Hayallerdeki ideal illüzyonist

İngiltere'den Hollywood'a uzanan yolda; tür filmlerinden dönem filmlerine, anti kahramanlardan kahramanlara uzanan hikâyeleriyle Ridley Scott, artık günümüzde studyoların arayıp da bulamadığı büyük bütçeli filmlerin yönetmeni konumunda. Grafik ve resim okulunu dereceyle bitirdiği andan itibaren başarı üzerine yükselen hayatında, başarısız olarak nitelendirilen her projesinden sonra, daha çarpıcı, daha spekülatif bir hikâyeyle karşımıza çıkıp, seyirci ve eleştirmenler gözünde saygınlığını korumasını bilen bir usta. Aynı zamanda reklamcılık geçmişinden kazandığı öngörüyle, filmlerinde döneminin toplumsal yapısında gözlemlediği unsurları özenle kullanarak, seyirci üzerinde tam hakimiyeti hedefleyen bir zanaatkar. Ridley Scott, sanat ve ticari film kavramlarını alt üst eden, belki de bizim yönetmenlerimizden birisinin de ifade ettiği biçimiyle hayallerdeki ideal illüzyonist: “Ben reklamcılıktan geliyorum. Benim sinema okulum o oldu. Sinemaya başlamadan önce iki bin reklam çekmiştim. Deney yap, sentez yap, bütçeyi denkleştir ve sonuçta bir ürün satarsın, iyi de para verirler sana.”
Kısıtlanmayan yaratıcı güç... Tartışmalı filmlerin, büyük bütçelerin, gişe başarılarının veya hüsranlarının mimarı olan Scott, hiçbir zaman kendisini herhangi bir türle ya da belirli sinemasal kalıplarla kısıtlamak istemedi. Onun için yönetmenin elindeki yaratıcı güç, konusu ne olursa olsun kendini ifade etmenin en estetik yoluydu. Yönetmenin işini, içinde hayat bulunmayan şeyleri canlandırmak, kağıtlara ve görünümlere ruh katmak olarak tanımlıyordu. Türlerle ilgili bir sıkıntısı yoktu: "Çoğu meslektaşım türlerden korkar. Haddinden fazla ciddiye alırlar türleri. Tehlikeli bir sözcüğe faşistçe yaklaşıyorlar: Author. Unutuyorlar ki film özünde bir eğlence işidir..." Nitekim BBC'de sanat yönetmeni olarak geçirdiği yıllar ve birkaç televizyon dizisinden sonra yönetmen, hikâye anlatmaktaki pratik becerisini reklam filmleriyle pekiştirirken bir taraftan da ilk uzun metrajlı filmi için hazırlanıyordu. Napolyon'un Fransa'sında 15 yıllık bir süreci kapsayan hikâye, iki genç teğmen arasındaki amansız mücadeleyi muhteşem bir görüntü yönetimiyle aktarıyordu. Bir başkasının elinde rahatlıkla faciaya dönüşebilecek kırılgan bir yapıya sahip senaryo, onun elinde düzenin ve kaosun çatıştığı bir mücadele alanına evrimleşiyordu. Fransız kırsalının dinginliğinde çınlayan kılıç sesleri, Scott'ın olağanüstü atmosfer yaratma becerisi ve şaşmaz kamerası sayesinde; hem olabildiğince fantastik hem de bir o kadar gerçekçi bir izlenim yaratıyordu. Filmin kapanış sahnesi şimdiye kadar gördüğüm en eşsiz manzaralardan birisini yansıtırken, bulutların arasından sıyrılan güneş, genç yönetmen için de güzel haberleri müjdeliyordu. Bilimkurgu filmleriyle gelen yükseliş “Duelists” (1977) ile Cannes'da Jüri Özel Ödülü kazanmış bir yönetmenin “Alien” (1979) gibi riskli bir projeye evet demesi doğrusu gerçekten cesaret isteyen bir karardı. Diğer taraftan onun için büyük bütçeli bir filmde kendisini ispat etmek için de bir fırsat: "Kendimi hangi kategoride olursa olsun, iyi bir kadroyla birlikte çalışmamı sağlayacak iyi bir metaryal avcısı olarak görüyorum...” 