylan'la olan ilişkini ne şekilde değiştirdi/etkiledi?
Yaratıcılık açısından ikisi gerçekten de çok farklı deneyimler. "Okul" kendi hikâyem olduğu için daha serbest olabiliyordum ama bu defa daha zor bi üretim aşaması oldu. Durul ve Yağmur bana kurmak istedikleri atmosferi, nasıl bi film yapmak istediklerini anlattılar ve hikâyenin ilk bölümünü verdiler. Taslak olarak bazı sahneler de vardı. Sonra yazmaya başladım ve sürekli olarak "acaba bu sahne onların tasarladığı atmosfere uygun mu" gibi soru işaretleri kafamda asılı duruyordu. Ama anlaşabildiğim insanlar oldukları için ne istediklerini biliyordum. Zaten belli bir süre sonra öykü, senaryo arasındaki ayrım da keskinliğini yitirdi. Ben de öyküye farklı yönler verdim, onlar da senaryoya çok şey kattı. Ortak bir çalışma oldu.
Senaryo üzerinde sette değişiklikler yaptınız mı? Bunlar ne tür değişikliklerdi? Prodüksiyon koşullarından mı yoksa başka nedenlerden mi kaynaklandılar?
Evet, bu film sırasında sette çok fazla değişiklik yapıldı. Ama bu filmin doğası bu tip değişikliklere açıktı. Çünkü sonuçta "Küçük Kıyamet" kabus atmosferinde geçen, sürekli tuhaflıkların olduğu, mekanların da bir karakter gibi hikâyeye müdahale ettiği bir film. O yüzden mekanlar, sette olup bitenler sahnelere yeni şekiller verebiliyor. Bir de senaryodaki bir hatanın farkına o mekanda bulununca daha iyi farkına varabiliyorsun. Mesela kahve sahnelerinin hepsi değişti sette. Ben tekrar yazdım, çekilirken bir kere daha değişti. Bir de filmin son dakikalarını (ki filmin sürprizlerini ele vermemek için net konuşamıyorum) yazmak çok zordu çünkü mekanın nasıl kullanılacağını, kameranın nereye konulabileceğini hayal etmem çok zordu. Sanat yönetmenimiz hayalimizde kurduğumuzdan daha farklı ama aslında filme çok daha iyi uyan bir dekor hazırlamıştı. Bu yüzden o kısmın neredeyse tamamı doğaçlama veya çekimden hemen önce ortaya çıkan şeyler. Bu genelde senaristi bozan bir şeydir ama filmi izleyenler sanırım nasıl zor ve kaotik bir ortamda çekildiğini anlamıştır. "Küçük Kıyamet" senaryosundan kurgusuna kadar her aşamasında bazı ciddi engeller ve emsalleri bulunmayan sahneler içeren bir filmdi. O yüzden bu engelleri bertaraf etmek için farklı metotlar uyguladık.
"Küçük Kıyamet"in çıkış noktasında, göçük altında kalan birinin, hayatla ölüm arasında yaşadığı sıkışmışlık hissi yer alıyor. Filmdeki twisti oluştururken bu histen mi esinlendin?
Twist bu hissin bir uzantısı diyebilirim. Yine "spoiler" vermemek için çok net konuşamıyorum ama depremzedelerin anılarını okuduğumda "Küçük Kıyamet"teki hikâyenin çok gerçekçi olduğunu fark ettim. Enkaz altında kalanların bir kısmı enkaz altında ne yaşadığını hatırlamıyor. Sekiz gün idrarlarını içerek yaşam mücadelesi verenler var ama çıktıklarında unutuyorlar. Halüsinasyonlar görüyorlar. Mantığın kuralları orada işlemiyor. Mucizelerin ve kabusların canlandığı bir yer enkaz altı. Ve çıktıktan sonra da bitmiyor, posttravmatik stres bozukluğu ile yaşamaya devam ediyorlar. Tam anlamıyla küçük bir kıyamet yaşıyorlar. Twist hakkında bir de şunu söylemek isterim, "Küçük Kıyamet"in twist'e yaslanan bi film olduğunu düşünmüyorum. Hatta tahmin edilebilir bir twist'e sahip olduğunu düşünüyorum. Twist'i bilinçli olarak saklamadık. Twist'i bilseniz de bu filmden farklı bir keyif alırsınız, nitekim senaryoya kafa patlatırken twist'i ağzımdan kaçırdığım arkadaşlarım da bunu söyledi. Twist'i bilenler veya tahmin edenler Bilge'nin bilmeceyi çözme macerasına odaklanıyor. Katili bildiğimiz bir polisiye film de en az katili bilmediğimiz film kadar hatta daha heyecanlı olabilir ya, öyle duruma da neden olabiliyor. Aslında bu twist'le ilgili söylemek istediğim çok şey var ama film henüz çok taze ve izleme keyfini bozacak bir şey söylemek istemiyorum. Ama şunu diyebilirim, akla gelen ilk açıklamadan daha farklı açılımlara sahip bir twist o.
Film 'Küçük Kıyamet' adını 1509 İstanbul Depremi'nden alıyor. O dönemde halk, biraz da doğal afetleri tanrının günahları nedeniyle kendilerini cezalandırması olarak gördükleri için bu depreme küçük kıyamet adını takmışlar. Başak'ın göçük altında yaşadığı paranoyalar arasında, kocasının onu aldattığına dair duyduğu kuşkunun altı biraz daha fazla çiziliyor sanki. Bunu öne çıkarmanızda filmin adındaki bu göndermenin etkisi oldu mu?
