Icíar Bollaín: "Kadın öyküleri bitmez"

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Geçen yıl adından çokça söz ettiren "Gözlerimi de Al"ın yönetmeni Icíar Bollaín filmin Türkiye galası için İstanbul'a geldi. Memleketi İspanya ve uluslararası festivallerde övgü ve ödüllerle takdir edilen film, aile içi şiddet üzerinden kadının çaresizliğinin kökenlerine inmeye çalışıyor, fiziksel olduğu kadar yaşanan duygusal travmayı da irdeliyor. Ünlü İspanyol aktris ve yönetmen Icíar Bollaín ile kadın vizyonu ve kadının 'acı' sürecini konuştuk.
10 yıllık bir evlilik, bir çocuk ve şevkat kadar şiddeti de 'esirgemeyen' bir koca. Tabii ki merkezde acı çeken bir kadın var. Kadının geleneksel kabul gören değerleri ve kendi duygusal açmazlarını aşarak 'insanlığını' ilan etmesi çok da kolay bir süreç değil. “Gözlerimi de Al” işte bu süreci anlatan öyküsüyle geçen yıl adından çokça söz ettiren bir film olarak öne çıktı. Victor Erice’nin usta işi “Le Sur” filmiyle oyunculuğa başlayan, Ken Loach gibi önemli isimlerle çalışan tanınmış bir aktrist olarak sonunda kamera arkasına geçen 36 yaşındaki Iciar Bollain ile kadın vizyonu ve kadının ‘acı’ sürecini konuştuk.
Aile içi şiddet tüm ülkelerde yaşanan bir sorun olarak dikkat çekse de böyle konuyu seçme aşaması sizin için nasıl gerçekleşti?
--İspanya’da 10 yıl öncesine kadar bu tür konuları kamuoyna duyurma açısından son derece yetersiz, kadınlar sessizdi. Bir anlamda sizin ülkenizde olduğu gibi. Söylemek, konuşmak, şikayet etmek ‘ayıp’ olarak karşılanıyordu. Sonunda 10 yıl önce kıpırdanmalar başlandı ve bu konudaki kampanyalar başladı. Ben de gazete haberlerini okurken bir gün bu konuya eğilmek istediğimi biliyordum ve sonunda gerçekleştirdim.
Filminiz aile içi şiddete dikkat çekse de özellikle kadının yaşadığı duygusal travmayı anlatmayı veya anlamayı çalışıyor.
--Evet, ben de bu kadınların yaşadıklarını haberlerde okurken veya izlerken anlamaya çalışıyordum. İnsan neden kendine eziyet eden bir insanla yıllarca yaşar, kocası veya sevgilisyle onu birarada tutan motivasyon nedir? Özellikle filmimde de buna odaklanmaya çalıştım. Sonuçta sadece ekonomik koşullar, kocaya maddi olarak bağımlı olmak değil sorun. Aynı zamanda başka parametreler giriyor devreye, sevgi gibi, düzeleceği umudu gibi. Ayrıca toplumsal, çevresel zorlamalar da kadını eziyet bile görse evlilik kurumu içinde tutmaya zorluyor.
Filminize son derece tarihi geçmişi olan Toledo’yu dekor seçmişsiniz, eski kiliseler, binalar çok etkileyici. Muhteşem bir kent olarak aynı zamanda depresif bir duygu vermekten de geri kalmıyor.
--Evet, özellikle Toledo’yu seçtim. Çok güzel bir yer ama aynı zamanda tarihi geçmişi, o muhteşem kilise ve katedralin ağırlığıyla klosrofobik bir yanı da var. Katolik dininin ağırlığı, dinin baskıcı, erkek egemen halini, geleneklerin yaptırımını vurgulamak istedim. Mesela kilisedeki o tablolar, hepsi baskın erkek gücünü temsil ediyor yüzyıllar boyu.
Ben özellikle El Greco tablolarından çok etkilenirim, filmde de mesajı açıktı gerçi ama...
--Evet, El Greco ızdırabın dışa vurumudur, tablolarında acı çeken insanları resmetmiştir. Kadın yani Meryem ana figürü de her zaman oluğu gibi ağlamaktadır. Yani kadına layık görülen şey ağlamasıdır. Zaten bildiğiniz gibi Katolik dini bir acı çekme süresinden doğmuştur; İsa da acı çekerek kulların günahını ütslenmiştir. Kısaca her şey acının, katlanmanın adeta çok doğal bir süreç olduğunı empoze ediyor. Kadının acı çekmesi ikonik bir şey. Böyle algılamak kolay.
