Robert De Niro
Küçük rol yoktur, küçük aktör vardır!
Sinema.com 15 Eylül 2005, Perşembe 00:00
Biz aslında Robert De Niro'yu yıllardır izliyoruz...
"Benimle mi konuşuyorsun ha, benimle mi konuşuyorsun!" Bu ünlü repliğiyle hatırladığımız "Taksi Şoförü" ile yükselen, "Baba"lardan "Kızgın Boğa"lara, "Kardeş Gibiydiler"den "Büyük Umutlar"a, birbirinden iddialı filmlerle süregelen bir oyunculuk kariyeri... Artık kendini tekrar eden rollerde karşımıza çıksa da, ona olan sevgimiz azalmayacak kadar büyük. De Niro'yu bu hafta "Tanrıdan Gelen"

Herkesin bir şeyini sattığı kapitalist sistemde, satacak bir şeyi olmayan kadınların bedenlerini, erkeklerin ise onurlarını sattığını söylemişti Emile Zola. Satmak. De Niro oyunculuk yeteneğini mi, yoksa kişiliğini mi satacaktı? İlkini seçti. Bugün, yaşayan en büyük oyuncularından birisi olarak kabul ediliyor. 

Kamuoyunda varolmak Taksi Şöförü’nün çekimlerinden önce rolüne ısınmak için taksisiyle New York’u turlayan Robert De Niro’nun arabasına genç bir adam biner. Aynadan De Niro’nun suratına şüpheli bir bakış attıktan sonra çekingen bir üslupla sorar: “Siz şu aktörsünüz değil mi? Oyunculuğu ve şöförlüğü bir arada götürmek zor olmalı.” ‘Kamuoyunda bir kişilik olarak mı, yoksa sadece oyuncu olarak mı var olmalıyım?’ sorusunu ilk kez bu sıralarda sormuştu kendisine. Oyunculuk: başkalarının hayatı Aynaya bakıp “Benimle mi konuşuyorsun, lanet olasıca herif kiminle konuştuğunu zannediyorsun?” diye söylenen, yani en basit tabirle insanı korkutan bu garip adam, kendi özel hayatını dünyaya anlattığı gün mesleğinin bütün büyüsünü kaybedeceğini düşünmüştü. “Oyunculuğun en güzel yanı başkalarının hayatlarını, bedelini ödemek zorunda olmadan yaşayabilmek. Kusursuz insanlar olduklarını söyleyen aktörlerden her zaman çekindim. Çünkü ben kusursuz bir yaşantıya sahip değilim, kimsenin de olduğunu zannetmiyorum. Oyunculuğumu mu, yoksa kişiliğimi mi satacaktım? Asıl mesele buydu.” Sayısız film Uzun yıllardır süren oyunculuk kariyerinde öne çıkan filmleri burada saymak kuşkusuz pek olası değil. “Baba 2”, “Güçlüler Bölgesi”, “Brazil”, “Hediyelik Kadın”, “Marvin’in Odası”, “Bir Zamanlar Amerika”, “Misyon”, “Uyanışlar”, “Kızgın Boğa”, “New York New York”, “Komedinin Kralı”, “Sıkı Dostlar”, “Gazino” gibi filmlerin aktörüydü ve büyük küçük ayrımı yapmadan tüm bu rollerde varoldu. “Frankenstein”, “Korku Burnu”, “Fanatik” gibi filmleri gişede beklenen ilgiyi görmedi, eleştirmenlerden olumsuz yorumlar aldı. Kamera arkasına geçtiği “Günaha Davet” filmi ise oldukça beğenildi... 

Gizemli bir yaşam Haklıydı. Hollywood’un en prestijli aktörleri kendilerine atfedilen ‘yıldız’ sıfatına yaraşır biçimde bir parlayıp bir sönüyorlardı. Özel hayatındaki iniş çıkışlarla kariyeri belirlenen sanatçılar... “Dünyada çok fazla sanatçı var” diye yakınıyor De Niro. “Ben sanat hakkında ne mi düşünüyorum? Bunu şimdi anlatmak istemiyorum, ileride anılarımı yazarsam belki...” Modern toplumların kollektif yalnızlığına, kendi özel hayatıyla çare olmayı tercih etmedi. Oysa her şey buna müsaitti, tek yapması gereken bir gazeteyi arayıp birkaç laf söylemekti. 

