Kayıt
Radu Mihaileanu:
"Bir Şans Daha, evrensel bir anlam taşıyor"
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Filmekimi'nde galası yapılan filmlerden olan "Bir Şans Daha", Yahudi cemaati içerisinde sorunlarına pek aşina olmadığımız Falashalar'ın (Etiyopyalı Yahudiler) 80'li yılların başında mülteci kamplarında başlayıp İsrail'e taşınan dramına odaklanıyor. Filmin yönetmeni Radu Mihaileanu'yla kapsamlı bir telefon söyleşisi gerçekleştirdik...
Yaklaşık çeyrek asır önce, Çavuşesku rejiminin baskısının da etkisiyle ülkesi Romanya’dan ayrılan ve Fransa’da sinema eğitimi görüp buraya yerleşen Radu Mihaileanu, ilk filmi “Trahir”le (1993) ve kendisine dünya çapında bir ün kazandıran ikinci filmi “Hayat Treni”yle İstanbul Film Festivali’ne konuk olmuştu. Mihaileanu, yeni filmi “Bir Şans Daha”da, tek bir çocuğun deneyimleri üzerinden Etiyopyalı Yahudiler’in yaşadıkları dramı ve bu dramın teğet geçtiği evrensel meseleleri gündeme getirmeye çalışıyor. “Bir Şans Daha”, daha önce sinemada işlenmemiş olması bir yana, dünyanın gündemine de fazla gelmemiş bir konuyu ele alıyor. Etiyopyalı Yahudiler’in (Fallashalar) yaşadıklarıyla ilgili bir film çekme fikri nasıl doğdu? Aslında her şey hayatımın en mükemmel tesadüflerinden biriyle başladı. 1999 yılında, bir önceki filmim “Hayat Treni”, Los Angeles’teki Yahudi Film Festivali’nin açılışını yapıyordu. Bu gösterimden sonra verilen yemekte ben Etiyopyalı bir Yahudi’nin yanına oturdum. Bana kendi hikâyesini ve Etiyopyalı Yahudiler’in yaşadıklarını anlattığında çok etkilendim. Bir yandan anlatıyor, bir yandan da -böylesine trajik şeyler yaşadığı için duyduğu utançtan olsa gerek- iki cümlede bir araya bir şaka sıkıştırıyordu. Anlattıkları bana o kadar dokundu ki, tüm gece ağladım. “Hayat Treni” filminde, Holocaust sorununu komedi türü içerisinde ele aldığınız için eleştirilmiştiniz. Şimdiyse “Bir Şans Daha”’da, başka bir Yahudilik sorununu, bu kez dram formu içinde ele alıyorsunuz. Türler arasındaki bu sıçramanın nedeni ne? Aslında, “Hayat Treni”’nde komedi konusuyla ilgili daha ağır eleştiriler almayı bekliyordum, ama nedense bu olmadı. Yahudi kültüründe mizah, trajedinin başka bir formudur. Tüm sıkıntılara karşı koyabilmek, baskı ve zulüm karşısında akıl sağlığınızı koruyabilmek, ölüme karşı durabilmek için gülmek zorundasınız. “Bir Şans Daha”’ya gelince... Umarım bu sadece Yahudilikle ilgili bir film olarak algılanmaz. Tabii ki ben Yahudi kültüründen geliyorum ve film de ağırlıklı olarak Yahudilerin yaşadıklarına odaklanıyor. Ama ben, filmin daha evrensel bir konuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Schlomo, bu dünyada yaşayan milyonlarca çocuktan biri. Tamam, siyah, Hıristiyan bir çocuk ve kendisini yeni bir topluma adapte etmek, Yahudi kimliği altında saklanmak zorunda. Evlat edinildikten sonra da yeni bir kimliği, Fransız kimliğini üstlenmek durumunda. Dolayısıyla film, sadece Yahudi kimliğiyle ilgili değil, birbiri içine giren, karışan kimliklerle ilgili. Aynı durumu, Almanya’ya giden Türkler’de de görebilirsiniz. Beraberinde getirdikleri kimlikle orada üstlendikleri kimlik arasındaki çatışma sonucunda, bambaşka biri haline geliyorlar. Yaşadığımız dünyada, özellikle modern toplumlarda, bir kimlikten diğerine geçmeyen, kimlikler arasında hareket etmeyen biri olduğunu düşünmüyorum. Sürekli hareket etmek zorundayız. Schlomo’nun da durumu bu: O aslen Etiyopyalı bir Hıristiyan, ama hayatta kalmak için bu kimliğini geride bırakıp hareket etmek, karşısına çıkan yeni kimlikleri sahiplenmek