"Sinema sadece asprindir."

"Sinema bugüne kadar hiç kimsenin hayatını kurtarmadı, insanların hayatını kurtaran tıbbi bir ilaç değildir o. Sinema sadece asprindir." - Luc Besson "Léon" filminin o ünlü sahnesini hatırlayın: Gary Oldman, yedinci senfoni eşliğinde, kendisine yüklüce bir borcu olan adamın evini dağıtıyor, odaların arasında nevrotik bir enerjiyle geziniyor, elinde silah tutmanın güveni ve hap almanın güvensizliğiyle oradan oraya savruluyor... Bir başka sahne: Jean Reno, tam teçhizatlı bir şekilde, suikast denilen kavramın içini dolduruyor, kurşunlarıyla ve siyah gözlüklerinin ardında saklanan ifadesiz gözleriyle soğukkanlı suikastin nasıl işleneceğini gösteriyor. Bu iki sahne, tek başlarına Luc Besson'un yönetmenlik yeteneğini kanıtlamaya yeter kuşkusuz. Ama bu iki sahne, aynı şekilde, bir başka şeyi de kanıtlıyor: Luc Besson'un popüler anlatıma, daha doğrusu Hollywood anlatımına yatkınlığını. Zaten Besson'un başarısının sırrı da burada yatıyor.
Dünyanın bütün denizleri, birleşin!
Luc Besson 1959 yılında Paris'in Pisces bölgesinde dünyaya geldi. Annesi de babası da, masmavi ve kimi zaman simsiyah, ama hep korkunç ve muhteşem olan okyanusların, köpüklü ve tuzlu suların esiriydiler. Öğretmek istiyorlardı. Dalgıçlık öğretmek. Luc, annesi ve babasının izinden gitti. Akdeniz'de yüzdü. Mavi rengi denizde öğrendi. "Yunanistan ve Yugoslavya, dünyanın bütün denizleri, birleşin!" diye bağırarak, dumanlı ve stresli şehir hayatlarımızdan çok uzaklarda, sükunet ve içtenliğin iktidarda olduğu bölgelerde dolaştı durdu. 10 yaşındayken, yunusu gördü. Küçük bir botta, dümdüz denizin üzerinde gidiyorlardı. Yanında anne ve babası vardı. Dalgınlık ve bilinç arasında, bir anda denizin altından kendisine gülümseyen yunusu gördü. Suya atladı, yunusla yüzyüze yüzdü. O eşsiz anlarda, yunusun esrar dolu bakışları kendisine nüfuz ederken ve soğuk suyun ferahlığı, bir yunusla denizde raksetmenin kusursuz keyfine karışırken karar verdi: Yunuslarla ilgili bir iş yapmak istiyordu. Bir biyolog olmalıydı o. Denizlerin dibi ve bu bilinmez diyarların fotoğrafları, onu sarmaladı. Talihsiz bir kaza Bilimin yolunda ilerlerken, aslında başka yetenekleri de olduğunu fark etti. Hikâye anlatıyordu mesela ve yine mesela, düş gücü çok genişti. Lise yıllarında, sınıfta o kadar çok canı sıkılıyordu ki, oturdu bir şeyler karaladı. Yıllar sonra bu karaladıkları canlanacak, bir film olacak, bu filmin adı da "The Fifth Element" olacaktı. 17 yaşındaydı. Heyecanlı, hareketli, yetenekli. Bir deniz kazası geçirdi. Merseilles'de bir hastanede, kaldığı aydınlık ve mavi odada doktor geldi ve acı haberi verdi: Bir daha asla dalamayacaktı. Böylece Besson Paris'e döndü. Yıllardır uzak kaldığı şehir hayatını yaşamaya başladı. Ve sıkıldı. Çok sıkıldı. Böylece sinema başladı. Belgeseller, televizyon çalışmaları. Çeşitli Fransız yönetmenlerle çalıştı, kendisini geliştirdi. 18 yaşında Hollywood'a gitti. Akdeniz'den uzaktaydı artık. Bambaşka bir dünyadaydı. Ancak burada çok kalmadı. Paris'e geri döndü ve askerliğini tamamladı. Alexendre Arcady'nin "Grand Carnival" filminde ikinci yönetmen olarak çalıştı. Takım kuruluyor 1980'ler video-kliplerin yükselişini haberliyordu. Besson da bu dünyaya girdi ve 16mm formatında klipler yönetti. Pierre Jolivet'in "Voici" isimli bir klibini yönetti. Film dünyasıyla içli dışlı oldukça, prodüksiyon işlerine de ilgi duymaya başladı ve kendi grubunu kurdu: "Les Films du Loup". Sonraki