‘Süt Robert’ lakaplı çekingen bir çocuk Bugün 60 yaşında, kırk yıldır oyunculuk yapıyor ve hakkında bilinen çok az şey var. İlk yönetmenlik denemesi “Günaha Davet”in çekimleri sırasında ölen babası bir şair, ressam ve heykeltraştı. Annesi de tıpkı babası gibi resim yapıyordu. New York’un Hollywood filmlerine bol bol malzeme olmuş “Little Italy” bölgesinde özgür bir çocukluk geçirdi. Arkadaşlarının ‘Süt Robert’ diye isim taktıkları, sıska, soluk yüzlü, çekingen bir çocuktu. Herkes oyun oynarken o kitap okuyor, kendisini geliştirmeye çalışıyordu. Çekingenliğini on yaşındayken rol aldığı “Oz Büyücüsü” oyunuyla yenmeyi başardı. 

Çeteler arasında bir genç De Niro daha sonra kendisini sokaklarda buldu ve gençlik yıllarını çeşitli küçük çetelerin içinde geçirdi. Bunlar “Günaha Davet”de resmettiği ırkçı çeteler değil, yapacak bir şeyi olmayan gençlerin ‘serseri’lik yaptığı küçük gruplardı. Oyunculuğa dönüşü ise onaltı yaşında gerçekleşti ve Çehov’un “Ayı”sıyla ilk defa para kazanmış oldu. Hayatının ilk maaşını alan De Niro, sonraki on beş yılını tiyatroyla iç içe geçirdi. Stella Adler ve Lee Strasberg gibi metod oyunculuğun ustalarından dersler aldı, Broadway’de rol avcılığına soyundu. Brian De Palma ile ilk kez 

Sinemaya geçişi ise Brian De Palma’nın “The Wedding Party”si ile oldu. “Greetings” ve “Hi, Mom!” karşı-kültür, seks ve askerlik üzerine iki önemli filmdi. Bu düşük bütçeli filmlerden sonra Hollywood’a “Bang The Drum Slowly” isimli bir biyografik filmle geçiş yaptı. Beyzbol oyuncusu Bruce Pearson’un hayatını anlatan filmdeki performansı ona, New York Film Eleştirmenleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Scorsese ile ilişkisi ve unutulmaz rolleri De Niro, en önemli performanslarını suç filmlerinde verdi. 1974 yılında tanıştığı genç yönetmen Martin Scorsese ile birlikte çevirdiği sekiz film Onu sinema tarihinin en büyük oyuncularından birisi yapacaktı. “Mean Streets”, kendisini kontrol edemeyen, sorunlu insanları canlandırdığı ilk filmi oldu. Film, Amerika’nın rezervuar köpeklerini, her şeye rağmen umutları olan küçük insanlarını büyük bir gerçekçilikle yansıtıyordu. 

Ve Taksi Şoförü... “Taksi Şöförü”nde faşizan eğilimli ruh hastası Travis Bickle‘ı asla unutulamayacak bir performansla canlandırdı. Bu filmdeki oyunculuğuyla ilgili bir anekdot: “Bang The Drum Slowly”deki rol arkadaşı Michael Moriaty, “Taksi Şöförü”nün setine gelip dostunu izlemek ister. Bir süre sonra asistanlardan birisi Moriaty’e “Dilerseniz Bay De Niro ile konuşabilirsiniz” der. Ancak az önce izlediği adamın yeteneğiyle büyülenmiş Moriaty “Hayır” diye cevap verir. “Ben Robert De Niro’yu da Travis Bickle’ı da tanımıyorum” O, kuşkusuz ‘başkası’ olma konusunda bir ustadır. Her rolün adamı 1977 yılında Scorsese’nin ilk büyük başarısızlığı olan “New York, New York”ta saksafoncu Jimmy Doyle‘u, “Komedinin Kralı”nda sinir bozucu komedyen Rupert Pupkin‘i, “Kızgın Boğa”da ise efsanevi boksör Jake La Motta‘yı canlandırdı. “Kızgın Boğa”daki rolü için otuz kilo alan ve metod oyunculuk konusunda adeta ders veren De Niro, bu filmle belki de sanatının doruğuna ulaştı. Joe Pesci’ye karısı hakkındaki düşüncelerini açıkladığı ve ağzından laf almaya çalıştığı sahnede kıskançlığın nefrete dönüştüğü anı dahiyane bir yetenekle sergiledi. 

