Russell Crowe ile yüzyüze

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Russell Crowe'u nasıl bilirsiniz?
Ben onu filmlerinden tanırdım ama yüzyüze söyleşi yapmak da kısmet oldu. Soğuk bir Berlin gününde, infaza gider gibi geldiği basın toptantısında gördüm onu ilk kez...
Berlin'e Nobel ödüllü dahi matematikçi John Nash’in yaşamını anlatan Akıl Oyunları’yla gelmişti. Basının huzuruna cıkacağı o gün, bu rolüyle Oscar’a aday olduğunun açıklanmasıyla ilgisi daha da coşan medya ordusunu kendisinden uzak tutmak istemesi miydi, bu asık suratı ve kimseyi takmıyor havası, bilinmez. Nash’in filmdeki repliğine öykünürsem, bu imajla insanın kendisini ‘korkmuş, sinmiş, aptallaşmış’ hissetmesi içten bile değildi.
Roportaj için buluştuğumda ise ‘Bu sevimli insan da kim, Russell Crowe’un vücudunun içinde ne işi var’ sorgulaması içindeydim. Russell Crow, şan ve şöhreti takmayan havasıyla yeni bir Hollywood starı.
Bu imajlar karmaşasında biz gazetecilere düşen ise kendimiz ve şizofrenimiz, kolkola girip bu eğlenceli oyun dünyasına dalmayı kabul etmek en iyisi, buyrun..
Oyuncu olarak tatminsizim
Russell Crowe, John Nash karakteriyle gelen Oscar adaylığından pek hoşnut: “Çok önemli ve saygın bir ödül. Sizi ancak bu piyasada çalışan insan takdir edebilir ki bu da onu çok önemli bir yapıyor.” Geçen yıl Gladyatör ile gelen Oscar konusunda “Belki kişisel olarak biraz daha rahatlamamı sağladı. Ama oyuncu olarak sürekli tatminsiz durumdayım, arayış halindeyim. Bunu olumlu anlamda söyledim diyor.
Avustralyalı Russel Crowe günümüzün Hollywood’dan yüksekelen en yetenekli aktörleri arasında. Değişik fizik, yaş ve karakterlere dönüşümündeki başarısıyla öne çıkıyor. Tüm yetenekli aktörler gibi o da en olumsuz karaktere bile seyircinin ilişki kurabileceği insani boyutu yansıtabiliyor. Romper Stomper, Los Angeles Sırları, Akıl Oyunları gibi yine bir gerçek yaşam draması olan The Insider ve Gladyatör ilk akla gelenler.
Gördüğünüze inanırsanız eğer, gerçek yaşamda da ruh halleri değişken. Şu anda tüm sevimliliğiyle karşımızda. Pantalonunun üzerine düşürdüğü bol, buruşuk gömleği, dağınık perçemlerinin düştüğü sakallı yüzündeki hoşnut ifadesi rolllerini nasıl seçtiğini anlatırken hafif ciddileşiyor: “Bir prensibim yok. Zannedildiği gibi kolay ya da zor rol yoktur. Bu açıdan hiç birini öne çıkarmam ve her birine özenle eğilirim. Tek prensibim kolaya kaçmamaktır.”
Peki, John Nash karakterine nasıl hazırlanmış?Yıllarca şizofreni tedavisi gören bu matematik dahisini canlandırmak için kolay olmamış tabii ki: “Ayrıca Nash’in hala hayatta olması işleri kolaylaştırmadı. Çünkü geçmişiyle ilgili elimizde fazla kaynak yoktu. Gençlik döneminden bazı siyah beyaz fotoğraflar haricinde ne bir video ne de ses kaydı mevcut. Yani elimizde uzun yılları kapsayan büyük bir boşluk söz konusuydu. Bu boşluğu doldurmak zorundaydım. Ron’dan (yönetmen Ron Howard) Nash’e çeşitli sorular sormasını ve bunları görüntülemesini istedim. Sonuçta onun kendisiyle ilgili bazı konularda hiç bir anısı olmadığı ortaya çıktı. Hayatında hiç sakal bırakıp bırakmadığını bile hatırlamıyor örneğin. Benim ihtiyacım olan belirli detaylar konusunda kendi yaşamının tanığı değildi.”
Peki bu bilinmeyenler içinde denklem nasıl çözüldü?
Biraz derin derin düşünüyor: “Şizofrenin doğası önemliydi benim için ve araştırmalarımda hastalığın öncesi ile sonrası durumlarını inceledim. Kuşkusuz arada büyük bir değişim söz konusuydu. Buraya odaklandım. Nash’in gerçek olduğuna inandığı şeylerin yarısının aslında hiç yaşanmadığını anlamak ve onların halisünasyonlardan oluştuğunu kavramak inanılmaz” .