Açıkçası olmadı. Bizim "Küçük Kıyamet" ismini ele alışımız aslında daha çok tasavvuftaki anlamı, yani kişinin kendi ölümü. Bilge'nin en büyük korkuları baştan itibaren gerçekleşmeye başlıyor. Annesini İzmit depreminde kaybetmiş, bu yüzden kelimelerle ifade etmese de deprem korkusu var. O deprem bilinçaltındaki tüm korkuları yüzeye çıkartıyor. Çocuklarını kaybetme korkusu, Zeki'ye duyduğu güvensizlik, annesiyle ilgili yaşadıklarını hatırlaması, kabuslar görmesi hep depremin etkisi. O ana kadar kaçtığı her fikirle yüzleşiyor. Depremden hemen önce Zeki'nin cep telefonuyla konuştuğunu duyuyor ama bir şey diyemiyor. Ama bilinçdışı ona takıyor ve Bilge giderek hesap soran kadına dönüşüyor. Korkularıyla ve bilinçdışına attığı düşüncelerle yüzleştikçe sıradan bir anneden, gerçek bir kahramana dönüşüyor.
Filmin merkezinde Başak Köklükaya'nın canlandırdığı 'anne' karakteri, onun korku ve kaygıları var. Anne karakterini senaryonun merkezine yerleştirmenin özel bir nedeni var mıydı?
Anne çocuk ilişkisini ele alan filmler beni çok etkiliyor. Taylan kardeşlerle de bunu konuşmuştuk senaryoya başlamadan önce. Mesela "Panic Room"da Jodie Foster yerine erkek karakter olsa, bir babanın çocuklarını kurtarmasını izlesek aynı etki olur mu? Ya da "Forgotten", "Flight Plan", "Dark Water" gibi filmleri hatırlayın. Anlatmak istediğiniz şeyi çok daha kuvvetli bir şekilde anlatabiliyorsunuz. Ve depremzedelerin anılarında annelerin yaşadıkları da çok etkileyiciydi. Diğer yandan ben babamı küçük yaşta kaybettiğim için annenin çocukları üzerindeki korumacı hissini daha iyi anlıyorum. O yüzden hem felaket anındaki aile birlikteliğini anlatabilmemiz, hem de daha iyi bildiğim bir durumu yansıtmam için anne karakterini merkeze koymak en doğru seçimdi.
"Okul"da olduğu gibi "Küçük Kıyamet"te de, yeni teknoloji ve onun etkisiyle oluşmuş jargonun, geyik muhabbettlerin (cep telefonu/cep telefonuyla fotoğraf çekmek/bilgisayarlar/"photoshop'la yapmışlardır abi", vs.) hissedilir bir etkisi var. Bu, senaryo yazarken özellikle özen gösterdiğin bir şey mi; yoksa bu muhabbetler kendiliğinden, bilinçsiz bir şekilde mi senaryolarına giriyor...
Senaryo tekniği kitaplarını elbette okuyorum ama ben daha çok içgüdülerimi takip ediyorum yani çoğu muhabbet ya da diyalog kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu tip diyaloglar hayatın bir parçası, hiçbir zaman da kullanmaktan çekinmem. Türk sinemasında diyalog konusunda garip sınırlar var nedense. "ÖSS" kelimesi bile Okul'dan önce kullanılmadı, "üniversite sınavı" dendi. Bence bu tip diyaloglar karakterlere ve sahnelere gerçeklik katıyor. Bir de o jargon iyi bildiğim bir jargon, o yüzden de yapıştırma durmuyor diye düşünüyorum.
"Küçük Kıyamet", yazarken hayal ettiğin şekilde çekilebildi mi? Filmin, çeşitli nedenlerle, senin düşündüğünden farklı olan yanları var mı?
Her senariste sorulan ve her senaristin yanıtlarken zorlandığı bir soru bu. Okul'da belli bir hayal kırıklığı yaşadığım sahneler vardı. Bunlar daha çok yapımcının aldığı kararlarla alakalıydı. Mesela twist'in şekli gibi. Oysa çekilen çok daha etkileyici bi sahne de mevcuttu. Bir de atılan bazı sahneler ve bütçeden dolayı kötü duran makyaj ile efektler hikâyeyi zedeledi diye düşünüyorum. Ama bu defa yapımcıdan hiçbir müdahale gelmedi, bu gerçekten bizi çok rahatlatan bir şeydi. Yönetmenlerle çalışmama bakacak olursak, bu defa Durul ve Yağmur'un hikâyesinden yola çıkarak yazdığım için onlar bana değil, ben onlara ayak uydurmaya çalıştım. Ben popüler Amerikan sinemasına daha yakınım, o yüzden bazen özellikle bu filme uymayacak ölçüde abartılı sahneler yazdım. O noktada o büyüklüğü düşürmeleri gerekti. Aklıma ilk gelen sahne Tsunami sahnesi. Benim hayal ettiğim ve yazdığım baya Amerikan felaket filmlerinde olduğu gibi bir sahneydi. Onlar bu filmin o ağır, dingin, sade haline daha uygun bir Tsunami sahnesi yapmışlar. İzlediğimde ben de bunun daha doğru olduğunu anladım. Sinema kolektif bir çalışma. Yönetmen -eğer bi sahneyi 100 kere çeken Kubrick değilse!- bile oyuncunun oyununa bağlı bazı sahnelerde, efektçinin yaptıklarına bağlı. Hatta her şeyi teslim ederler, müzisyen öyle bir müzik yapar ki, sahnenin anlamı değişir, kafasındaki şey değildir ama daha güzel olur. Sinemada üst üste tuğlalar koyuyorsunuz ve ortaya bir şey çıkıyor. Senaryo kutsal kitap değil ki. Bir şey yazıyorum ve yönetmen(ler) onu kendi hayalgüçleriyle başka bir şeye dönüştürüyor, bunu izlemek de güzel. Eğer her şeyini kontrol etmek istesem senaryo işine girmezdim. Zaten romanda yapabiliyorum onu.