Filmde erkeğin bastırılamayan öfkesi de onu kurban yapıyor bir anlamda değil mi?
--Evet, gerçek kurban her ne kadar kadın olsa da erkek de dizginleyemediği öfkesini açığa vurduğunda bile rahatlayamıyor çünkü zaten bu imkansız. Dolayısıyla kendi öfkesinin kurbanı.
Siz zaten erkeği suçlu ilan etmekten ziyade kadının duygusal çalkantılarına eğilmeyi tercih etmişsiniz.
--Tabii ki kadının içinden çıkamadığı bu duygusal travma daha önemli. Sonuçta bizim dışardan gözlemlediğimiz olay daha kesindir; yani dayak yiyen, maddi ve manevi işkence gören bir kadın var ortada. Onun yaşadıklarına katlanma sürecini anlamaya çalışmak daha önemli.
Etrafındaki kadınlar da onu çok anlıyor gibi görünmüyorlar; örneğin kızkardeşi onun için çok üzülse de dilemiyor, sadece kocasından ayrılmasını istiyor. Anne ise tam geleneksel görüşü temsil ediyor.
--Evet, kızkardeş bizleri temsil ediyor. Ben erkek kardeşimlerimle gayet eşit davranıldığım bir ailede özgürce büyüdüm. Böyle bir davranışla karşılaşan bir kadına ilk tavsiye edeceğim şey, hemen bu işkenceye son vermesidir. Oysa karşımızdaki insan dinlenilmeyi, anlaşılmayı istiyor, en önemlisi de kendi kişisel sabır kotasını doldurması ve filmdeki karakter gibi sevginin artık umudu beslemediği bir noktaya gelmesi gerekiyor. Bu nedenle özelllikle son derece geleneksel düşünen ve kızının sabretmesini, her evliliğin böyle olduğu şeklinde genelleme yapan anne karakteri de bir klişedir.
Minimal öyküsüyle film özellikle iki başrol oyuncusunun performansına dayanıyor. Nasıl yaptınız seçiminizi?
--Aslında önce bu filmin 20 dakikalık kısa versiyonunu yapmış ve Antonio yani koca rolündeki erkek oyuncusu rolünü de Luis Toscar vermiştim. Bu nedenle uzun metraja geçerken zaten aklımda o vardı. Sevecen, aşık bir insanken nasıl duygularına daha doğrusu öfkesine yenildiğini açıkça görebildiğiniz, muhteşem bir oyunu var. Antonio’nun karakterine çok sayıda katman eklemeyi başardı. Zor olanı tabii ki Pilar karakteriydi benim için. Uzun süre birçok yetenekli aktris ile görüştük. Pilar içine kapanık, hislerini dışa vuramayan bir karakter olduğu için onun hem kırılgan hem de güçlü yanını ortaya koyabilecek bir oyun ve oyuncu gerekiyordu. Sonunda Laia Marull’u bulduğumda, ‘işte o’ dedim. Zaten kendisi tanınan, iyi bir aktristtir. Aslında tüm oyuncularıma çok şey borçluyum.
Klişe olacak ama oyunculuktan gelen bir yönetmen olarak nasıl çalışırsınız oyuncularınızla?
--Oyuncularla işbirliğine gidilmesi gerektiğine inanıyorum. Provalarda eğer benim yazdığım bir cümle oyuncunun ağzından o anda gerçek görünmüyorsa hemen değiştiririm. Mühim olan doğru, doğal olmasıdır, benim yazdığım değil illa. Karakterin oyuncunun üzerine oturması gerek, bu nedenle onu rahatlatmak da gerek tabii ki.
Sette doğaçlamaya da açıksınız o zaman...
--Evet, tabii ki. Sonuçta ortada bir senaryo var tabii ki ama her an bir şey çıkabilir, oyuncunun rahat ve serbest bırakılması taraftarıyım. Ama sette mutlaka rolü uzun uzun anlatır, yönlendirir, tartışırım.
Siz Ken Loach gibi çok önemli yönetmenlerle çalıştınız, onlardan ‘kaptığınız’ bir şeyler de olmuştur belki...
