Ezel Akay: "Hacivat Karagöz, kadınların yeraltına itilişlerinin de hikâyesi"

Ezel Akay: "Hacivat Karagöz, kadınların yeraltına itilişlerinin de hikâyesi"
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Büyük beğeni toplayan "Neredesin Firuze"den sonra, ikinci filmi "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü" ile de adından sıkça söz ettiren Ezel Akay'a e-mail'le bağlandık ve filmle ilgili merak ettiğimiz her şeyi sorduk. Filme daha çok kadın izleyicilerin gelmesini isteyen yönetmen, filme ilgiyi arttırmak için içi boş pazarlama taktikleri uygulamaktan kaçındıklarının altını çiziyor.
14. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu'nun temellerinin atıldığı bir dönemde geçen "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?", iktidar mücadelelerinin yoğun olarak yaşandığı dönemlerde, mizahın nasıl etkili bir silaha dönüştüğünü ortaya koyan bir film. Daha önce "Neredesin Firuze" ile de oldukça keyifli bir seyirliğe imza atan Ezel Akay, yeni filmiyle güncel-politik bir eğlence yaratmayı amaçladığını söylüyor. Ama film tabii ki bundan çok daha fazlası... Son günlerde patlak veren karikatür kriziyle bir kez daha mizahın, medeniyetleri birbirine düşürecek kadar güçlü bir şeye dönüşebildiğini gördük. Bu anlamda, "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü", mizah üzerine tartışmaların oldukça güncel olduğu bir ortamda gösterime girecek. Bu durumun filme olan ilgiyi artırabileceğini düşünüyor musunuz? Tarihi bir dönemde geçse de, filminiz bugünle nasıl ilişkileniyor? Bu filmin tanıtımında özellikle karikatür kriziyle ilişkilendirmek konusunda bir niyetimiz olmadı, bu ilişkiyi ancak medya ve seyirci kurabilir. Tabii, "HK Neden Öldürüldü?" 'mizahla uğraşmak ateşle oynamaktır' diyen bir film olduğu için bu açıdan güncel durumla hemen çakıştığını da düşünüyorum. Zaten, aslında, bu hikâye tarihi bir perde üzerinde anlatılsa da, bizim niyetimiz tamamıyla güncel-politik bir eğlence yaratmaktı. Eminim önümüzdeki günlerde de film bu türden birçok "tesadüfi" güncellikler yakalayacaktır. Filme "ilgiyi arttırmak" için filmle ilişkisi olmayan hiçbir şey yapmaya niyetimiz yok. Bizim tanıtımdan anladığımız film hakkında doğru bilgilerle seyirciye bu filmi haber vermek, filme ilişkin eleştirileri hem önceden, hem de gösterim sırasında ve mümkünse medyada, seyirci önünde tartışmaktır. Bir anlatıcı-sanatçı olarak ben de filmin fikri ve duygusal bir atmosfer yaratmasını, insanları ve beni dönüştürecek tartışmaların toplumun her kesiminde gündeme girmesini arzu ediyorum. Yanlış anlaşılmasın, "arzu ediyorum", yani inşallah film seyirciye ilham verir de bu mümkün olur! Bu filme neden daha çok kadınların gitmesini arzu ediyorsunuz? Bu, filmi güncel ve politik bir eğlence olarak nitelendirmenizle ilişkili mi? Bu filmi kadınlara özel kılan şey ne? Baciyan-ı Rum – Roma'lı kızkardeşler – Yani: Şeyh Edebali'ye biad etmiş Anadolu Bacıları! Ne garip, tarih dışı, mistik bir cemaat adı gibi değil mi? Ama büyük ihtimalle gerçek. Bacılar erkeklerle beraber ve onların olmadıkları yerde çalışır, at biner, savaşır, çarşının düzenine, şehrin asayişine katılırlarmış. Ama gariptir sadece 100 yıl kadar tarih sahnesinde görünüp Osmanlı'nın bir imparatorluğa dönüşmesiyle kaybolup gitmişler. Bursa'da buluşan Hacivat ve Karagöz filmde bacılar ve devlet