"Küçük Kıyamet", gerilim türüne yakın dursa da, özellikle sinemtografik açıdan 'noir' öğeleri de taşıyan bir film. Filmin sinematografisi üzerine senaryo yazmadan önce konuşmuş muydunuz? Bu, senaryoyu biçimlemende etkili oldu mu?
Evet, tabii. Film değiş tokuşları yaptık, epey konuştuk "Küçük Kıyamet"in nasıl bi film olması gerektiğini. Zaten hikâye nasıl tonda olduğunu belli ediyordu. Yani bu hikâyedeki senaryo tonu, diyalog mantığı "Okul"dakiyle aynı olamaz. Daha az diyalog, daha fazla simge, daha minimal olaylar, daha fazla karakter çatışması gerekiyordu. Bu da "noir" hissi yaratmış olabilir. Zeki'nin cep telefonuyla konuşması ve o yan hikâye "noir" tadı veriyor biraz. Çünkü aslında küçük bi hikâye ama noir geleneğinde olduğu gibi bu filmdede küçük şeyler büyük bir endişe kaynağı olabiliyor. Böyle sahneler olunca bu durum filmin sinematografisine yansımıştır. Bir de, "Okul"da da "Küçük Kıyamet"te de farklı türleri, farklı sinema geleneklerini bir araya getiriyoruz. Okul'da korku, komedi, gençlik bir aradaydı. "Küçük Kıyamet"te ise psikolojik gerilim, korku, felaket, dediğin gibi noir ve hatta biraz da arthouse unsurlarını bir arada kullandık. Ama bu karışım tamamen hikâyelerin getirdiği bir şey, yani hadi şu türleri bi potada eritelim diye aldığımız bilinçli bi karar yok. Lisede geçen bir korku filminin komedi içermediği görülmüş müdür? Lisede geçen klasik tarzda korku filmi yapmak için o okulun ancak gotik veya fantastik bi okul olması gerekir. Aynı açıdan baktığımızda, deprem fikrini ele alan bi psikolojik gerilim/korku filmini içinde felaket filmi unsurları olmadan yapamazsınız. Ailenin içinde bir takım sorunlar varsa arthouse'a yakınlaşır hikâye, mesela Shyamalan'ın "Unbreakable"ında da karı koca arasında sorun var, ve o sahneler arthouse filmlerinden hortlamış gibi. Bu açıdan baktığımızda "Küçük Kıyamet"in bilimkurgu öğelerine de sahip olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gelecekte meydana gelen büyük bir olayı ve İstanbul'un geleceğini gösteriyor. Aslında altı çizilmeyen politik bir eleştiri de var orada.
Türkiye'de şöyle bir ön kabul var gibi: "İnsanlar genelde gündelik hayatta kendilerini derin bir biçimde korkutan olguları, eğlenmek ve rahatlamak için gittiği sinemada görmek istemez." Sen bu tespitin geçerli olduğunu düşünüyor musun? Özellikle İstanbul'da, gündelik yaşamlarında deprem korkusunun büyük yeri olan insanların, bu şekilde kendi korkularının üzerine giden bir filme gitmek istemeyebilecekleri gibi bir kaygın oldu mu?
Evet, kendi coğrafyanda geçen bir felaket filmi seyirciyi kötü etkileyebilir, hele deprem gibi hassas bir konu hakkındaysa insanları salondan itebilir. 11 Eylül filmleri mesela Amerika'da beklenen ilgiyi yaratmadı. Ama 11 Eylül'de şu var, o oldu ve bitti. Biz ise geçmiş bir trajediyi değil gelecek olan bir tehlikeye dikkat çekiyoruz. Zaten bu tip "insanlar gelmez mi acaba" diye kaygı duyarak ancak suya sabuna bulaşmayan filmler yapabilirsiniz. Ne Okul'da, ne de "Küçük Kıyamet"te böyle kaygılarla hareket etmedim. Okul'un hikâyesi popüler olmaya yatkın bi hikâyeydi, "Küçük Kıyamet"in ise yukarıdaki önermeyi kabul edersek tam tersi. Ama biz bu hikâyeyi anlatmak zorunda hissettik kendimizi. Çünkü filmin sonlarına doğru gördüğümüz plan bir fantastik film planı değil. Yakın zamanda beklenen bir gerçek. Türkiye'de garip bir refleks var, ÖSS hakkında film yaparsınız, ÖSS'yi sömürmüş derler. Hacivat Karagöz'le ilgili film yaparlar, yerel değerlerimizi kullanmışlar derler. Türkiye'nin gerçeklerinden yola çıkmayacağız da ne yapacağız? Evet, karamsar bir film ama karamsar olmak için, rahatsız etmek için rahatsız eden bir film değil. Nasıl yaşama sevinci hakkında bir film oluyorsa, bence ölüm üzerine de bir film olmalı ve sinema seyircisi bununla yüzleşmelidir. Bu film o açıdan beni çok etkiledi, küçük yaşta babamı kaybettiğim için ölüm fikrinden nefret ederdim, Dr.Frankenstein'ın ölümün kaçınılmazlığına karşı duyduğu öfkeyi hissederdim. Bu tabii dine dair düşüncelerimi de etkilerdi. Bu yüzden örneğin 20 yıldır babamın mezarına hiç gitmemiştim. Ama bu filmi yazarken ölüm düşüncesini doğamızın bir parçası olarak görmeye başladım ve biraz barıştım bununla. Ve senaryoyu yazdıktan sonra ilk defa babamın mezarına gittim. Seyirci de film bittikten sonra Kevin'in Shine şarkısı eşliğinde biraz olsun bunun üzerine kafa patlatırsa sevinirim.