--Ken Loach çalıştığım en harika yönetmenlerden birisidir. (“Ülke ve Özgürlük”de rol aldı) Sette harikadır, oyuncularla müthiş bir işbirliği vardır. Sahneleri filmi gördüğümüz sırayla çektiği için oyuncunun karaktere bürünebilmesi ve rolünde doğallık kazanabilmesi açısından müthiş bir olanak da sağlıyor çalışma tarzı. Genelde elimize bir sonraki gün ne oynayacağımızı bile vermezdi. Gerçek yaşam da böyledir aslında değil mi, yarın ne olacağını bilmeyiz! Ama ben onun kadar gerçekçi çalışmıyorum tabi ki.
Tanınmış, yetenekli bir aktris olarak kamera arkasına da geçme seçimini nasıl yaptınız?
--İnanır mısınız oynadığım çoğu rolle bütünleşemiyordum bir bakıma. Sonuçta siz kamera önünde başkalarının istediğini söylüyorsunuz. Ben de söylemek istediklerimi kendim söylemek istedim ve yönetmen olmaya karar verdim. Mesela son yıllarda kadın yönetmenler İspanya’da çoğaldı, oysa on yıllarca ortada sadece üç kadın yönetmen vardı. Sanırım 30 yaşını geçen kadınlarda artık kendi duygu ve düşüncelerini ifade etme olayı patladı artık.
Tüm bu kampanyalarla birlikte günümüz İspanya’sında aile içi şiddet konusunda 10 yıl öncesinden bugüne neler değişti sizce?
--Tabii ki çok şey. En azından kanunlarımız uygulanıyor, bakanlıkta ‘sığınma ve koruma’ gibi özel bölümler açıldı kadınlar için. Ama aynı zamanda ölüm vakaları daha çok arttı malesef. Çünkü kadınlar artık direniyor ve bunun bedeli de ölüm olabiliyor. Ne yazık ki böyle. Ama mücadelenin sürmesine engel olamaz bu.
Yönetmen olarak "Gözleimi de Al"dan önceki iki filminiz de övgü toplamıştı ve kadınları merkez alan öyküler çektiniz. Yeni projeniz nedir?
--Bu kez üç kadının öyküsünğü yazıyorum. Daha hafif bir atmosferi olacak, çünkü bu filmde duygusal olarak çok yoruldum. Çok minimal bir öyküsü var; farklı yaşlardan üç kadının annelik, çalışma hayatı ve çalışmanın bedeli gibi temalara değinecek. Küçük ama insana ait bir öykü anlatacağım ama “Gözlerimi de Al” gibi yoğun bir duygu seli olmayacak. Yine kadınlar yani, zaten kadın öyküleri bitmez.
Peki yine klişe olacak ama bir kadın yönetmen olarak bu tür konulara bir erkek yönetmenden daha farklı bir bakış açısı kattığınızı düşünüyor musunuz?
--Evet, tabii ki bir kadın bakış açısı var tabii ki. ‘Kadın yönetmen’ deyişinden hiç hoşlanmam. Bu da erkek egemen görüşün uydurduğu bir şey, kimse ‘erkek yönetmen’ demiyor ama kadınlara gelince iş değişiyor. Ama benzer veya eşit olsak da aslında biz kadın ve erkekler farklıyız da. Bu tür kadın konularına eğilen erkek yönetmen yok, bu nedenle ben eğilme ihtiyacı duyuyorum mesela. Ve kesinlikle bir kadın olarak farklı bir bakış açısı getirdiğime inanıyorum.
Filminize son derece tarihi geçmişi olan Toledo’yu dekor seçmişsiniz, eski kiliseler, binalar çok etkileyici. Muhteşem bir kent olarak aynı zamanda depresif bir duygu vermekten de geri kalmıyor.
--Evet, özellikle Toledo’yu seçtim. Çok güzel bir yer ama aynı zamanda tarihi geçmişi, o muhteşem kilise ve katedralin ağırlığıyla klosrofobik bir yanı da var. Katolik dininin ağırlığı, dinin baskıcı, erkek egemen halini, geleneklerin yaptırımını vurgulamak istedim. Mesela kilisedeki o tablolar, hepsi baskın erkek gücünü temsil ediyor yüzyıllar boyu.
Ben özellikle El Greco tablolarından çok etkilenirim, filmde de mesajı açıktı gerçi ama...