zorunda. Bugün fiziksel olarak bir yerden diğerine gitmeyen insanlar bile, televizyon ile, internet ile, kitaplar ile bu tür bir hareket içinde; kendinizi evinize kilitleseniz bile bu hareketlilikten kaçmanız mümkün değil. Bu söylediklerinizin ışığında, Schlomo’nun filmde yaşadıklarının, insanlığın durumuna dair sembolik bir anlam taşıdığını söyleyebilir miyiz? Umarım söyleyebiliriz. Bu hikâyenin evrensel düzeyde bir yerlere dokunduğunu görmek beni mutlu eder. Mesela Japonya’ya gittiğimizde, filmle hiçbir şekilde ilişki kuramayacaklarından korkuyordum, ama oradaki izleyiciler de her şeyi çok iyi anladılar ve bu küçük çocuğun hikâyesinden çok etkilendiler. Sonuçta, gerçekten de film aslında, sürekli yolculuk eden ve hayatının farklı aşamalarında, dört farklı anne tarafından kurtarılan siyah bir çocukla ilgili. Ve bu muhteşem annelerin, rengi, dini, dili hiç önemli değil; onlar sadece anne ve çocuğu kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. “Bir Şans Daha”, spesifik bir konu üzerine olsa da, farklı düzlemlerde, evrensel bir anlam taşıyor. Bu annelerin dışında, Schlomo’nun çevresinde, Qès Amrah gibi, ‘melek’ sıfatı atfedebileceğimiz insanlar da var. Bu, filmin, yaşanan tüm sorunlar karşısında iyimser bir bakışı olduğu izlenimini güçlendiriyor. Gerçekten, Schlomo’nun yaşadığı kurtuluşun, benzer durumda olan diğer çocuklar için de mümkün olabileceğini düşünüyor musunuz? Bu soruyu iki şekilde yanıtlayabilirim: Öncelikle, hümanizmin hâlâ yaşadığını düşünüyorum ve insanlara inanıyorum. Öte yandan, filmde, bahsettiğiniz iyi insanlar olduğu kadar, Schlomo’nun sevgilisinin babası gibi düşünen, ırkçı insanlar da var. Hatta, Schlomo’yu evlat edinen ailedeki babanın bile, koşullar zorlaştıkça duruşunu koruyamadığını, kaybolmaya başladığını görüyoruz. Ben hayattaki her şeyin birlikte, bir karışım halinde varolduğunu düşünüyorum; sadece siyah ve beyaz yok, gri alanlar da var. Zaten benim umudum da bu gri alanlarda. Tüm önyargıların, kirlenmenin, sınırların, etnik çatışmaların, savaşların yanında insanların günün birinde mantıklı olacaklarını, yaşamın nasıl bir armağan olduğunu fark edeceklerini ve çözüm üretmeye çalışacaklarını düşünüyorum. Belki de Schlomo, dünyayı simgeliyor. Dünyanın, biraz daha kadınların tavsiyesine, onların gücü tarafından yönetilmeye ihtiyacı var. Bugüne dek, dünya erkekler tarafından yeterince yönetildi ve fazlasıyla sıkıntı yaşadı. Dünya tarihine ve bugünkü dünyanın jeopolitik durumuna baktığınızda, savaşın hüküm sürdüğü, diktatörlüklerin etkili olduğu yerlerde, kadınların hiçbir gücü olmadığını görüyorsunuz. “Bir Şans Daha”, bir belgesel gibi başlıyor: Bilgilendirici bir üst sesin eşliğinde Afrikalı insanların fotoğraflarını görüyoruz. Bu, izleyicide bir belgesel izleyeceği izlenimi yaratabilir ya da sonrasında kurgusal bir film izlediğini fark ettiğinde, bu başlangıç nedeniyle izlediğinin yaşanmış bir hikâyeye dayandığını düşünebilir. Neden böyle bir etki yaratmaya gerek duydunuz? Filmin hazırlık aşamasında yaklaşık beş yıl harcadım; çünkü filmin tarihi gerçekler konusunda çok doğru ve tutarlı olması gerekiyordu. Etiyopyalılarla yaptığım görüşmelerde, hem bir belgesel yapıp tarihi gerçekleri kesin bir biçimde insanlara aktarmak istiyordum; hem de onların içine girdikçe, yaşadıkları hayatın destansı bir yanı olduğunu görüyor ve bunu insanlara aktarmak istiyordum. Dolayısıyla, filmi bu iki farklı amacımı da gerçekleştirebileceğim bir tarzda çekmeye çalıştım. Filmde kameranın omuzda olduğu çekimlerin ağırlıkta olduğu, belgesel