
John Boorman: Festivalleri seviyorum. Saf ve gayretkeş bir tarafları vardır festivallerin ki bu da çok iyi bir şey. Selanik Film Festivali’ni de çok beğendim. Özellikle burada, Selanik’te biliyorsunuz uluslararası yarışma bölümü ilk ya da ikinci filmlerini yapan sinemacılara açık. Bu nedenle genç sinemanın, daha doğrusu büyük sermayeden bağımsız sinemanın nerede olduğuna dair bir fikir edinebiliyorsunuz. Tabii ki juri başkanı olarak filmler hakkından yorum yapamam (gülüyor) ama genel gidişat hakkındaki gözlemlerimi söyleyebilirim. Genelde bulduğum ortak bakış açısı herkesin, her filmin seyirciyi bir yolculuğa çıkarması. Balkanlarda yolculuğa çıkıyoruz. Yunanistan’dan Kıbrıs’a gidiyoruz, Arjantinden İsrail’e gidiyoruz. Her millet artık sıkıştığı noktadan yola çıkıyor. Dünyada değişen coğrafi durum nedeniyle de bu yolculuklar ruhsal olduğu kadar fiziksel de oluyor. İnsanlar savaşları sorguluyor, kültür karmaşasını sorguluyor ve ayrı kaldığı vatan toprağını arıyor. Esas olan köklerini aramak tabii ki... Bulmak ya da bulmamak değil sorun... Filmlerin ortak özelliği kendi etnik kimliğini öne çıkarmak, savaş ya da politik manevralarla parçalanan kültürünü ya da toprağının derdine düşmek. Peki bunu sinemalaştırırken tehlikeli bir tarafta da yok mu sizce?
John Boorman: Tabii ki var. Dünya globalleşiyor derken, bu yalanın etrafında herkes bölünüyor aslında. Herkes kendi etnik kimliğini öne çıkarmak istiyor. Dünya dengeleri alt üst olmuş. Yılların baskısıyla bir çok millet kendi kökünü hatırlamak için çaba sarfediyor. Ve tabii ki bu aşamada "ırkçılık" gibi bir tehlike var. Kendi etnik kimliğinizi vurgulamak ve kendinizi varetmeye çalışırken kuşkusuz objektif bakamayabilirsiniz. Ama bunun çizgisi nerede. Zaten o çizgiyi aşmışsa sinema yapamamış, yaratamamış demektir ki onu da seyircinin izlememesi gerekir. Ayrıca demek ki bu aşama da gerekli. İlk çığlıklar keskin olabilir ama duyulduğunuzu anladığınızda daha sakin konuşabilirsiniz. Ben festivallerdeki filmlerin niyetlerini çok takdir ettim. Sadece yarışma filmlerini değil tümünü kasdediyorum.
Hepsi beni bir yolculuğa çıkardı, tanımadığım, bilmediğim kültürlere ya da durumlara.
Basın toplantılasında sinemada metaforu çok sevdiğinizi söylemiştiniz. Niyetini olduğu gibi söyleyen filmlerden çok metaforik, mitik tarzı
John Boorman(Gülüyor): Sinemada metafor kullanmadan, mitolojiden faydalanmadan yapamazsınız. Sinema bir yaratım sanatıdır, görüntüleri ve sözleri "doğru" olarak dizmek değildir. Kim ister ansiklopedi okumayı, ya da kişisel yorum getirilmemiş bir resme bakmayı? Sinema da bir sanattır. Konuşmak, kendini ifade etmek de kişiliğin bir parçasıdır. (Gülüyor) Burada bana sakın not vermeyin...
Estağfurullah! (Kelimenin anlamını açıklıyorum, metaforik değilse de esprili buluyor) Peki, Panama Terzisi’ne gelirsek, John Le Carre’nin romanını uyarlamak nereden aklınıza geldi?
John Boorman: John Le Carre okudunuz mu hiç, yani Türkçe’ye çevrilmiştir herhalde değil mi?