Bernardo Bertolucci‘nin Amerika’da nefret edilen (ve neredeyse gösterime bile girmeyen), Avrupa’da ise özellikle marksist eleştirmenler tarafından başyapıt ilan edilen filmi “1900” De Niro’nun rol aldığı ilk Avrupa filmi oldu. Toprak sahibi ve yanında çalışan işçinin aynı gün doğan çocuklarının 20. yüzyıl İtalya’sında hangi yollardan geçtiğini anlatan bu beş saatlik filmde Gerard Depardieu ile birlikte oynadı. Sayısız tipleme... Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika”sında New York’un fakir bir semtinde yaşanan trajedinin başrolünü oynadı. Alan Parker’ın “Şeytan Çıkmazı”nda düpedüz şeytandı. Yakın tarihli filmlerinde ise tecavüzcü, kumarbaz, otobüs şöförü, sahte rahip, prodüktör, danışman, doktor, hırsız ve McCharty kurbanı sinemacı gibi sayısız tipe büründü. 

Scorsese ekolünü sürdürdü Anarşi ve disiplinin dengesini ustalıkla kurduğu meslek yaşamında her zaman yenilikçi oldu. Aynı dönemden gelen ve şimdilerde nostalji yoluyla para yapmaya çalışan aktörlerin aksine o hep bir adım sonrasını gözledi, sürekli kendisini tekrarlamadı. Oyunculuğunu çok şiddetli bulanlara en güzel cevabı “Büyük Hesaplaşma” ve “Avcı”daki içe dönük, yalnız adam karakterleriyle verdi. Bu arada Scorsese ekolünü sürdürdü, bundan hiçbir zaman vazgeçmedi, “Casino”da daha farklı bir teknik kullanmasına karşın rolüne eskiyi çağrıştıran bir yorum getirdi. “Küçük rol yoktur...” Basınla ilişkisi hiç de iyi olmayan bir sanatçı olan Robert De Niro’yu tanımayan yok. De Niro denilince akla hemen “Korku Burnu”nun tecavüzcü sapığı veya “Dokunulmazlar”da elinde beysbol sopası adamlarının kafasını kıran Al Capone geliyor. Onun istediği de tam olarak bu zaten. Peki ya kendisine yöneltilen ‘kişiliksiz’, ‘bukalemun’, ‘küçük rollerin adamı’ eleştirileri? De Niro gerçekten de, kendisiyle aynı dönem üne kavuşan Al Pacino‘nun aksine çok fazla filmde rol aldı ve hiç de seçici davranmadı. Bukalemunluk bir meziyet midir, yoksa tam tersi mi? "Küçük aktör vardır" Quentin ‘Jackie Brown’da başrol teklif etseydi kabul ederdim. Ancak ben yine de rolümü çok sevdim, önceleri kararsızlık yaşadım, sonunda ‘tamam’ dedim. Onunla çalıştığım için çok mutluyum.. Bence önemli olan birlikte çalışmak. “Başkanın Adamları”nda Barry Levinson’la çalışmak, “Jackie Brown”da Quentin Tarantino ile çalışmak... İşte bu yüzden tek sahnelik roller, küçük bölümler ve başrol oynamadığım onca film benim için çok önemli. Küçük roller yoktur, küçük oyuncular vardır.” 

Pek çok kişi, özellikle son dönemde rol aldığı filmlerle (“Anlat Bakalım-Analyze This”, devam filmi “Anlatamadım mı?-Analyze That”; “Zor Baba-Meet the Parents”, devam filmi “Zor Baba ve Dünür-Meet the Fockers” ve "Saklambaç-Hide and Seek" de kimi eleştirmenler tarafından bu filmler arasında sayılıyor) seçiciliği hepten bıraktığını, sıradanlaşma tehlikesine düştüğünü iddia etse de De Niro’nun kendi sözleri onu kıyasıya eleştirenleri çok güzel yanıtlıyor: “Küçük rol yoktur, küçük aktör vardır!” 

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Aşkın Önemi (3 Aralık 2008 20:45 Kanal Türk)
Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Replik
İkinci Nefes
Kimseye zarar vermeden gitmek en iyisi.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com