Senaryoyu yazarken, esinlendiğin, aklının bir köşesinde tuttuğun filmler, senarist ya da yönetmenler var mıydı?
Evet ama başta da söylediğim gibi bu film emsalleri olmayan bazı sahneler içeriyor, değişik bir hikâyesi var. Ben bir film senaryosu yazmadan önce o türde çekilen diğer filmleri izlerim. Genelde de senaristlerin yaptığı bir çalışmadır bu. Ama bu filmi yazmadan önce nasıl filmler izlemem gerektiğini şaşırdım. Bir ara felaket filmleri izledim, tam da o sırada televizyonda deprem filmleri oynadı. Böyle büyük Hollywood yapımları falan. Ama çok kötüydüler ve gerçekten alakasızdı bizim filmle. "Jacob's Ladder", "The Others", "Village", "Mulholland Drive" gibi zaten arada bir ders alır gibi izlediğim filmlere tekrar göz attım. Bir de düşük ve orta bütçeli çok iyi korku filmleri var. Bunların süreleri genelde 70-80 dakika oluyor ama çok güzel bir tat bırakıyorlar, "Dead End", "Dark Hours" gibi. Senaryoyu yazmaya başladığımda vizyona giren "The Descent" de beni etkileyen, gaza getiren bir filmdi. Vizyona girdiğinde kaçırmıştım, o dönem "Makinist"i izlemiştim, o da beni çok ama çok etkiledi, kesinlikle bir başyapıt olarak görüyorum. Bir de Lost'un hayalle gerçeğin iç içe girdiği sahnelerinden etkilenmiş olabilirim. Ama bu filmlerden tek bir sahneyi bile "Küçük Kıyamet"teki bir sahneye benzetemiyorum. Senarist olarak Andrew Kevin Walker, Andrew Niccol, Frank Darabont gibi adamlar beni etkiliyor ama korku janrında şu an M. Night Shyamalan'ı tek geçiyorum. Onu da korkutmuyor diye eleştiriyorlar. Amaç korkutmak değil ki, ne korku sinemasında, ne korku edebiyatında öncelikli amaç izleyiciyi veya okuyucuyu korkutmak değildir. Korku iyi bir hikâye anlatmak için bir araçtır. Senarist olarak son zamanlarda beni etkileyen bir diğer isim Guillermo Arriaga ama onun sinemasıyla bu filmin alakası yok.
Bu filmin, zaman zaman ülke gündeminin ilk sırasına oturan deprem tartışmalarına bir katkı yapacağını ya da insanların depreme bakışını değiştireceğini düşünüyor musun?
Umuyorum. Sadece filmin sonlarında görünen İstanbul planı bile yetkililerin ve halkın silkelenmesine sebep olabilir. Filmi izledikten hemen sonra evlerine düdük alanları, deprem çantası almayı düşünenleri duydum. Bu bile o kadar önemli ki. Film ölüm hakkında bir film olsa da, kaderci değil bence. Korkularını bilinçdışına saklayıp dışlamaktansa onların farkına varırsan, ölümü hem kendin için hem de sevdiklerin için geciktirebilirsin diyor. Ölümün hep yanı başımızda, aslında yaşadığımız evlerin "mezarlık manzaralı villa" olduğunu söylüyor film. Bir yerlerde hepimizin mezar taşları kazılı.
Bugüne kadar yazdığın senaryolarda korku ve komedi türlerine yakın durduğunu görüyoruz. Bu türlerde çalışmaya devam edecek misin; yoksa farklı alanlara açılmayı düşünüyor musun? Taylan Biraderler'le yeni projeleriniz olacak mı?
Sinemanın her türünü çok seviyorum ama şu an için kendimi yetkin gördüğüm türler, korku, fantastik, bilimkurgu ve komedi. Charlie Kaufmann'ın kostümlü drama yazamayacağı gibi ben de bazı türlerde kalem sallayamam. Taylan Biraderler'in sonraki filmi sanırım Ankara Cinayeti olacak, politik polisiye bir tarz, bir roman uyarlaması, Ahmet Yurdakul senaryosunu yazıyor. İleride onlarla çalışmayı tabii ki isterim. "Children of Men"i izledikten sonra bilimkurgu hevesine kapıldım, Durul ve Yağmur da çok güzel çeker. Kevin da döktürür:) Diğer yandan yıllardır ertelediğim büyülü gerçekçilik tarzına yakın bir roman projem var. Bakalım gelecek ne gösterecek...

"Okul", bizzat yazdığın 'Hayalet Kitap' romanından uyarladığın bir senaryoydu. "Küçük Kıyamet"iyse Taylan Biraderler'e ait bir öyküden yola çıkarak yazdın. Bu iki film arasında, senaryo yazma deneyimi açısından senin için ne tür farklılıklar vardı? Bu durum, filmlerin yönetmenleri Durul ve Yağmur Taylan'la olan ilişkini ne şekilde değiştirdi/etkiledi?