70'lerin sonlarında korku türü henüz yeterince popüler değildi ve bir dolu boşluğa sahip filmin ilk senaryosu prodüktörlerin de söylediği gibi pek bir şeye benzemiyordu. Ama yine de herkes öyküde umut verici bir ışık yakalamıştı. Scott'ın senaryo üzerinde yaptığı değişiklikler, ki bunların en önemlisi kahrmanı kadın yapmasıydı, yarattığı klostrofobik ortam ve şüphesiz üretilmesine katkıda bulunduğu yaratığın kendisi; sonrasında artı üç film daha çıkarabilecek kadar imge yüklüydü. “Alien” beklenmeyen bir başarı sağladı ve Scott'ı bilimkurgu filmlerinin de aranılan yönetmenleri arasında taşıdı. Sonuçta üç sene sonra ikinci bir bilimkurguyla tekrar hayranlarının karşısına çıktı. “Blade Runner”, bilimkurgu, polisiye ve distopyayı birleştirerek yarattığı umutsuz dünyada beklediği ilgiyi göremedi. Ancak yaklaşık on yıl sonra video piyasasına düştüğünde, 90'ların postmodern jenerasyonunca 'kült film' statüsüne taşınacaktı. “Blade Runner” her ne kadar istenilen patlamayı yaratamasa da fantastik filmler çekmeyi seven Scott, bu sefer genç bir yıldız adayını başrolde oynatarak yeni bir masal anlatmaya koyuldu. 1985 yapımı “Legend”, tek boynuzlu atları öldürerek dünyaya egemen olmaya çalışan şeytani bir güç ve karşısındaki melek gibi bir kahramanın mücadelesini anlatıyordu. Muhtemelen, Cruise'un hayatının en masum rolünü oynadığı filmdeki tek boynuzlu at figürü, yönetmenin bir önceki filminden devşirdiği ve seyircinin kafasında soru işaretleri uyandıran bir metafordu. Başarılı bir yönetmenin kendi fantazisini perdede görme isteği olarak da yorumlanabilecek film, tür olarak fazlasıyla özel bir alanda olmasından dolayı başarısını da daha çok uzun vadede ispatlayabildi., 80'leri fantazi ve bilimkurgu türleri arasında gezinerek geçiren yönetmen, dönemi iki dedektiflik hikâyesiyle kapattı: “Black Rain” (1989) ve “Someone to Watch Over Me” (1987). Her iki filmde de neo-noir konularını tercih ederek seyircinin isteklerine önem verdiği için eleştirmenlerce fazlasıyla ticari davranmakla suçlandı, başarısızlığa mahkûm edildi. Oysa ki Scott için 90'lar kendine has beklenmedik sürprizlerini hazırlıyordu.
Kadın filmlerine farklı bir bakış Callie Khouri adında adı sanı duyulmamış bir senaristin getirdiği yol hikâyesi, zamanının sosyo-politik atmosferini tahlil etmekte usta olan Scott için bulunmaz bir fırsattı. Aslında filmde sadece yapımcı olarak yer almak istiyordu: "Thelma ve Louise’de ben sadece yapımcı olmak istemiştim. Dört yönetmeni filmi çekmeye ikna etmeye çalıştım, fakat bana senaryodaki kadınlardan çekindiklerini, onları anlamadıklarını söylediler. Ve filmin temasını da tam olarak kavrayamamışlardı. Sonunda iş başa düştü ve ben çektim." İyi ki de çekti, çünkü açık alanda ilerleyen bir filmi, karakterler arasındaki ince ayrıntıları ve tabii ki oyuncu yönetimindeki otoritesiyle Scott filmi dünya gündemine oturttu. Muhafazakâr kanattan olduğu kadar, feministlerden de tepkiler aldı. Filmin yakaladığı gişe başarısı sayesinde oluşan bütçeyle Scott, Amerika'nın keşfinin 500. yılında vizyona girecek olan “1492: Cennetin Keşfi” (1992) için kolları sıvadı. Ancak film bekleyen ilgiyi görmedi. Anlaşılan o ki epik destanların başarısı