kurucu siyasetçiler arasındaki gerilimli geçiş döneminin ortasına düşüyor, mizahlarını burada oluşturup, kelleyi burada koltuğa alıyorlar. Kadınların toplumsal alandan yeraltına itilişlerinin de hikâyesi bu. Toplum dışı kalmakla siyasetin dikenli yollarında ince bir zeka geliştirerek iktidar sahibi olmaya çalışmak arasında seçim yapmalarını anlatıyor film. Bir de, çok güzel ata biniyorlar yahu! Birlikte çook eğleniyorlar. Yazık oluyor onlara! İşte bunları kadınlar da görsün, kadınlık meselesiyle bir kez daha hemhal olsunlar ve tarih bir daha tekerrür etmesin diye, onlara bir davet çıkarmaya ihtiyaç duydum! Karagöz ile Hacivat, kültürümüzde haklarında en çok efsane üretilmiş karakterler arasında yer alıyor. Bu durum filmin ön araştırması sırasında sizin için güçlükler yarattı mı? Hem Levent Kazak'la birlikte senaryo üzerine çalışırken, hem de dönemi yansıtacak setleri oluştururken ne tür kaynaklardan yararlandınız? 1200-1300 arasında bitinya-bursa civarında neler olup bittiğine dair o dönem yazılmış yazılı kaynak bulmak çok zordu. Ama bu konuda kapsamlı tarih tezleri var tabii. Biz de çok uzun süren okuma süreçleri sonucunda bu tezler arasinda dolasip kendi yorumumuzu aradık ve bulduk. Her tarih yazimi aslinda bir yorumdur diye düşünüyorum. Bu da bizimki! Yunus Emre Divanı'nı okuduk ve kullanacagımız dile ornek olarak oyunculara da dagittik. Sonra Aşıkpaşazade tarihi, Pertev Naili Boratav'ın Nasreddin Hoca kitabı, ve tam o günlerde Bursa'yı ziyaret etmiş bir arap gezgin olan İbn-i Battuta seyahatnamesi ana kaynaklarımız oldu... Paul Lindner ve Wittek, Köprülü ve Abdulbaki Gölpınarlı da dönemi anlamamızda temel fikirleri verdiler bize. Son dönemde Türk filmleri gişede günden güne artan bir ilgi görmeye başladı. Özellikle komedi filmlerinin kemik bir izleyicisi var. "Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü"nün bu canlanan seyirci ilgisini arkasına alabileceğini düşünüyor musunuz? Filmin gişe seyri hakkında ne gibi öngörüleriniz var? Film gişe açısından, günümüz izleyicisinin Karagöz ve Hacivat'ın merkezinde yer aldığı bir hikâyeyle ilişki kurmakta zorlanması gibi bir risk taşıyor mu sizce? Bu filme komedi demek bir yere kadar doğru, ama aslında bu film komedi üzerine, mizah üzerine bir film. Mizahı ve gerçek mizahçıları, göbek bağı olmayan, her yerde bir "komiklik" gören, söz dinlemeyen mizahçıları bekleyen önceden bilinen sonu ve o sonu hazırlayanları anlatıyor. Ben izleyicilere alıştıkları filmleri üretmeye karar vermiş yapımcı ve yönetmenlerden değilim. Her öğün baklava börek yenmez ki! İsterim ki ben onları benim(bizim) filmlerimize alıştırayım. Böylece kebabçıya kebab yemeğe gidenler "bir de Ezop'a gidelim, bakalım bu akşam bize ne yemek pişirmiş!" desinler. Sürpriz daha eğlencelidir. En azından sabah konuşacak bir konumuz daha olur, değil mi? "Neredesin Firuze", sinemamızda üslubuyla yeni bir kulvar açmayı başarmıştı. Ancak film, mizansenlerinin görkemine ve yer yer abartılı oyunculuklara yaslanarak senaryoyu ikinci plana ittiği yönünde eleştiriler de almıştı. Yeni filminizde de geçtiği dönemin atmoserini başarıyla kuran ihtişamlı setlerin yanı sıra, Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk gibi personası güölü iki oyuncu da yer alıyor. Filmde oyuncuların ve setlerin senaryoyu gölgeleyeceği gibi bir endişeniz