Yaratıcılık açısından ikisi gerçekten de çok farklı deneyimler. "Okul" kendi hikâyem olduğu için daha serbest olabiliyordum ama bu defa daha zor bi üretim aşaması oldu. Durul ve Yağmur bana kurmak istedikleri atmosferi, nasıl bi film yapmak istediklerini anlattılar ve hikâyenin ilk bölümünü verdiler. Taslak olarak bazı sahneler de vardı. Sonra yazmaya başladım ve sürekli olarak "acaba bu sahne onların tasarladığı atmosfere uygun mu" gibi soru işaretleri kafamda asılı duruyordu. Ama anlaşabildiğim insanlar oldukları için ne istediklerini biliyordum. Zaten belli bir süre sonra öykü, senaryo arasındaki ayrım da keskinliğini yitirdi. Ben de öyküye farklı yönler verdim, onlar da senaryoya çok şey kattı. Ortak bir çalışma oldu.
Senaryo üzerinde sette değişiklikler yaptınız mı? Bunlar ne tür değişikliklerdi? Prodüksiyon koşullarından mı yoksa başka nedenlerden mi kaynaklandılar?
Evet, bu film sırasında sette çok fazla değişiklik yapıldı. Ama bu filmin doğası bu tip değişikliklere açıktı. Çünkü sonuçta "Küçük Kıyamet" kabus atmosferinde geçen, sürekli tuhaflıkların olduğu, mekanların da bir karakter gibi hikâyeye müdahale ettiği bir film. O yüzden mekanlar, sette olup bitenler sahnelere yeni şekiller verebiliyor. Bir de senaryodaki bir hatanın farkına o mekanda bulununca daha iyi farkına varabiliyorsun. Mesela kahve sahnelerinin hepsi değişti sette. Ben tekrar yazdım, çekilirken bir kere daha değişti. Bir de filmin son dakikalarını (ki filmin sürprizlerini ele vermemek için net konuşamıyorum) yazmak çok zordu çünkü mekanın nasıl kullanılacağını, kameranın nereye konulabileceğini hayal etmem çok zordu. Sanat yönetmenimiz hayalimizde kurduğumuzdan daha farklı ama aslında filme çok daha iyi uyan bir dekor hazırlamıştı. Bu yüzden o kısmın neredeyse tamamı doğaçlama veya çekimden hemen önce ortaya çıkan şeyler. Bu genelde senaristi bozan bir şeydir ama filmi izleyenler sanırım nasıl zor ve kaotik bir ortamda çekildiğini anlamıştır. "Küçük Kıyamet" senaryosundan kurgusuna kadar her aşamasında bazı ciddi engeller ve emsalleri bulunmayan sahneler içeren bir filmdi. O yüzden bu engelleri bertaraf etmek için farklı metotlar uyguladık.
"Küçük Kıyamet"in çıkış noktasında, göçük altında kalan birinin, hayatla ölüm arasında yaşadığı sıkışmışlık hissi yer alıyor. Filmdeki twisti oluştururken bu histen mi esinlendin?
Twist bu hissin bir uzantısı diyebilirim. Yine "spoiler" vermemek için çok net konuşamıyorum ama depremzedelerin anılarını okuduğumda "Küçük Kıyamet"teki hikâyenin çok gerçekçi olduğunu fark ettim. Enkaz altında kalanların bir kısmı enkaz altında ne yaşadığını hatırlamıyor. Sekiz gün idrarlarını içerek yaşam mücadelesi verenler var ama çıktıklarında unutuyorlar. Halüsinasyonlar görüyorlar. Mantığın kuralları orada işlemiyor. Mucizelerin ve kabusların canlandığı bir yer enkaz altı. Ve çıktıktan sonra da bitmiyor, posttravmatik stres bozukluğu ile yaşamaya devam ediyorlar. Tam anlamıyla küçük bir kıyamet yaşıyorlar. Twist hakkında bir de şunu söylemek isterim, "Küçük Kıyamet"in twist'e yaslanan bi film olduğunu düşünmüyorum. Hatta tahmin edilebilir bir twist'e sahip olduğunu düşünüyorum. Twist'i bilinçli olarak saklamadık. Twist'i bilseniz de bu filmden farklı bir keyif alırsınız, nitekim senaryoya kafa patlatırken twist'i ağzımdan kaçırdığım arkadaşlarım da bunu söyledi. Twist'i bilenler veya tahmin edenler Bilge'nin bilmeceyi çözme macerasına odaklanıyor. Katili bildiğimiz bir polisiye film de en az katili bilmediğimiz film kadar hatta daha heyecanlı olabilir ya, öyle duruma da neden olabiliyor. Aslında bu twist'le ilgili söylemek istediğim çok şey var ama film henüz çok taze ve izleme keyfini bozacak bir şey söylemek istemiyorum. Ama şunu diyebilirim, akla gelen ilk açıklamadan daha farklı açılımlara sahip bir twist o.
Film 'Küçük Kıyamet' adını 1509 İstanbul Depremi'nden alıyor. O dönemde halk, biraz da doğal afetleri tanrının günahları nedeniyle kendilerini cezalandırması olarak gördükleri için bu depreme küçük kıyamet adını takmışlar. Başak'ın göçük altında yaşadığı paranoyalar arasında, kocasının onu aldattığına dair duyduğu kuşkunun altı biraz daha fazla çiziliyor sanki. Bunu öne çıkarmanızda filmin adındaki bu göndermenin etkisi oldu mu?
