Sally Potter: "Evet, 11 Eylül sonrasına bir tepkidir"

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Evet" kelimesinden hoşlandığı açık, sıkça kullanıyor. Konuşurken bolca hareket ettirdiği ellerinin ritmine takılmamak elde değil. En önemli İngiliz kadın sanatçılardan birisi olan Sally Potter bu hafta vizyona giren "Evet" ile bir aşk ilişkisi anlatıyor. Lakin bu 'romantik' maksadında 11 Eylül'den sonra tırmanan hoşgörüsüzlük ortamına bir itiraz var. Potter ile Berlin'de söyleşi yapmak istediğimizde 'evet' demişti.
Lise döneminde başlayan dans ve sinema tutkusunu sürdürmüş, hatta kendi dans grubunu kurmuş, tiyatro oyunları yönetip, kısa metrajlı filmler, belgeseller çekmiş. Bu 1970’li yılları şiir ve şarkı sözü yazmadan da geçirmemiş. 22 yıl önce, Julie Christie’nin oynadığı “Altın Arayıcıları” ilk uzun metrajlı filmini yapmış. Biz onu uluslararası ün, sayısız ödül ve iki de Oscar adaylığı kazandığı 1992 tarihli muhteşem “Orlando” ile hatırlıyoruz hala. İstanbul Film Festivali’de izlediğimiz 1997 yapımı “Tango Dersi” ise dans, oyuncu ve yönetmenlik becerilerini birarada kurguladığı bir proje adeta. Johnny Depp'li “Erkeğin Gözyaşları”nın ardından, şimdilerde “Evet” ile adından söz ettiriyor. Mutsuz evliliğinde kaçan Amerikalı bilim kadınını Joan Allen, aşık olduğu Lübnanlı aşçı rolünde Ermeni asıllı Fransız tiyatro oyuncusu Simon Abkarian var. Üçüncü karakter olan iletişim özürlü politikacı kocayı ise Sam Neil canlandırıyor.
11 Eylül olayına sizden gelen ilk tepki bu değil mi?
S.P: Evet... 11 Eylül olayından sonra karanlık bir döneme gireceğimiz o kadar açıktı ki. Sadece olayın kendisinden değil, sonrasındaki tepkilerden söz ediyorum. Düşmanı kategorize ederek ilan etmek, işkence boyutunda bir imaj yaratmak. Bunun karşısında bir tepki göstermenin sinemayla bir anlamda mümkün ve daha kolay olduğunu düşünüyorum. Farklı kültürlerden gelen iki insan arasındaki aşk ilişkisi aracılığıyla önyargı, nefret ve korku olayını vurgulamak, tersine çevirmek istedim. Dünyanın içinde bulunduğu bu karmaşık durumla eşlenebildiği için seçtim aşk ilişkisini. Umut verici bir bakış getirmek istedim.
Öyküyü sinemalaştırken bir çok farklı anlatım dili kullanmışsınız. Bunu bir çok temaya birden değinmenizi sağladığı için mi tercih ettiniz?
Bir anlamıyla evet. Sonuçta öykünün kendisi meseleyi çok özetleyici, kısıtlayıcı olabilir. Oysa anlatış tarzınız herşeyi değiştirebilir ve bir anlam çok anlam kazandırabilir, farklı temalara ter verebilirsiniz. Özellikle böylesine tarihi bir olayla ilintilediğinizde, göründüğünden daha karmaşık olan meseleye bir çok katman ekleyebilirsiniz.
Senaryo aşaması nasıldı, uzun sürdü mü?
Çok da değil. 11 Eylül sonrası düşüncelerim bu konuya odaklandığında bir yıl çalıştım üzerinde. Tekrar tekrar yazdığım sahneler oldu. Benim tarzım böyle, bazen defalarca üzerinden giderim. Bazen oyunculara okutup, provada da olumlu bir karşılık alırsam hemen gelişebilir tabii ki. Yani sette de diyaogları değiştirebilirim. Beş dakka da her şey de değişebilir yani.