hissi yaratan bölümler var; bu bölümler, yaşananların sadece kurgudan ibaret olmadığını gösteriyor. Aynı zamanda, izlediğimizin bir tür destan olduğunun altını çizmek için, etkileyici sahneler de yaratmaya çalıştım. Filmin başındaki bölümü, Yunan tiyatrosundaki prolog bölümü gibi düşünebilirsiniz. Çoğu entelektüel bile Etiyopyalı Yahudiler’in yaşadıkları hakkında fazla bir şey bilmiyor. Başlangıçtaki sahne olmadan, kimse neden Afrika’da olduğumuzu, neden kamptaki annenin oğluna Hıristiyan olduğu halde Yahudi gibi davranmasını öğütlediğini anlamazdı. O sahneler, öykü başlamadan önce, öykünün dayandığı gerçekler hakkında izleyiciyi bilgilendiriyor. Filmde hem çok fazla müzik kullanıyorsunuz, hem de genelde kullandığınız müziklere dramatik sahnelerin etkisini arttırıcı bir işlev yüklüyorsunuz. Neden müziği bu şekilde, biraz abartılı kullanmayı seçtiniz? Bunun mantıklı bir açıklaması yok sanırım. İstanbul Film Festivali’nde iki ödül birden kazanan ilk filmim Trahrir daha çok entelektüel izleyicilere hitap eden bir filmdi; çok olumlu tepkiler aldı, ama festival çevrelerinin dışında fazla bir gösterim imkânı bulamadı. O oldukça düz, neredeyse müziğe hiç vermeyen bir filmdi. Ama “Bir Şans Daha”’yı çok fazla insana ulaştırmak istedim. Bu nedenle insanlarla buluşma şansını artırmak için Amerikan tarzına; kötü Hollywood filmlerinin değil de, oradan çıkan görece bağımsız duruşa sahip filmlerin tarzına yakın bir film yaptım. Dolayısıyla, özellikle ‘sanat sineması’ diye adlandırılan filmlerden hoşlanan izleyiciler, filmimde müziği de şiddet kullanımını da fazla bulabiliyor. Ama dediğim gibi, daha fazla insana ulaşmak, daha genel duygulara hitap etmek istedim. Filmin müziklerini, Costa-Gavras’ın filmleri için de müzik yapmış olan Fas asıllı Armand Amar yaptı ve bence harika bir iş çıkardı. Müziklerin de, Schlomo’nun hayatının farklı dönemleriyle örtüşecek farklı kimliklere sahip olmasını istedik. Filminizi izleyen bir Etiyopyalı Yahudi’yle karşılatınız mı? Onların tepkileri nasıl? Henüz, fazla Etiyopyalı Yahudi filmi izlemedi; çünkü film İsrail’de 15 Ekim’de gösterime girecek. Önce Hayfa Film Festivali’nde özel bir gösterim olacak ve o gösterime İsrail’deki Etiyopyalıların liderleri de katılacak. Bu gösterimden sonra, Etiyopyalı Yahudiler için özel bir gösterim yapmayı da düşünüyoruz. Şu an için sadece filmde de rol alan Etiyopyalı Yahudi oyuncular filmi izlediler ve çok beğendiler. Filmografinize baktığımızda, 12 yılda sadece 3 film çektiğinizi görüyoruz. Bu sizin seçiminiz mi, yoksa diğer koşulların etkisi mi? Bilmiyorum, kader diyebilliriz sanırım. Ama seçim olmadığı kesin, çünkü her gün film çekebilirim. Belki biraz yavaşımdır, belki de bunca film bolluğunda çok film çekmek anlamlı gelmiyordur. Fransa’da her hafta 18 film gösterime giriyor. Böyle bir ortamda, sadece film çekmek bana yeterli gelmiyor. Seyahat edip insanlarla tanışmayı, okumayı ve yazmayı da seviyorum. Ama bu üç filmin yanında iki televizyon filmi de yaptım. Çok fazla şey yazıyorum, ama yazdıklarımın çoğu içime sinmediği için çöp kutusuna gidiyor... (Bu söyleşinin daha kapsamlı bir versiyonu Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin Ekim 2005 sayısında yer almıştır.)
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Meksikalı (24 Temmuz 2008 22:00 Fox)
Fox'da bu akşam 22.00'da başrollerini Julia Roberts ve Brad Pitt'in oynadıkları "Meksikalı" ekrana geliyor.
Replik
Temmuz'da
Hayattaki en güzel şeyler bedavadır!
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com