Açıkçası olmadı. Bizim "Küçük Kıyamet" ismini ele alışımız aslında daha çok tasavvuftaki anlamı, yani kişinin kendi ölümü. Bilge'nin en büyük korkuları baştan itibaren gerçekleşmeye başlıyor. Annesini İzmit depreminde kaybetmiş, bu yüzden kelimelerle ifade etmese de deprem korkusu var. O deprem bilinçaltındaki tüm korkuları yüzeye çıkartıyor. Çocuklarını kaybetme korkusu, Zeki'ye duyduğu güvensizlik, annesiyle ilgili yaşadıklarını hatırlaması, kabuslar görmesi hep depremin etkisi. O ana kadar kaçtığı her fikirle yüzleşiyor. Depremden hemen önce Zeki'nin cep telefonuyla konuştuğunu duyuyor ama bir şey diyemiyor. Ama bilinçdışı ona takıyor ve Bilge giderek hesap soran kadına dönüşüyor. Korkularıyla ve bilinçdışına attığı düşüncelerle yüzleştikçe sıradan bir anneden, gerçek bir kahramana dönüşüyor.
Filmin merkezinde Başak Köklükaya'nın canlandırdığı 'anne' karakteri, onun korku ve kaygıları var. Anne karakterini senaryonun merkezine yerleştirmenin özel bir nedeni var mıydı?
Anne çocuk ilişkisini ele alan filmler beni çok etkiliyor. Taylan kardeşlerle de bunu konuşmuştuk senaryoya başlamadan önce. Mesela "Panic Room"da Jodie Foster yerine erkek karakter olsa, bir babanın çocuklarını kurtarmasını izlesek aynı etki olur mu? Ya da "Forgotten", "Flight Plan", "Dark Water" gibi filmleri hatırlayın. Anlatmak istediğiniz şeyi çok daha kuvvetli bir şekilde anlatabiliyorsunuz. Ve depremzedelerin anılarında annelerin yaşadıkları da çok etkileyiciydi. Diğer yandan ben babamı küçük yaşta kaybettiğim için annenin çocukları üzerindeki korumacı hissini daha iyi anlıyorum. O yüzden hem felaket anındaki aile birlikteliğini anlatabilmemiz, hem de daha iyi bildiğim bir durumu yansıtmam için anne karakterini merkeze koymak en doğru seçimdi.
"Okul"da olduğu gibi "Küçük Kıyamet"te de, yeni teknoloji ve onun etkisiyle oluşmuş jargonun, geyik muhabbettlerin (cep telefonu/cep telefonuyla fotoğraf çekmek/bilgisayarlar/"photoshop'la yapmışlardır abi", vs.) hissedilir bir etkisi var. Bu, senaryo yazarken özellikle özen gösterdiğin bir şey mi; yoksa bu muhabbetler kendiliğinden, bilinçsiz bir şekilde mi senaryolarına giriyor...
Senaryo tekniği kitaplarını elbette okuyorum ama ben daha çok içgüdülerimi takip ediyorum yani çoğu muhabbet ya da diyalog kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu tip diyaloglar hayatın bir parçası, hiçbir zaman da kullanmaktan çekinmem. Türk sinemasında diyalog konusunda garip sınırlar var nedense. "ÖSS" kelimesi bile Okul'dan önce kullanılmadı, "üniversite sınavı" dendi. Bence bu tip diyaloglar karakterlere ve sahnelere gerçeklik katıyor. Bir de o jargon iyi bildiğim bir jargon, o yüzden de yapıştırma durmuyor diye düşünüyorum.
"Küçük Kıyamet", yazarken hayal ettiğin şekilde çekilebildi mi? Filmin, çeşitli nedenlerle, senin düşündüğünden farklı olan yanları var mı?
Her senariste sorulan ve her senaristin yanıtlarken zorlandığı bir soru bu. Okul'da belli bir hayal kırıklığı yaşadığım sahneler vardı. Bunlar daha çok yapımcının aldığı kararlarla alakalıydı. Mesela twist'in şekli gibi. Oysa çekilen çok daha etkileyici bi sahne de mevcuttu. Bir de atılan bazı sahneler ve bütçeden dolayı kötü duran makyaj ile efektler hikâyeyi zedeledi diye düşünüyorum. Ama bu defa yapımcıdan hiçbir müdahale gelmedi, bu gerçekten bizi çok rahatlatan bir şeydi. Yönetmenlerle çalışmama bakacak olursak, bu defa Durul ve Yağmur'un hikâyesinden yola çıkarak yazdığım için onlar bana değil, ben onlara ayak uydurmaya çalıştım. Ben popüler Amerikan sinemasına daha yakınım, o yüzden bazen özellikle bu filme uymayacak ölçüde abartılı sahneler yazdım. O noktada o büyüklüğü düşürmeleri gerekti. Aklıma ilk gelen sahne Tsunami sahnesi. Benim hayal ettiğim ve yazdığım baya Amerikan felaket filmlerinde olduğu gibi bir sahneydi. Onlar bu filmin o ağır, dingin, sade haline daha uygun bir Tsunami sahnesi yapmışlar. İzlediğimde ben de bunun daha doğru olduğunu anladım. Sinema kolektif bir çalışma. Yönetmen -eğer bi sahneyi 100 kere çeken Kubrick değilse!- bile oyuncunun oyununa bağlı bazı sahnelerde, efektçinin yaptıklarına bağlı. Hatta her şeyi teslim ederler, müzisyen öyle bir müzik yapar ki, sahnenin anlamı değişir, kafasındaki şey değildir ama daha güzel olur. Sinemada üst üste tuğlalar koyuyorsunuz ve ortaya bir şey çıkıyor. Senaryo kutsal kitap değil ki. Bir şey yazıyorum ve yönetmen(ler) onu kendi hayalgüçleriyle başka bir şeye dönüştürüyor, bunu izlemek de güzel. Eğer her şeyini kontrol etmek istesem senaryo işine girmezdim. Zaten romanda yapabiliyorum onu.