--Evet, El Greco ızdırabın dışa vurumudur, tablolarında acı çeken insanları resmetmiştir. Kadın yani Meryem ana figürü de her zaman oluğu gibi ağlamaktadır. Yani kadına layık görülen şey ağlamasıdır. Zaten bildiğiniz gibi Katolik dini bir acı çekme süresinden doğmuştur; İsa da acı çekerek kulların günahını ütslenmiştir. Kısaca her şey acının, katlanmanın adeta çok doğal bir süreç olduğunı empoze ediyor. Kadının acı çekmesi ikonik bir şey. Böyle algılamak kolay.
Filmde erkeğin bastırılamayan öfkesi de onu kurban yapıyor bir anlamda değil mi?
--Evet, gerçek kurban her ne kadar kadın olsa da erkek de dizginleyemediği öfkesini açığa vurduğunda bile rahatlayamıyor çünkü zaten bu imkansız. Dolayısıyla kendi öfkesinin kurbanı.
Siz zaten erkeği suçlu ilan etmekten ziyade kadının duygusal çalkantılarına eğilmeyi tercih etmişsiniz.
--Tabii ki kadının içinden çıkamadığı bu duygusal travma daha önemli. Sonuçta bizim dışardan gözlemlediğimiz olay daha kesindir; yani dayak yiyen, maddi ve manevi işkence gören bir kadın var ortada. Onun yaşadıklarına katlanma sürecini anlamaya çalışmak daha önemli.
Etrafındaki kadınlar da onu çok anlıyor gibi görünmüyorlar; örneğin kızkardeşi onun için çok üzülse de dilemiyor, sadece kocasından ayrılmasını istiyor. Anne ise tam geleneksel görüşü temsil ediyor.
--Evet, kızkardeş bizleri temsil ediyor. Ben erkek kardeşimlerimle gayet eşit davranıldığım bir ailede özgürce büyüdüm. Böyle bir davranışla karşılaşan bir kadına ilk tavsiye edeceğim şey, hemen bu işkenceye son vermesidir. Oysa karşımızdaki insan dinlenilmeyi, anlaşılmayı istiyor, en önemlisi de kendi kişisel sabır kotasını doldurması ve filmdeki karakter gibi sevginin artık umudu beslemediği bir noktaya gelmesi gerekiyor. Bu nedenle özelllikle son derece geleneksel düşünen ve kızının sabretmesini, her evliliğin böyle olduğu şeklinde genelleme yapan anne karakteri de bir klişedir.
Minimal öyküsüyle film özellikle iki başrol oyuncusunun performansına dayanıyor. Nasıl yaptınız seçiminizi?
--Aslında önce bu filmin 20 dakikalık kısa versiyonunu yapmış ve Antonio yani koca rolündeki erkek oyuncusu rolünü de Luis Toscar vermiştim. Bu nedenle uzun metraja geçerken zaten aklımda o vardı. Sevecen, aşık bir insanken nasıl duygularına daha doğrusu öfkesine yenildiğini açıkça görebildiğiniz, muhteşem bir oyunu var. Antonio’nun karakterine çok sayıda katman eklemeyi başardı. Zor olanı tabii ki Pilar karakteriydi benim için. Uzun süre birçok yetenekli aktris ile görüştük. Pilar içine kapanık, hislerini dışa vuramayan bir karakter olduğu için onun hem kırılgan hem de güçlü yanını ortaya koyabilecek bir oyun ve oyuncu gerekiyordu. Sonunda Laia Marull’u bulduğumda, ‘işte o’ dedim. Zaten kendisi tanınan, iyi bir aktristtir. Aslında tüm oyuncularıma çok şey borçluyum.
Klişe olacak ama oyunculuktan gelen bir yönetmen olarak nasıl çalışırsınız oyuncularınızla?
--Oyuncularla işbirliğine gidilmesi gerektiğine inanıyorum. Provalarda eğer benim yazdığım bir cümle oyuncunun ağzından o anda gerçek görünmüyorsa hemen değiştiririm. Mühim olan doğru, doğal olmasıdır, benim yazdığım değil illa. Karakterin oyuncunun üzerine oturması gerek, bu nedenle onu rahatlatmak da gerek tabii ki.
Sette doğaçlamaya da açıksınız o zaman...
