Ömer Uğur: "Eve Dönüş'ü yaptıktan sonra kendimi biraz hafiflemiş hissettim"

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Ömer Uğur, 12 Eylül'ü işkenceci yüzüyle perdeye taşıdığı "Eve Dönüş"ü çekerek gönül borçlarını ödediklerini söylüyor. Mehmet Ali Alabora ve Sibel Kekilli'nin başrollerde yer aldığı film, toplum üzerinde bıraktığı izler hâlâ çok canlı olan 12 Eylül darbesini, bir işçi ailenin yaşadıkları üzerinden ele alıyor.
İlk gösterimi 43. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan, festivalde 'En İyi Kadın Oyuncu' ve 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' ödüllerini alan "Eve Dönüş", 12 Eylül'ü, bir işçi ailesinin yaşadıkları üzerinden ele alıyor. Filmin yönetmeni Ömer Uğur, senaryoyu yaklaşık 10 yıl önce yazmış ve önce Yunus Nadi, ardından da Montpellier Film Festivali'nde "Avrupa'nın En İyi Film Senaryosu" ödülünü almış. Ne var ki, bu ödüllere rağmen, Türkiye'de bir türlü tabu olmaktan kurtulamayan 12 Eylül'e cesur yaklaşımı nedeniyle, uzun süre Uğur filmine yapımcı bulamamış. Sonunda Hayri Aslan'ın yapımı üstlenmesiyle, "Eve Dönüş" hayata geçirilmiş.
Mehmet Ali Alabora ve Sibel Kekilli'nin başrollerde yer aldığı film, başta Civan Canova olmak üzere, yardımcı rollerdeki oyuncuların performansıyla dikkat çekiyor. 12 Eylül'ü işkenceci yanına odaklanarak perdeye taşıyan film, dönemin pek çok açmazını lümpen bir işçi karakteri üzerinden yeniden gündeme getiriyor. İzleyicileri harekete geçiren ve izleri günümüzde halen devam eden 12 Eylül'e karşı seslerini yükseltmeye teşvik eden film, bu açıdan çok önemli bir işe soyunuyor.
Ömer Uğur, Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nde yayınlanan söyleşisinde, bu filmi çekmekle gönül borcunu ödediğini söylüyor:
Filminizi Antalya'da izleme fırsatı bulduk ve öncelikle ellerinize sağlık demek istiyoruz… 12 Eylül, kişisel hayatınız ve filmin ilişkisinden başlayalım isterseniz...
Bu hikâye çok önce yazılmış bir hikâye, uzun süre demlendi, senaryo ödülleri almasına rağmen prodüktör bulamadı. Biz 78 kuşağıyız, bu kuşağın trajik bir tarafı var: hem 68 kuşağının yaşadığı 70 darbesini yaşadık -hadi o zaman biraz çocuktuk, gençtik- hem de 80 ihtilali en olgun yaşımızda yakaladı bizi, dolayısıyla her şeyin farkındaydık. Film de o dönem gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve duyduklarımızdan oluşuyor ama sonuçta da kurmaca. Biz bir dönem fotoğrafı çekebilir miyiz diye düşündük ve ortaya bu film çıktı. Bu film, o dönemi yaşamış birinin penceresinden o döneme bir bakıştır. Karakterler bire bir gerçek değiller ama gerçek kişiler kadar gerçekler. Ama filmdeki Hoca karakteri mesela gerçekten vardı. Hatta birisi bana filmden sonra "Senin Hoca'yla bağlantın var mı?" diye sordu.
Peki bu filmi yapmak 12 Eylül'le kurduğunuz ilişkiyi değiştirdi mi?
Film yapmanın insanı rehabilite ettiği doğru. Hani bir kızı seviyorsunuzdur ama sevdiğinizi bir türlü söyleyemiyorsunuzdur. İçinizde biriktirirsiniz... Ben de bu filmi yaptıktan sonra kendimi biraz hafiflemiş hissettim. Tabii biraz borcumu ödemiş olmanın da hafifliği bu. Bir de bu filmin izleyicisi olursa ve insanlar bu meseleye bu açıdan da bakarlarsa benim için çok daha önemli olacak. Amerikalılar iki-üç yıl Vietnam'a gittiler ama 2500 tane film yaptılar. Türkiye 60'da, 70'de, 80'de ihtilal yaşadı, 90'da postmodern bir darbe yaşadı. Şimdi yine bir postmodern ihtilalin alt yapısı hızla oluşturulmakta. Sonuçta, ben bu filmde şunu söylüyorum: "12 Eylül Anayasası ile yönetilen bir ülkede 12 Eylül bitmemiştir." Nitekim herkes de aynı şeyi söylüyor: "Bu Anayasa değişsin." Evet ama nasıl? Bu askeri bir anayasa. Siz istediğiniz kadar AB'nin kapısına gidin, göstermelik yasalar çıkarın, ondan sonra 301 diye bir yasa koyuyorsunuz ve hepsini alaşağı ediyorsunuz. Dolayısıyla Türkiye'de her an yeni bir askeri darbe olabilir. Bu bildiğimiz anlamda, tankların sokağa çıktığı bir darbe olmasa bile. Onun için bunun gibi filmler çok yapılmalı, insanlar ne tarafından düşünseler kârdır.