oldu mu? Haluk Bilginer ve Beyazıt Öztürk'ü, alışıldık tarzlarından sıyırıp Karagöz ve Hacivat kimliklerine büründürebilmek için oyuncu yönetimi açısından özel bir metod uyguladınız mı? Firuze hikâye'den çok "atmosfer"in öne çıktığı bir filmdir benim için. Ama izleyici ve eleştirmenlerin senaryoyu nerede gördüklerini anlayamamışımdır. Ortada bir senaryo yok ki, film var! O kendisi olarak bize birşey söylüyor, kendi diliyle bizimle konuşuyor. Hatta seyirci için bir yönetmen bile yok, gizli gizli göz kırpan bir anlatıcı var sadece. Bu sebeplerden Firuze'de senaryo değil ama klasik/alışıldık yoldan akan bir hikâyenin, entrikanın geri planda kaldığından sözetmeliyiz belki. Sinema konuşmak için kullandığımız kavramları tekrar düşünmeliyiz diyorum ben. Hele Türkçe'de buna çok ihtiyaç var. Sonra, ne oyuncular ne set, ne müzik, ne konu benim anlattığım filmi gölgeleyemez. Bu benim özel yeteneklerimden falan değil anlatı için seçtğim stratejiden kaynaklanıyor. Tam tersine bu iki filmde de tüm bu öğelerin ayrı ayrı ve hep birden öne çıktığı, bize beraber ve ayrı ayrı birer hikâye anlatmakta yarıştığı söylenebilir. Bu, bir özeleştiri olarak değerlendirin lütfen, biraz kalabalık, biraz "koro" tarzı filmler oluşturmama neden oluyor. Ama bir meyhanede hep bir ağızdan şarkı söylemek, birlikte ağlayıp birlikte gülmek bu memlekette yaşayanların vazgeçemedikleri bir hassa'sıdır. Oyuncu yönetimi (bu yönetim-yönetmen meselesine daha sonra değineceğim) için çok basit bir yordama başvurmaya çalışıyorum: Oyuncunun "akıllı" davranmasını teşvik ediyorum. Rolün ihtiyaçlarını doğaçlamalar ve onların hemen, anında analiziyle çözecek bazı "oyuncuklar" yoluyla açıklamaya onları da teşvik ediyorum. Bunlar iyi kurulmuş oyuncu-yönetmen ilişkisinin zaten bilinen yolları. Ama işin esası burada da "dramatürji" dediğimiz şeyin önem kazanması. Dramatürji basitçe "Mana analizi" demek. Y ani: "Bu ne anlama geliyor şimdi?" sorusuyla her an uğraşmak. Aklın çalıştığını hissedip, bundan zevk almayı ve bununla zevk vermeyi başarmak! Zevk kelimesinin altını kalın çizgilerle çizmek isterim! Dikkat! İkinci filminize imza atıyor olsanız da, hem yapımcı kimliğinizle, hem de yönettiğiniz reklamlarla uzun süredir bu piyasanın içindesiniz. İzleyici ve eleştirmenler, "Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü"yü izledikten sonra, bir Ezel Akay sinemasının oluşmaya başladığını hissedecekler mi? Bu filminizle "Neredesin Firuze" arasında ne tür stilistik benzerlikler var? Ezel Akay, belirli bir üsluba yakın durmayı mı, her filminde yeni şeyler denemeyi mi tercih edecek? Stil, tarz, sonradan, sanat eserinin yaratılmasından sonra devreye giren bir adlandırmadır. Sanatçının, "şahsi zevkleri", "gustosu" , "tarzı" falan olamaz, bunlar sanat eserine zarar verecek şeyler. Eleştirmenler veya seyirciler, sonradan, kategorilendirebilmek, eserleri ve yaratıcılarının arasındaki farkları açıklayabilmek için bu adlandırmalara başvururlar. Ben de ancak geriye dönüp, hem filme, hem de izleyicilerin tepkilerine bakarak, kendi eserimle arama bir mesafe koyduktan sonra bu kavramları kullanabilirim belki, ama, sadece iki film yapmış bir yönetmenden sözediyoruz. Yok, bilmiyorum ben tarz, stil felan! Konuya ve "dramatürji" gereklerine göre "tarzı" farklı filmler yapmak daha eğlenceli görünüyor şimdilik. Yine