Amerikalı, batılı bir kadına eşleştirdiğiniz Lüblanlı erkek karakterini nasıl yazdınız, çünkü her an klişelere saplanmak kolay. Filmde erkeğin dünyası ve dünyası bayağı renkli. Kadının ki steril.
Aslında bir kaç yakın Hintli arkadaşım var, onları tanımak, onlarla konuşmak çok faydalı oldu tabii ki. Onların Afganistan’dan arkadaşları vardı. Ayrıca çok okudum, Arap kültüler ilgili araştırmalar da yaptım.
Filmin adının “Evet” olmasına nasıl karar verdiniz, başlangıçta mı?
Evet, İlk aklıma gelen ad oldu bu. Biliyorsunuz ‘evet’ çok olumlu titreşimler içeren bir sözcüktür, sadece kafada değil fiziksel olarak da hissedilebilir bu. Özelliklerde ilişkilerde belirgindir. Örneğin vücudunuz anında pozitif titreşimler verir. Oysa ‘hayır’ dediğinizde vücudunuz da bir şekilde anında kapanır dışarıya. Ben de böylesine bir sözcüğü kaçırmak istemedim. Tabii ki bu adı koyduktan sonra sohbetler de komikleşmeye başladı. Mesela filminin adı nedir, diye sorduklarında ‘Evet’ diyorum, tabii anlamayıp yeniden soruyorlar. Bakın şimdi bile gülüyoruz buna. Yani hoş bir sözcük değil mi?
Böylesine ‘ciddi’ bir mevzuya ironik bir anlam taşıma gayreti de olabilir mi?
Tabii ki ironik bir şeyler ekleyeceksiniz ki ciddiyeti daha da öne çıkabilsin. Aksi takdirde vurguladığınız bu önyargılar, ya da filmin dinamiği çok ağırlaşır. Şekspir’in yaptığı gibi yani;karakterleri çok zor meseleleri konuşurken aniden rahatlıcı, komik anlar ortaya çıkar. Ayrıca baş kadın karakterimiz bir bilim kadını, ama tam tersi herşeyi katı bir açıdan görme eğilimi yok.
İki ana karaktere de isim vermemeye nasıl karar verdiniz?
Başlangıçta isim aradım çok ama sonuçta uyuşan bir isim bulamadım. Onlar bambaşka dünyadan, kültürlerden gelip birarada olmak istiyorlar. Jenerikte anlaşılsın diye ‘o’ dedim. (İngilizce’de ‘o’ derken erkek ve kadında cinsiyeti de belirten iki ayrı kelime var malumunuz)
Tragedyadaki koro misali evdeki hizmetçi kız (Muhteşem Shirley Henderson) sürekli ortaya çıkıyor, çok önemli tesbitlerde bulunuyor; kir, toz üzerinden felsefe yapıyor.
Senaryo yazım aşamasında aklıma geldi. Toz, kir filan düşününce gülmeye başlıyordum. Hani yaşadığınız yerlerde hep varolan, bizimle yaşayan küçük izlerini gördüğümüz, bir türlü kurtulamadığımız, bizi anlatan kirleri. Ve bir temizlikçiyi ve yaşamını bu çok küçük izleri takip eden kişiyi düşünüyordum. Buradan bir şeyler çıkarmak istedim ve bu karakteri ekledim.
Sonuçta iki kadından mevzuyu felsefi olarak açıklayan temizlikçi oluyor.
Yunan korolarını, dramayı bölmelerini filan, bu tür yorumları çok severim.
Üçüncü karakter de kadının kocası rolündeki Sam Neil. Tipik, içine kapanık bir erkek. İki aşığın durumunu vurgulamak için mi yarattınız?
İngiliz erkekleri içine kapanıktır, evet, bu küçük yaşlardaki eğitimle çok ilgili. Ne denli duyarlı olsanız da bu dışarıya yansımadığında belirli bir yaşam pratiği de kazanılmıyor.