yıllarda filmlerinin müziklerini yapacak olan Eric Serra ile burada tanıştı. "L'Avant-dernier" isimli bir kısa film çekti. Hayalgücünü peliküle akıtmaya çalıştı. Bu arada, Fransız sinemasında "ikinci Yeni Dalga" olarak anılan 'harekata' dahil oldu. Diğer isimler: Jean Jacques Annaud, Leos Carax, Jean Jacques Beneix... Amerikan bağımsız sinemasının Yeni Dalga'sı, yani Tarantino veya Rodriguez'in çalıştığı şartlarda, yani küçük bütçelerle çalışıyorlar ve hayalgücü ile sinema anlayışının ön planda olduğu filmler çeviriyorlardı. İkinci Yeni Dalga'da 'stil' çok önemli bir yer tutuyordu. Görsel estetik ön plandaydı. Yaratıcılığın sağladığı bir görsel estetik. Besson, bu akımın en yaratıcı isimlerindendi ve 24 yaşında, oldukça düşük bir bütçe ile "Le Dernier Combat"ı çekti ve uluslararası bir üne kavuştu. 1983'de gösterime giren film, Besson'un sonraki yıllardaki 'takıntı'larının hepsine sahipti: Serra'nın müzikleri, Reno'nun oyunculuğu ve rahat ama yaratıcı bir görsel anlatım. "Metro"yu 24 yaşında çektiğinde, ismi Steven Spielberg ile karşılaştırılıyordu. Christopher Lambert ve Isabella Adjani'nin başrollerde yer aldığı "Metro", İkinci Yeni Dalga'nın tüm teorisini Paris metrosuna taşımış ve aynı zamanda Amerikan kültüründen izleri de izleyiciye göstermişti. Kısa zamanda, "Metro" bir kült film, Besson da bir kült yönetmen oluverdiler. Sonraki film "The Big Blue", Besson'un deniz tutkusunun ön planda olduğu bir yapımdı. Çekilmesinden tam 12 yıl sonra vizyona giren film, yönetmen tarafından ailesine adanmıştı. Sonrası malum. Tüm dünyada büyük ilgi gören Nikita ve Besson'un suç filmlerine geçişi... Bir başka deniz filmi "Atlantis"... Birçok eleştirmence Besson'un 'sıradanlaştığını' ama izleyicilerce 'ustalaştığını' düşündüren "Leon" ve sonra, yönetmenin artık Fransız sinemasıyla köprüleri iyice attığı, komik ve Amerikanvari bir bilim-kurgu: "The Fifth Element". Bir Truffaut değil belki... François Truffaut da Amerikan sinemasına, özellikle kara film türüne ilgi duyan bir Fransız'dı. O da bir keresinde Amerika'ya gidip, "Fahrenheit 451" isimli bir bilim kurgu yapmıştı. Ama galiba, Truffaut tam bir Fransız'dı ve kişisel temaları, onun Amerikan sineması sevgisine hep baskın gelmişti ve belki de bu yüzden, Besson asla bir Truffaut olamayacak. Ama kendisinin de söylediği gibi, o sinemayı en fazla bir asprin kadar önemsiyor zaten.
- Penelo Cruz: İspanyol esintisi...
- Bizi hep güldür Adam Sandler!
- Jack Nicholson: Beyazperdenin göz bebeği…
- Meryl Streep: Yaşayan bir Efsane
- Eddie Murphy Şimdi de bir uzay aracı...
- Will Smith ve eklektik yaşam arayışı...
- Mustafa Altıoklar Farklı türlerin faal yönetmeni
- Sinemanın küçük kızı büyüdü...
- Mark Wahlberg: Boston serseriliğinden beyazperdeye...
- Al Pacino: Efsaneleşen bir "Baba"nın öyküsü...
- Harrison Ford: 65 yaşında, 20 yıl aradan sonra tekrar Jones...
- İdealist, zeki, iflah olmaz bir romantik: Ewan McGregor
- Jet Li: Hollywood'la Çin arasında...
- Michel Gondry
- Giovanna Mezzogiorno: İtalya'nın kara meleği!


Başrolleri Reese Witherspoon, Colin Firth ve Rupert Everett'in paylaştıkları Oscar Wilde’ın en başarılı tiyatro oyunlarından biri olarak kabul edilen ‘The Importance of Being Earnest’in sinema uyarlaması olan 2002 yapımı bir Oliver Parker filmi.

Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır. Bir topluluğun ortak bir amacı vardır. Bireyin amacı ise her zaman için şaibelidir.







Seanslar
Fragman