"Küçük Kıyamet", gerilim türüne yakın dursa da, özellikle sinemtografik açıdan 'noir' öğeleri de taşıyan bir film. Filmin sinematografisi üzerine senaryo yazmadan önce konuşmuş muydunuz? Bu, senaryoyu biçimlemende etkili oldu mu?
Evet, tabii. Film değiş tokuşları yaptık, epey konuştuk "Küçük Kıyamet"in nasıl bi film olması gerektiğini. Zaten hikâye nasıl tonda olduğunu belli ediyordu. Yani bu hikâyedeki senaryo tonu, diyalog mantığı "Okul"dakiyle aynı olamaz. Daha az diyalog, daha fazla simge, daha minimal olaylar, daha fazla karakter çatışması gerekiyordu. Bu da "noir" hissi yaratmış olabilir. Zeki'nin cep telefonuyla konuşması ve o yan hikâye "noir" tadı veriyor biraz. Çünkü aslında küçük bi hikâye ama noir geleneğinde olduğu gibi bu filmdede küçük şeyler büyük bir endişe kaynağı olabiliyor. Böyle sahneler olunca bu durum filmin sinematografisine yansımıştır. Bir de, "Okul"da da "Küçük Kıyamet"te de farklı türleri, farklı sinema geleneklerini bir araya getiriyoruz. Okul'da korku, komedi, gençlik bir aradaydı. "Küçük Kıyamet"te ise psikolojik gerilim, korku, felaket, dediğin gibi noir ve hatta biraz da arthouse unsurlarını bir arada kullandık. Ama bu karışım tamamen hikâyelerin getirdiği bir şey, yani hadi şu türleri bi potada eritelim diye aldığımız bilinçli bi karar yok. Lisede geçen bir korku filminin komedi içermediği görülmüş müdür? Lisede geçen klasik tarzda korku filmi yapmak için o okulun ancak gotik veya fantastik bi okul olması gerekir. Aynı açıdan baktığımızda, deprem fikrini ele alan bi psikolojik gerilim/korku filmini içinde felaket filmi unsurları olmadan yapamazsınız. Ailenin içinde bir takım sorunlar varsa arthouse'a yakınlaşır hikâye, mesela Shyamalan'ın "Unbreakable"ında da karı koca arasında sorun var, ve o sahneler arthouse filmlerinden hortlamış gibi. Bu açıdan baktığımızda "Küçük Kıyamet"in bilimkurgu öğelerine de sahip olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gelecekte meydana gelen büyük bir olayı ve İstanbul'un geleceğini gösteriyor. Aslında altı çizilmeyen politik bir eleştiri de var orada.
Türkiye'de şöyle bir ön kabul var gibi: "İnsanlar genelde gündelik hayatta kendilerini derin bir biçimde korkutan olguları, eğlenmek ve rahatlamak için gittiği sinemada görmek istemez." Sen bu tespitin geçerli olduğunu düşünüyor musun? Özellikle İstanbul'da, gündelik yaşamlarında deprem korkusunun büyük yeri olan insanların, bu şekilde kendi korkularının üzerine giden bir filme gitmek istemeyebilecekleri gibi bir kaygın oldu mu?
Evet, kendi coğrafyanda geçen bir felaket filmi seyirciyi kötü etkileyebilir, hele deprem gibi hassas bir konu hakkındaysa insanları salondan itebilir. 11 Eylül filmleri mesela Amerika'da beklenen ilgiyi yaratmadı. Ama 11 Eylül'de şu var, o oldu ve bitti. Biz ise geçmiş bir trajediyi değil gelecek olan bir tehlikeye dikkat çekiyoruz. Zaten bu tip "insanlar gelmez mi acaba" diye kaygı duyarak ancak suya sabuna bulaşmayan filmler yapabilirsiniz. Ne Okul'da, ne de "Küçük Kıyamet"te böyle kaygılarla hareket etmedim. Okul'un hikâyesi popüler olmaya yatkın bi hikâyeydi, "Küçük Kıyamet"in ise yukarıdaki önermeyi kabul edersek tam tersi. Ama biz bu hikâyeyi anlatmak zorunda hissettik kendimizi. Çünkü filmin sonlarına doğru gördüğümüz plan bir fantastik film planı değil. Yakın zamanda beklenen bir gerçek. Türkiye'de garip bir refleks var, ÖSS hakkında film yaparsınız, ÖSS'yi sömürmüş derler. Hacivat Karagöz'le ilgili film yaparlar, yerel değerlerimizi kullanmışlar derler. Türkiye'nin gerçeklerinden yola çıkmayacağız da ne yapacağız? Evet, karamsar bir film ama karamsar olmak için, rahatsız etmek için rahatsız eden bir film değil. Nasıl yaşama sevinci hakkında bir film oluyorsa, bence ölüm üzerine de bir film olmalı ve sinema seyircisi bununla yüzleşmelidir. Bu film o açıdan beni çok etkiledi, küçük yaşta babamı kaybettiğim için ölüm fikrinden nefret ederdim, Dr.Frankenstein'ın ölümün kaçınılmazlığına karşı duyduğu öfkeyi hissederdim. Bu tabii dine dair düşüncelerimi de etkilerdi. Bu yüzden örneğin 20 yıldır babamın mezarına hiç gitmemiştim. Ama bu filmi yazarken ölüm düşüncesini doğamızın bir parçası olarak görmeye başladım ve biraz barıştım bununla. Ve senaryoyu yazdıktan sonra ilk defa babamın mezarına gittim. Seyirci de film bittikten sonra Kevin'in Shine şarkısı eşliğinde biraz olsun bunun üzerine kafa patlatırsa sevinirim.