Bu kez rol almadınız filmde, neden?
Düşünmedim değil ama yönetmenlik çok enerji alan bir şey, özellikle de bu projede. Ama kamera önünde olmak yönetmen olarak da çok şey öğretti bana. Oyuncuların dilinden konuşmayı öğrendim.
Nasıl bir bir öğrenme bu?
Kamera önünde yalnız ve çıplaksınız, sizi koruyacak¸ cesalretlendirecek birisine ihtiyacınız var. Özellikle bu rolde çıplak kelimesi metafor değil. Tüm bunları halletmeye çalışırken aynı anda ışık ne oldu, kamera açısı ne alemde diye düşünecek haliniz olamıyor.
Bu söyleşi Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.
11 Eylül olayına sizden gelen ilk tepki bu değil mi?
S.P: Evet... 11 Eylül olayından sonra karanlık bir döneme gireceğimiz o kadar açıktı ki. Sadece olayın kendisinden değil, sonrasındaki tepkilerden söz ediyorum. Düşmanı kategorize ederek ilan etmek, işkence boyutunda bir imaj yaratmak. Bunun karşısında bir tepki göstermenin sinemayla bir anlamda mümkün ve daha kolay olduğunu düşünüyorum. Farklı kültürlerden gelen iki insan arasındaki aşk ilişkisi aracılığıyla önyargı, nefret ve korku olayını vurgulamak, tersine çevirmek istedim. Dünyanın içinde bulunduğu bu karmaşık durumla eşlenebildiği için seçtim aşk ilişkisini. Umut verici bir bakış getirmek istedim.
Öyküyü sinemalaştırken bir çok farklı anlatım dili kullanmışsınız. Bunu bir çok temaya birden değinmenizi sağladığı için mi tercih ettiniz?
Bir anlamıyla evet. Sonuçta öykünün kendisi meseleyi çok özetleyici, kısıtlayıcı olabilir. Oysa anlatış tarzınız herşeyi değiştirebilir ve bir anlam çok anlam kazandırabilir, farklı temalara ter verebilirsiniz. Özellikle böylesine tarihi bir olayla ilintilediğinizde, göründüğünden daha karmaşık olan meseleye bir çok katman ekleyebilirsiniz.
Senaryo aşaması nasıldı, uzun sürdü mü?
Çok da değil. 11 Eylül sonrası düşüncelerim bu konuya odaklandığında bir yıl çalıştım üzerinde. Tekrar tekrar yazdığım sahneler oldu. Benim tarzım böyle, bazen defalarca üzerinden giderim. Bazen oyunculara okutup, provada da olumlu bir karşılık alırsam hemen gelişebilir tabii ki. Yani sette de diyaogları değiştirebilirim. Beş dakka da her şey de değişebilir yani.
Amerikalı, batılı bir kadına eşleştirdiğiniz Lüblanlı erkek karakterini nasıl yazdınız, çünkü her an klişelere saplanmak kolay. Filmde erkeğin dünyası ve dünyası bayağı renkli. Kadının ki steril.
Aslında bir kaç yakın Hintli arkadaşım var, onları tanımak, onlarla konuşmak çok faydalı oldu tabii ki. Onların Afganistan’dan arkadaşları vardı. Ayrıca çok okudum, Arap kültüler ilgili araştırmalar da yaptım.
Filmin adının “Evet” olmasına nasıl karar verdiniz, başlangıçta mı?
Evet, İlk aklıma gelen ad oldu bu. Biliyorsunuz ‘evet’ çok olumlu titreşimler içeren bir sözcüktür, sadece kafada değil fiziksel olarak da hissedilebilir bu. Özelliklerde ilişkilerde belirgindir. Örneğin vücudunuz anında pozitif titreşimler verir. Oysa ‘hayır’ dediğinizde vücudunuz da bir şekilde anında kapanır dışarıya. Ben de böylesine bir sözcüğü kaçırmak istemedim. Tabii ki bu adı koyduktan sonra sohbetler de komikleşmeye başladı. Mesela filminin adı nedir, diye sorduklarında ‘Evet’ diyorum, tabii anlamayıp yeniden soruyorlar. Bakın şimdi bile gülüyoruz buna. Yani hoş bir sözcük değil mi?