Antalya'da izleyici çok coşkuluydu. Islıklar çalındı, ayakta alkışlandı. Böyle bir tepki bekliyor muydunuz?
Salonda da böyle alkış olunca, yanımda Sibel vardı, eğildim dedim ki "mahvolduk, biz buradan sıfır çıkacağız." Çünkü jüri genellikle halkla aynı düşünüyor olmaktan hoşlanmaz, elitist bir fark koymak isterler. Slogancı bir film olarak algılanacak diye de ödüm koptu. Benim amacım anlattığım hikâyeyi herkes seyretsin, kendince bir pay çıkarsın. Yani benim sinemam, bakışım basit. Sinema bir kalabalıklar ve halk sanatı. Örneğin en sevdiğim şair Ece Ayhan'dır, ama en tercih ettiğim şair Atilla İlhan'dır, çünkü onu herkes seviyor ve genel bir kapsayıcılığı var. Şiirde ve resimde o kadar önemli değil ama sinema bugün ve şimdi insanlara ulaşmalı. Bu yüzden dilimi mümkün olduğunca basit tutmaya çalışıyorum. Ayrıca ben sinemada yanlış anlaşılmaktan da korkuyorum. Filmin estetiğinin seçilmiş olduğunu anlaşılmıyor mesela. Bu aslında seçilmiş bir estetik: Kamera tedirgin, aradığını bulamaz, kafalar kesilmiştir... Halk bunu anlıyor çünkü kriterleri başka türlü, daha çok duygudaşlık açısından bakıyorlar. Bir de şöyle bir şey var:İnsanlar anladıklarını basit bulur. Ama unuttukları birşey var: Basitlik yani yalınlık da bir stil.
Sizin talihsizliğiniz bu anlamda ilklerden biri olmanız belki de. Neredeyse hâlâ konuşulmayan bir konu olduğu için ister istemez filmin meselesi üslubunun önüne geçiyor.
Şöyle ilginç birşey oluyor: Gazeteler hep "Bu film 12 Eylül filmi, onun için değerlendirilmeli," diyorlar. Başkaları "O dönemde ben de çok çektim, çok ağladım bu filmin hakkının yenmesine çok üzüldüm," diyor. Ama bu filmin stili üzerine bir şey konuşulmuyor. Halbuki dediğim gibi seçilmiş bir stili var. Oyunculuk mümkün olduğu kadar minimal. Mümkün olduğu kadar doğallığa önem verdik ve bu anlamda Sibel Kekilli çok başarılıydı. "Duvara Karşı"da Sibel kendini oynuyordu ama burada hiç bilmediği, yaşamadığı bir ortamda bir işçi kızını oynuyor ve gayet de güzel oynuyor. Çok sakin, duru ve basit. Bize ilk günden beri "12 Eylül filmi çekiyorsunuz," diyorlar. Biz de ısrarla düzeltiyoruz: Biz 12 Eylül'de geçen bir film yapıyoruz. Ya da "işkence filmi mi yaptınız?" diyorlar. Hayır, işkencenin de olduğu bir film yaptık. Biz bir adamı aldık ve bir süreçten geçirdik ve bu süreç 12 Eylül'dü. Bu nedenle mecburen gözaltlarından, işkencelerden geçti. Sonuçta da biz sevdiğimiz bir şey yaptık, gönül borcumuz vardı, onu ödedik. Şimdi de kadınlara olan borcumuzu ödemek için aile içinde kadınlara şiddet uygulanması üzerine bir filme başlayacağız. İyi bir hikâyem var, dolayısıyla da iyi bir film olacağına inanıyorum.