Senaryoyu yazarken, esinlendiğin, aklının bir köşesinde tuttuğun filmler, senarist ya da yönetmenler var mıydı?
Evet ama başta da söylediğim gibi bu film emsalleri olmayan bazı sahneler içeriyor, değişik bir hikâyesi var. Ben bir film senaryosu yazmadan önce o türde çekilen diğer filmleri izlerim. Genelde de senaristlerin yaptığı bir çalışmadır bu. Ama bu filmi yazmadan önce nasıl filmler izlemem gerektiğini şaşırdım. Bir ara felaket filmleri izledim, tam da o sırada televizyonda deprem filmleri oynadı. Böyle büyük Hollywood yapımları falan. Ama çok kötüydüler ve gerçekten alakasızdı bizim filmle. "Jacob's Ladder", "The Others", "Village", "Mulholland Drive" gibi zaten arada bir ders alır gibi izlediğim filmlere tekrar göz attım. Bir de düşük ve orta bütçeli çok iyi korku filmleri var. Bunların süreleri genelde 70-80 dakika oluyor ama çok güzel bir tat bırakıyorlar, "Dead End", "Dark Hours" gibi. Senaryoyu yazmaya başladığımda vizyona giren "The Descent" de beni etkileyen, gaza getiren bir filmdi. Vizyona girdiğinde kaçırmıştım, o dönem "Makinist"i izlemiştim, o da beni çok ama çok etkiledi, kesinlikle bir başyapıt olarak görüyorum. Bir de Lost'un hayalle gerçeğin iç içe girdiği sahnelerinden etkilenmiş olabilirim. Ama bu filmlerden tek bir sahneyi bile "Küçük Kıyamet"teki bir sahneye benzetemiyorum. Senarist olarak Andrew Kevin Walker, Andrew Niccol, Frank Darabont gibi adamlar beni etkiliyor ama korku janrında şu an M. Night Shyamalan'ı tek geçiyorum. Onu da korkutmuyor diye eleştiriyorlar. Amaç korkutmak değil ki, ne korku sinemasında, ne korku edebiyatında öncelikli amaç izleyiciyi veya okuyucuyu korkutmak değildir. Korku iyi bir hikâye anlatmak için bir araçtır. Senarist olarak son zamanlarda beni etkileyen bir diğer isim Guillermo Arriaga ama onun sinemasıyla bu filmin alakası yok.
Bu filmin, zaman zaman ülke gündeminin ilk sırasına oturan deprem tartışmalarına bir katkı yapacağını ya da insanların depreme bakışını değiştireceğini düşünüyor musun?
Umuyorum. Sadece filmin sonlarında görünen İstanbul planı bile yetkililerin ve halkın silkelenmesine sebep olabilir. Filmi izledikten hemen sonra evlerine düdük alanları, deprem çantası almayı düşünenleri duydum. Bu bile o kadar önemli ki. Film ölüm hakkında bir film olsa da, kaderci değil bence. Korkularını bilinçdışına saklayıp dışlamaktansa onların farkına varırsan, ölümü hem kendin için hem de sevdiklerin için geciktirebilirsin diyor. Ölümün hep yanı başımızda, aslında yaşadığımız evlerin "mezarlık manzaralı villa" olduğunu söylüyor film. Bir yerlerde hepimizin mezar taşları kazılı.
Bugüne kadar yazdığın senaryolarda korku ve komedi türlerine yakın durduğunu görüyoruz. Bu türlerde çalışmaya devam edecek misin; yoksa farklı alanlara açılmayı düşünüyor musun? Taylan Biraderler'le yeni projeleriniz olacak mı?
Sinemanın her türünü çok seviyorum ama şu an için kendimi yetkin gördüğüm türler, korku, fantastik, bilimkurgu ve komedi. Charlie Kaufmann'ın kostümlü drama yazamayacağı gibi ben de bazı türlerde kalem sallayamam. Taylan Biraderler'in sonraki filmi sanırım Ankara Cinayeti olacak, politik polisiye bir tarz, bir roman uyarlaması, Ahmet Yurdakul senaryosunu yazıyor. İleride onlarla çalışmayı tabii ki isterim. "Children of Men"i izledikten sonra bilimkurgu hevesine kapıldım, Durul ve Yağmur da çok güzel çeker. Kevin da döktürür:) Diğer yandan yıllardır ertelediğim büyülü gerçekçilik tarzına yakın bir roman projem var. Bakalım gelecek ne gösterecek...

Henüz kimse yorum yapmamış.



Vicdan (19 Mart 2010 23:15 Kanal D)
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.

Şike
Bir soru için 64 bin dolar mi? Umarım sana hayatin anlamını soruyorlardır...
Bir soru için 64 bin dolar mi? Umarım sana hayatin anlamını soruyorlardır...







Seanslar
Fragman