Böylesine ‘ciddi’ bir mevzuya ironik bir anlam taşıma gayreti de olabilir mi?
Tabii ki ironik bir şeyler ekleyeceksiniz ki ciddiyeti daha da öne çıkabilsin. Aksi takdirde vurguladığınız bu önyargılar, ya da filmin dinamiği çok ağırlaşır. Şekspir’in yaptığı gibi yani;karakterleri çok zor meseleleri konuşurken aniden rahatlıcı, komik anlar ortaya çıkar. Ayrıca baş kadın karakterimiz bir bilim kadını, ama tam tersi herşeyi katı bir açıdan görme eğilimi yok.
İki ana karaktere de isim vermemeye nasıl karar verdiniz?
Başlangıçta isim aradım çok ama sonuçta uyuşan bir isim bulamadım. Onlar bambaşka dünyadan, kültürlerden gelip birarada olmak istiyorlar. Jenerikte anlaşılsın diye ‘o’ dedim. (İngilizce’de ‘o’ derken erkek ve kadında cinsiyeti de belirten iki ayrı kelime var malumunuz)
Tragedyadaki koro misali evdeki hizmetçi kız (Muhteşem Shirley Henderson) sürekli ortaya çıkıyor, çok önemli tesbitlerde bulunuyor; kir, toz üzerinden felsefe yapıyor.
Senaryo yazım aşamasında aklıma geldi. Toz, kir filan düşününce gülmeye başlıyordum. Hani yaşadığınız yerlerde hep varolan, bizimle yaşayan küçük izlerini gördüğümüz, bir türlü kurtulamadığımız, bizi anlatan kirleri. Ve bir temizlikçiyi ve yaşamını bu çok küçük izleri takip eden kişiyi düşünüyordum. Buradan bir şeyler çıkarmak istedim ve bu karakteri ekledim.
Sonuçta iki kadından mevzuyu felsefi olarak açıklayan temizlikçi oluyor.
Yunan korolarını, dramayı bölmelerini filan, bu tür yorumları çok severim.
Üçüncü karakter de kadının kocası rolündeki Sam Neil. Tipik, içine kapanık bir erkek. İki aşığın durumunu vurgulamak için mi yarattınız?
İngiliz erkekleri içine kapanıktır, evet, bu küçük yaşlardaki eğitimle çok ilgili. Ne denli duyarlı olsanız da bu dışarıya yansımadığında belirli bir yaşam pratiği de kazanılmıyor.
Bu kez rol almadınız filmde, neden?
Düşünmedim değil ama yönetmenlik çok enerji alan bir şey, özellikle de bu projede. Ama kamera önünde olmak yönetmen olarak da çok şey öğretti bana. Oyuncuların dilinden konuşmayı öğrendim.
Nasıl bir bir öğrenme bu?
Kamera önünde yalnız ve çıplaksınız, sizi koruyacak¸ cesalretlendirecek birisine ihtiyacınız var. Özellikle bu rolde çıplak kelimesi metafor değil. Tüm bunları halletmeye çalışırken aynı anda ışık ne oldu, kamera açısı ne alemde diye düşünecek haliniz olamıyor.
Bu söyleşi Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.
Henüz kimse yorum yapmamış.


Sessiz Tepe (9 Temmuz 2008 21:40 Kanal 1)
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...
Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...

Mesajınız Var
En önemli şeyler önemsiz gibi görünen şeylerdir.
En önemli şeyler önemsiz gibi görünen şeylerdir.