(Senem Aytaç ve Gözde Onaran tarafından yapılan bu söyleşi Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2006 sayısında yayınlanmış ve burada derginin izniyle yayınlanmıştır. Söyleşinin tamamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım sayısında okuyabilirsiniz.)
Mehmet Ali Alabora ve Sibel Kekilli'nin başrollerde yer aldığı film, başta Civan Canova olmak üzere, yardımcı rollerdeki oyuncuların performansıyla dikkat çekiyor. 12 Eylül'ü işkenceci yanına odaklanarak perdeye taşıyan film, dönemin pek çok açmazını lümpen bir işçi karakteri üzerinden yeniden gündeme getiriyor. İzleyicileri harekete geçiren ve izleri günümüzde halen devam eden 12 Eylül'e karşı seslerini yükseltmeye teşvik eden film, bu açıdan çok önemli bir işe soyunuyor.
Ömer Uğur, Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nde yayınlanan söyleşisinde, bu filmi çekmekle gönül borcunu ödediğini söylüyor:
Filminizi Antalya'da izleme fırsatı bulduk ve öncelikle ellerinize sağlık demek istiyoruz… 12 Eylül, kişisel hayatınız ve filmin ilişkisinden başlayalım isterseniz...
Bu hikâye çok önce yazılmış bir hikâye, uzun süre demlendi, senaryo ödülleri almasına rağmen prodüktör bulamadı. Biz 78 kuşağıyız, bu kuşağın trajik bir tarafı var: hem 68 kuşağının yaşadığı 70 darbesini yaşadık -hadi o zaman biraz çocuktuk, gençtik- hem de 80 ihtilali en olgun yaşımızda yakaladı bizi, dolayısıyla her şeyin farkındaydık. Film de o dönem gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve duyduklarımızdan oluşuyor ama sonuçta da kurmaca. Biz bir dönem fotoğrafı çekebilir miyiz diye düşündük ve ortaya bu film çıktı. Bu film, o dönemi yaşamış birinin penceresinden o döneme bir bakıştır. Karakterler bire bir gerçek değiller ama gerçek kişiler kadar gerçekler. Ama filmdeki Hoca karakteri mesela gerçekten vardı. Hatta birisi bana filmden sonra "Senin Hoca'yla bağlantın var mı?" diye sordu.
Peki bu filmi yapmak 12 Eylül'le kurduğunuz ilişkiyi değiştirdi mi?
Film yapmanın insanı rehabilite ettiği doğru. Hani bir kızı seviyorsunuzdur ama sevdiğinizi bir türlü söyleyemiyorsunuzdur. İçinizde biriktirirsiniz... Ben de bu filmi yaptıktan sonra kendimi biraz hafiflemiş hissettim. Tabii biraz borcumu ödemiş olmanın da hafifliği bu. Bir de bu filmin izleyicisi olursa ve insanlar bu meseleye bu açıdan da bakarlarsa benim için çok daha önemli olacak. Amerikalılar iki-üç yıl Vietnam'a gittiler ama 2500 tane film yaptılar. Türkiye 60'da, 70'de, 80'de ihtilal yaşadı, 90'da postmodern bir darbe yaşadı. Şimdi yine bir postmodern ihtilalin alt yapısı hızla oluşturulmakta. Sonuçta, ben bu filmde şunu söylüyorum: "12 Eylül Anayasası ile yönetilen bir ülkede 12 Eylül bitmemiştir." Nitekim herkes de aynı şeyi söylüyor: "Bu Anayasa değişsin." Evet ama nasıl? Bu askeri bir anayasa. Siz istediğiniz kadar AB'nin kapısına gidin, göstermelik yasalar çıkarın, ondan sonra 301 diye bir yasa koyuyorsunuz ve hepsini alaşağı ediyorsunuz. Dolayısıyla Türkiye'de her an yeni bir askeri darbe olabilir. Bu bildiğimiz anlamda, tankların sokağa çıktığı bir darbe olmasa bile. Onun için bunun gibi filmler çok yapılmalı, insanlar ne tarafından düşünseler kârdır.
Antalya'da izleyici çok coşkuluydu. Islıklar çalındı, ayakta alkışlandı. Böyle bir tepki bekliyor muydunuz?