Russel Crowe, çekimler sırasında karakterle fazlaca özdeşleştiği söylentilerini ise reddediyor: “Hep bu soru, kötü soru değil yani. Neyse tabii ki yoğun bir etkilenme oldu. Uzun saatler boyunca böyle bir mevzuya odaklanmanın sonucu bu. Yoğun yaşadım, doğru. Ama oynadığınız karakteri eve götürdüğünüz fikri bence romantik bir çıkarım. Saçmalık. Bu işe kafa yormaya başladığınızda doğal olarak kendi deneyimlerinizi gözden geçiriyorsunuz. Bu da insanı bazen sabahlara kadar uyanık tutabilir ama öyle hayaletler, sanrılar görmedim.”
Crowe’un, dünya nüfusunun çoğunluğu gibi matematik konusunda da Nash ile bir ilgisi yok: “Okulda matematiğim çok kötüydü” diyor ve lakin bunu henüz İngilizce bilmeyen Macar asıllı hocasına bağlıyor: “Zaten sonra da matematikle aram hiç iyi olmadı.”
Ya gerçek Nash ile tanışması?
Biraz duraklıyor ve “Sete gelinceye kadar onunla hiç karşılaşmadım” diyor ve ekliyor: “İlginç bir deneyimdi, etkilendim tabii ki. Ne içmek istediğini sorduk, yanıtı 15 dakika sürdü. Bunu filmde de kullandık zaten. Bir sahnede bana birisi bir fincan çay içmeyi teklif ediyor. Ben ağzımda lafı geveleyip, ‘acaba ne çeşit çayları var, orada içmem uygun olur mu’ gibi bir sürü laf söylüyorum .”
Sylvia Nasar’ın biyografi kitabından uyarlanan filmde Nash’in eşcinsel eğilimlerine değinen satırların filme aktarılmadığı eleştirileri dorukta. Crowe besbelli ki bu ‘tehlikeli’ bölgede dolaşmak istemiyor ve bu dramda onu ilgilendiren şeyi gülerek açıklıyor: “Aşk hikayesi! Dahilik, delilik ya da başka bir şey değil. Benim için en önemli şey Nash ile karısının arasındaki aşk ilişkisi.” Aldırmaz bir tavrın hemen ardından gözlerine ve sesine yansıyan sıcak, küçük bir kahkaha şüphesiz ‘kadınların gözdesi’ ünvanını açıklıyor, direnmiyoruz..
O, son 20 yılın sterilize ‘cool’ erkek tredini eline alıp, 1940’lara götürerek günümüz erkeğini kendince yeniden tanımlamış. Herkes gibi ‘sevimli maço’ demeye dilimiz varmıyor.
Crowe’un özel hayatıyla ilgili öğreneceğimiz Avustralya’daki çiftiliği, doğa ve hayvanlara karşı duyduğu sevgiyle sınırlı. Bir de zincirleme yaktığı sigara ve de içki keyfi, motosiklet, gitar tutkusu biliniyor. Sırada “30 Odd Foot of Grunts” adlı rock grubunun belgeseli olan “Texas” ın festival kapsamında Berlin’de gösterilme mevzusu var. Film için “Biz kendi kendimize takılıyorduk, ciddiye almayın” diyor Crowe. Lakin bir yerlerde ciddi takılmak gerek. En iyisi, matematikteki en basit şeyi yapıp iki nokta arasını birleştirmek. “I Just Wanna Be Like Marlon Brando” adlı eski bir single çalışması var. Yani, bu şarkıdaki Brando hayranlığı ile efsane oyuncunun başı çektiği ‘metod oyunculuğunu’ kendisinin de benimsemesiyle ilişkilendirsek bir doğru çizgi elde eder miyiz?
Hayır! Yüzündeki güler geçer ifadeyle yanıtlıyor: “Ya, ben bu şarkıyı yazdığımda henüz 16 yaşındaydım ve itiraf edeyim, hayatımda hiç Brando filmi görmemiştim. İşte öylesine bir şarkıydı. Tabii ki Brando muhteşem bir aktördür ama çok sonra gördüm filmlerini. O, herkesin kabul ettiği normların dışında bir şeyler yapıyordu...”
Yakın gelecekte kamera arkasına geçiyor: “Green Long Shore adındaki film, 2. Dünya Savaşı’nda Avustralyalı askerleri anlatacak. Yönetmen ve oyuncu olarak benim için yeni bir mücadele. Aksi takdirde, gerçekten mükemmele ulaştığınızı düşünüyorsanız, bu son filminiz demektir.”
Not: Bu söyleşi Radikal gazetesinde de yayınlanmıştır.
Henüz kimse yorum yapmamış.


Altın Yumruk İstanbul'da (6 Temmuz2008 21:20 Kanal 1)
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.

Sylvia
Eğer hayatınız kötü gidiyorsa ne yaparsınız… Devam edersiniz.
Eğer hayatınız kötü gidiyorsa ne yaparsınız… Devam edersiniz.