de, mesela, bir "Pazar Yeri" gibi filmler yapmak hoşuma gidecek gibi duruyor. Pazaryerleri bolluk doludur. Kapasiteniz neyse ona göre alışveriş edersiniz, ya aylık yiyeceğinizin hepsini birden alırsınız, ya iki kilo kıpkırmızı domatesle yetinirsiniz, ya da yüzünüzde bir gülümseme, gözlerinizde merak, elleriniz ceplerinizde bolluğun, zenginliğin, canlılığın şahidi olmak için, kalabalığın arasından yürür geçersiniz! Bir sonraki projenizinin Türklerin cinsel yaşamlarıyla ilgili olacağını biliyoruz. Böyle geniş ve üzerinde sayısız şehir efsanesi dolaşan bir konuya hangi açıdan yaklaşacaksınız. Bu filmde de ilk iki filminizdeki mizahi ton olacak mı? "Türklerin Cinsel Hayatı" benim yıllardır yapmak istediğim projelerden biri ve tabii ki bir komedi! Alt başlığı: "Aşk ve Şefkat üzerine bir Film" Bu memleketin ferdlerindeki derin şevkat ihtiyacı, tensellikten başka hiçbir yolla giderilemeyecek, çocuksu ve yakıcı şevkat ihtiyacı, üzerine romantik bir komedi filmi. Adı önce cazip sonra da korkutucu geliyor, test ettim ben! Sanırım seyirci böyle bir film hakkında dedikodu yapmak ister. Amma, bir düşünün: "anne, ben arkadaşlarımla türklerin Cinsel Hayatı'nı seyretmeye gidiyorum!" ya da "bey, çıkıyorum ben, adile Hanım ve annemi de alıp Türklerin Cinsel Hayatı'nı seyredicez!" diyemez gibi geliyor bana! Bakalım seyirciyi ikna etmeye çalışacağım. Bu yüzden daha henüz hazır değilken bile bu konuyu gündemde tutmaya çalışıyorum. Bana da cesaret veren olur belki diye! Sizin yapımcı kimliğiniz vesilesiyle de, sektörün sorunlarıyla yakından ilgilendiğinizi biliyoruz. Geçtiğimiz yıllardan başlayarak Türk filmlerine giderek artan bir ilgi var. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz, sizce bu durum sektör dinamiklerindeki değişikliklerle mi ilgili? Artan izleyici, sektörde yapısal bir dönüşüm yaratacak bir güç oluşturuyor mu? Yoksa bu, gelip geçici modalara bağlı, temeli olmayan bir başarı mı? Artık bunu yeni bir şey, olacak bir şey gibi konuşmamızın gereği yok. Çünkü oldu! 2005 Kasım ayından başlayarak sinemalarda Türk filmlerinin ezici bir başarısı sözkonusu. Her sinemada en az 3 salonda Türk filmleri oynuyor. Yani gün bugündür. 2005'de 37 türk filmi sinemalara girmeyi başarmış. Tamamdır. Şimdi örgütlenme sorunları, bu sektörde çalışanların sorunları, standartların oluşması, mesleki tanımlar, finanman çözümleri gibi, sağaltıcı konulara geçmek lazım. Bu işin "sektörel" yanı. Bir de tekrar, sinemanın bir sanat olduğunun hatırlanması gerekiyor. Evet, bence üzerinde en az durulan şey bu! Birçok filmin "kötülük ve içtensizlik" ruhuna işlemiş. Yapanların ruhlarından kopan birşey gibi durmuyor bazı filmler. Sanki yapanlar dışında birinin, sanat dışı bir heyulanın malı bu filmler. İster komedi, ister aksiyon, bir başka genre filmi olsunlar, içtensizlik had safhada! Türk seyircisi güngörmüş bir seyircidir, tecrübeli bir seyircidir ve çabucak da bıkan bir seyircidir. En azından ben bir seyirci olarak böyleyim.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Vicdan (19 Mart 2010 23:15 Kanal D)
Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen, Nazan Kesal ve Rıza Sönmez'in rol aldığı "Vicdan" adlı film Tv'de ilk kez bu akşam 23:15'te Kanal D ekranlarında.
Replik
İkinci Nefes
Kimseye zarar vermeden gitmek en iyisi.
« »
Copyright © 1998-2010 Sinema.com