Evet, çocukluk dönemimde keşfetmiştim onu ve benim idollerimden birisi olmuştu. Smiley karakterini unutamam. Zaten Berlin’de gözlerimi ondan ayıramamış, yanına sokulabilmek için elimden geleni yapmıştım...
John Boorman: Ne güzel... Ben de bir John Le Carre hayranıyım. Panama Terzisi’ndeki ironi beni çok cezbetti. Ayrıca John eserlerinin geçmişteki uyarlamalarından hiç hoşnut değildi ve benim yapmamdan büyük mutluluk duyacağını söyledi. Bölyece başladı her şey.
John Le Carre ile ne kadar yakın çalışıyordunuz birbirinizle?
John Boorman: Çok yakın ve uyumlu çalıştık. Gerçi karşıklı ancak iki kez filan görüştük ama aramızda korkunç bir faks trafiği vardı. Ben bir sayfa yazıp ona fakslıyordum fikrini sormak için, o hemen kontrol edip geri yolluyordu. İnanılmaz bir uyum içinde çalıştık
Genelde romana sadık kaldığınız ama sonunu değiştirdiğiniz görülüyor, neden böyle bir tercih yaptınız?
John Boorman: Romanın sonu fazla trajik kaçıyordu. Böylesine bir son ise filmin tonuna uygundu.
Hollywood genellikle prodüksiyonun en ucuz olduğu yerlerde setlerini kurar, siz nasıl gittiniz Panama'ya?
John Boorman: Panama çok ucuz bir yer aslında setler açısından ve son derece kendine özgü bir yer. Uyuşturucu, kara ve seks ticareti bir yanda, ABD hemen yanıda...Kanal ise adeta bir geçit. Seks ticareti çok rahat orada.
O zaman Geoffrey Rush ile Pierce Brosnan’nın otel odası sahnesindeki her şey gerçek yani değil mi?
John Boorman: Hayır onlar benim hayalgücüm (gülüyor). Yani sallanan yatak ve televizyondaki porno film filan, onları ben ekledim. Brosnan’nın Geoffrey’ye nasıl işkence etmek istediğini anlatıyordu. Onun kişiliğini sindirmek, onu rahatsız hissettirmek için böyle numaralar kullandığı sahneydi o.
Sizin yıllar öncesinden Yüzüklerin Efendisi ilgili projenizi biliyoruz. Neden gerçekleşmemişti?
John Boorman: Evet, 70’li yıllardı.. Üzerinde tam bir yıl çalıştım. United Artists şirketi haklarına sahipti ancak o dönemde şirketin ekonomik durumu çok kötüydü. Daha sonra Disney’e teklif götürdü ama orada da başarılı olamadık. Sonra Tri-Star şirketine sordum ama hakları alan kişi benim bir milyon dolarlık teklifimi yeterli görmedi. Oysa benim tüm yetkim de bu kadardı. O nedenle hakları almış olan kişi animasyon versiyonunun yapılmasını istedi. Yapamadık yani. Ama şimdi çekilen üç filmin çok iyi olacağını sanıyorum ve çok umutluyumk. Ayrıca üç filmi birardada çekmek de çok akıllıca.
Siz de bir dönem film eleştirmenliği yaptınız, günümüz film eleştirmenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
John Boorman: İki türkü film eleştirmeni vardır: Film çekmek isteyenler ve yönetmenlerle arkadaş olmak isteyenler. (Gülüyor) İlk bölümdekileri biliyorsunuz, en çekilmezleri ikinci bölümdekilerdir. Sürekli size gelirler, size fikir danışırlar ama bir yandan da sürekli ukalalık yapmaktan, ‘ah şu sahneyi de şöyle çekseydiniz ne iyi olurdu’ filan gibi tavsiyelerde bulunanları vardır. Tabii ki şaka bir yana ciddi eleştirmenlerin varlığını inkar edemeyiz.
Gelecekteki projeniz nedir?