Salonda da böyle alkış olunca, yanımda Sibel vardı, eğildim dedim ki "mahvolduk, biz buradan sıfır çıkacağız." Çünkü jüri genellikle halkla aynı düşünüyor olmaktan hoşlanmaz, elitist bir fark koymak isterler. Slogancı bir film olarak algılanacak diye de ödüm koptu. Benim amacım anlattığım hikâyeyi herkes seyretsin, kendince bir pay çıkarsın. Yani benim sinemam, bakışım basit. Sinema bir kalabalıklar ve halk sanatı. Örneğin en sevdiğim şair Ece Ayhan'dır, ama en tercih ettiğim şair Atilla İlhan'dır, çünkü onu herkes seviyor ve genel bir kapsayıcılığı var. Şiirde ve resimde o kadar önemli değil ama sinema bugün ve şimdi insanlara ulaşmalı. Bu yüzden dilimi mümkün olduğunca basit tutmaya çalışıyorum. Ayrıca ben sinemada yanlış anlaşılmaktan da korkuyorum. Filmin estetiğinin seçilmiş olduğunu anlaşılmıyor mesela. Bu aslında seçilmiş bir estetik: Kamera tedirgin, aradığını bulamaz, kafalar kesilmiştir... Halk bunu anlıyor çünkü kriterleri başka türlü, daha çok duygudaşlık açısından bakıyorlar. Bir de şöyle bir şey var:İnsanlar anladıklarını basit bulur. Ama unuttukları birşey var: Basitlik yani yalınlık da bir stil.
Sizin talihsizliğiniz bu anlamda ilklerden biri olmanız belki de. Neredeyse hâlâ konuşulmayan bir konu olduğu için ister istemez filmin meselesi üslubunun önüne geçiyor.
Şöyle ilginç birşey oluyor: Gazeteler hep "Bu film 12 Eylül filmi, onun için değerlendirilmeli," diyorlar. Başkaları "O dönemde ben de çok çektim, çok ağladım bu filmin hakkının yenmesine çok üzüldüm," diyor. Ama bu filmin stili üzerine bir şey konuşulmuyor. Halbuki dediğim gibi seçilmiş bir stili var. Oyunculuk mümkün olduğu kadar minimal. Mümkün olduğu kadar doğallığa önem verdik ve bu anlamda Sibel Kekilli çok başarılıydı. "Duvara Karşı"da Sibel kendini oynuyordu ama burada hiç bilmediği, yaşamadığı bir ortamda bir işçi kızını oynuyor ve gayet de güzel oynuyor. Çok sakin, duru ve basit. Bize ilk günden beri "12 Eylül filmi çekiyorsunuz," diyorlar. Biz de ısrarla düzeltiyoruz: Biz 12 Eylül'de geçen bir film yapıyoruz. Ya da "işkence filmi mi yaptınız?" diyorlar. Hayır, işkencenin de olduğu bir film yaptık. Biz bir adamı aldık ve bir süreçten geçirdik ve bu süreç 12 Eylül'dü. Bu nedenle mecburen gözaltlarından, işkencelerden geçti. Sonuçta da biz sevdiğimiz bir şey yaptık, gönül borcumuz vardı, onu ödedik. Şimdi de kadınlara olan borcumuzu ödemek için aile içinde kadınlara şiddet uygulanması üzerine bir filme başlayacağız. İyi bir hikâyem var, dolayısıyla da iyi bir film olacağına inanıyorum.
(Senem Aytaç ve Gözde Onaran tarafından yapılan bu söyleşi Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım 2006 sayısında yayınlanmış ve burada derginin izniyle yayınlanmıştır. Söyleşinin tamamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Kasım sayısında okuyabilirsiniz.)
Henüz kimse yorum yapmamış.
- "Sezgilerimle hareket edeceğim"
- Stefan Ruzowitzky ile Kalpazanlar hakkında!
- Gus Van Sant ile Paranoid Park üzerine
- 1 YTL ver 1 Film Çekeyim!
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı!
- Mehmet Açar ile eleştirmenlik ve Türk sineması üzerine...
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Dördüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Üçüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (İkinci Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Birinci Bölüm)
- Handan İpekçi: "Eteklerimdeki taşları dökemedim!"
- "Mesut Uçakan": Artık aptalca festival kaygılarım yok!
- Şoförünün ağzından yeni "Taxi"
- "Benim Adım Elisabeth": "Çocukları anlamaya çalışan bir film"
- Yönetmeni Oscar Roehler'in ağzından "Temel Parçacıklar"


Sessiz Tepe (9 Temmuz 2008 21:40 Kanal 1)
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...

Üçüncü Adam
"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."
"İtalya’da 30 yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş kıyım, cinayet... Ama Michelangelo, Leonardo ve Rönesans aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. Ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat!..."