--Evet, tabii ki. Sonuçta ortada bir senaryo var tabii ki ama her an bir şey çıkabilir, oyuncunun rahat ve serbest bırakılması taraftarıyım. Ama sette mutlaka rolü uzun uzun anlatır, yönlendirir, tartışırım.
Siz Ken Loach gibi çok önemli yönetmenlerle çalıştınız, onlardan ‘kaptığınız’ bir şeyler de olmuştur belki...
--Ken Loach çalıştığım en harika yönetmenlerden birisidir. (“Ülke ve Özgürlük”de rol aldı) Sette harikadır, oyuncularla müthiş bir işbirliği vardır. Sahneleri filmi gördüğümüz sırayla çektiği için oyuncunun karaktere bürünebilmesi ve rolünde doğallık kazanabilmesi açısından müthiş bir olanak da sağlıyor çalışma tarzı. Genelde elimize bir sonraki gün ne oynayacağımızı bile vermezdi. Gerçek yaşam da böyledir aslında değil mi, yarın ne olacağını bilmeyiz! Ama ben onun kadar gerçekçi çalışmıyorum tabi ki.
Tanınmış, yetenekli bir aktris olarak kamera arkasına da geçme seçimini nasıl yaptınız?
--İnanır mısınız oynadığım çoğu rolle bütünleşemiyordum bir bakıma. Sonuçta siz kamera önünde başkalarının istediğini söylüyorsunuz. Ben de söylemek istediklerimi kendim söylemek istedim ve yönetmen olmaya karar verdim. Mesela son yıllarda kadın yönetmenler İspanya’da çoğaldı, oysa on yıllarca ortada sadece üç kadın yönetmen vardı. Sanırım 30 yaşını geçen kadınlarda artık kendi duygu ve düşüncelerini ifade etme olayı patladı artık.
Tüm bu kampanyalarla birlikte günümüz İspanya’sında aile içi şiddet konusunda 10 yıl öncesinden bugüne neler değişti sizce?
--Tabii ki çok şey. En azından kanunlarımız uygulanıyor, bakanlıkta ‘sığınma ve koruma’ gibi özel bölümler açıldı kadınlar için. Ama aynı zamanda ölüm vakaları daha çok arttı malesef. Çünkü kadınlar artık direniyor ve bunun bedeli de ölüm olabiliyor. Ne yazık ki böyle. Ama mücadelenin sürmesine engel olamaz bu.
Yönetmen olarak "Gözleimi de Al"dan önceki iki filminiz de övgü toplamıştı ve kadınları merkez alan öyküler çektiniz. Yeni projeniz nedir?
--Bu kez üç kadının öyküsünğü yazıyorum. Daha hafif bir atmosferi olacak, çünkü bu filmde duygusal olarak çok yoruldum. Çok minimal bir öyküsü var; farklı yaşlardan üç kadının annelik, çalışma hayatı ve çalışmanın bedeli gibi temalara değinecek. Küçük ama insana ait bir öykü anlatacağım ama “Gözlerimi de Al” gibi yoğun bir duygu seli olmayacak. Yine kadınlar yani, zaten kadın öyküleri bitmez.
Peki yine klişe olacak ama bir kadın yönetmen olarak bu tür konulara bir erkek yönetmenden daha farklı bir bakış açısı kattığınızı düşünüyor musunuz?
--Evet, tabii ki bir kadın bakış açısı var tabii ki. ‘Kadın yönetmen’ deyişinden hiç hoşlanmam. Bu da erkek egemen görüşün uydurduğu bir şey, kimse ‘erkek yönetmen’ demiyor ama kadınlara gelince iş değişiyor. Ama benzer veya eşit olsak da aslında biz kadın ve erkekler farklıyız da. Bu tür kadın konularına eğilen erkek yönetmen yok, bu nedenle ben eğilme ihtiyacı duyuyorum mesela. Ve kesinlikle bir kadın olarak farklı bir bakış açısı getirdiğime inanıyorum.
Henüz kimse yorum yapmamış.


Altın Yumruk İstanbul'da (6 Temmuz2008 21:20 Kanal 1)
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.
Kanal'1 de bu akşam saat 21:20'de Jackie Chan'den soluk soluğa izleyeceğiniz bir macera Altın Yumruk İstanbul'da ekrana geliyor.