John Boorman: Oxford İngilizce Sözlüğü’nün oluşumunu anlatan The Professor and the Madman adlı projenin senaryosunu tamamladım. Çok mutluyum.
Evet, duymuştum bu romanı, ancak sizin üzerinde çalıştığınızı bilmiyordum..
John Boorman: Aslında Mel Gibson getirdi bu teklifi. Kitabın hakları onda. Ancak başrollerde birinde rol alıp almayacağı henüz belli değil. Bu nedenle konu hakkında spekülasyon yapmayı sevmiyorum. 20 dil konuşabilen ancak akademik eğitim almamış birisiyle, projeye çok ilgi duyan bir "akıl hastası"nın birlikte çalışmasıyla oluşan bu ünlü sözlüğün yapımını anlatıyor. Bence harika olacak. Ya da umutlu olmayı seviyorum, kimbilir.
Benim filmleriniz aracılığıyla nacizane görüşüm, insanın mücadelesini anlatmanız, sanki kendi kendinizle yarışıyorsunuz.
John Boorman: Mistiğim, mitolojiyi seviyorum, en kısacası bir insanım. Filmlerimde doğru insanı doğaya çıkarıyorum, onunla mücadele ettiriyorum, sınırlarını deniyorum. Excalibur’da efsane vardı, mücadele vardı. Hope and Glory’de kendi çocukluğumun mücadelesi vardı. Deliverance’da doğaya ve kötüye karşı mücadelesi vardı.
Kendi sınırlarınızı mı deniyorsunuz?
John Boorman: Çok doğru... Ama bunun için değil midir sinema! Ben de kurtuluşumu böyle arıyorum. Rahat yaşantılarımız doğadan ve onun sağladığı geniş vizyondan çok uzak. Bu başlı başlıbaşına bir tehlike. Sorunumuzun bir çoğu burada gizli.
Siz doğayla içiçe yaşayabiliyorsunuz musunuz?
John Boorman: Evet. Çalışıyorum. Mesela fırsat buldukça, ormanda gezerim, hay allah, ben dedim ya, tipik bir İngilizim. Çimenlerde yatar uyurum, soğuk suda duş alırım filan. Neyse, Her aklı başında insan gibi ben de köklerimi arıyorum. Yani insan olmadan önceki köklerimi belki de... Aksi halde yaşamdaki bu vahşi şeyleri nasıl kendimize açıklayabiliriz ki! Doğadan nasıl koptuğumuza bakıyorum, doğaya yaklaşmaya çalışıyorum.
Peki çok barışçıl ve huzurlu görünüyorsunuz ama tabii ki size sormalı, mutlu bir insan mısınız?
John Boorman: Evet, şimdi evet!!! Olabildiğince, günü gününe, her sağlayabildiğim şeye minnettar olarak. Bu soruyu belki 20 yıl önce sorsaydınız gülerdim ama şimdi anlamını biliyorum. Yaştan söz etmek istemesem de 68 yaşındayım. Gencim ve heyecanlıyım, öyle değil mi?
Evet, evet, tabii ki...
John Boorman: Kendimi olgun ve heyecanlı hissediyorum. Hala çalışıyorum yeni bir şeyler öğrenmek ve üretmek için.
Kendinizi bir dönem "outsider" olarak niteliyordunuz, hâlâ öyle misiniz? John Boorman: Tabii ki öyleyim, aksi düşünülemez bile. Ben Hollywood’da sinema yapıyorum, oraya ait değilim. Bağımsız deseniz, değilim. Bağımlı hiç değilim. Kendi sinemamı yapıyorum ama kendimi ustalar arasına hiç koymuyorum. İnrgilizim, İrlanda’da yaşıyorum, Amerika’yı hiç de fena bulmuyorum falan filan.. Not: Bu söyleşinin bir kısmı Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.


Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Kaç hayat yaşıyoruz? Kaç defa ölüyoruz? Sadece 21 gram kaybettiğimizi söylüyorlar... Ölüm anında... Herkes.
Paul Rivers