için henüz erkendi... Scott da daha önce tutan formülleri deneyerek önce bir okul filmi olan “White Squall” (1996) ve ardından da erkeklerin dünyasına girmeyi çabalayan sert bir kadını merkeze oturttuğu “G.I. Jane” (1997) gibi post-feminist filmlere yöneldi. Değişen dünyayının çarkları, ideolojileri kemirirken, yalnızlık ve acı içinde kıvranan post-kapitalist toplumun iktidarsız bireyleri yeni millenyumda gelecek bir mucizeyi beklemeye koyuldular. O dönemde süratle kolları sıvayan prodüktörler de onlara istediklerini vereceklerdi. Ama öncesinde bir kaç deneme de olsa bu filmlerin hiç biri “Gladyatör”ün (2000) başarısını yakalayamadı. Ridley Scott, stüdyo döneminin altın çağında uygulanan formülü günümüze taşımış, tarihsel ve epik bir destan yaratarak, bir kahramanın kişisel intikam hırsıyla dünyayı değiştirişini perdeye yansıtmıştı. Roma döneminde geçen bu kahramanlık öyküsü, Oscar başarısının yanında Scott'a tüm dünyaya yayılan popüler bir şöhret de getirdi. Büyük bütçeli gişe canavarlarında görmeye alışkın olmadığımız şekilde insanlar Scott ismini filmin starlarından önce hafızalarına kazıdılar. Bu başarının arkasında doğru zamanda doğru projenin ele alınışı vardı. Dünyaya değiştirmeye yönelik bireysel bütün ümitlerin tükendiği anda, kişisel çabaların anlamsızlaştığı, duygu ve düşünceler arasındaki eski çatışmaların giderek yok olduğu yeni millenyumda; doğrusunu söylemek gerekirse izleyiciye sunulacak bundan daha iyi bir hikâye olamazdı. Scott, yeni sulara açılmaktan vazgeçmiyor “Gladyatör”ün ardından kapısını aşındıran yapımcılar ve projeler arasında Scott'ın seçimi ilk defa bir devam fiminden yana oldu: "Kendi yorumumu katmak ve özgün bir şey haline getirmek benim görevimdir. Bugüne dek hiç devam filmi çekmediysem bunun sebebi korkmak değil, devam filmi yapmamı gerektirecek iyi bir materyalle karşılaşmadığım içindir," diyerek “Hannibal”i (2001) çekmeyi kabul eden yönetmen, bu söyleminde başarılı da oldu. Film, sadece hikayesiyle değil, kurgusu ve mizanseniyle de, üçlemenin diğer iki filmi “Kuzuların Sessizliği” (“The Silence of the Lambs”, 1991) ve “Kızıl Ejder”den (“Red Dragon”, 2002) oldukça farklı bir görüntü çiziyordu. Bilimkurgu, gerilim, korku, yol filmleri, dönem filmleri arasında Scott'ın ilk savaş filmi deneyimi ise “Black Hawk Down”la (2001) oldu. Film, Amerika'nın 1993'de gerçekleştirdiği ve 18 askerin, 180 Somalili sivilin ölümüyle sonuçlanan Mogandishu çatışmasını konu alıyordu. Amerikan milliyetçiliğinin perdedeki propaganda ustası Jerry Bruckheimer'ın prodüktörlüğünde gerçekleşen film, eleştirmenler tarafından ırkçı yaklaşımı ve taraflı olmasıyla suçlanmıştı. Scott'ın stüdyo baskısından ve büyük bütçelerden kaçışı ve soluklanışı ise “Üçkağıtçılar” (“Matchstick Men”, 2003) ile oldu. Takıntılı bir adam, dolandırıcılık ekibi ve baba-kız ilişkisinin yeni başlayan sarsıntıları arasında ilerleyen filmin baskın yönü duygusallıktı. Scott filmografisinin geneline baktığımızda apayrı bir yerde duran film, karakterler üzerinde ayrıntılı çalışan yapısıyla ve merkeze onları yerleştiren kamerasıyla oyuncu yönetimine odaklanıyordu. Bu açıdan baktığımızda yönetmenin ilk filmi “Duelists”den de refaranslar içeriyordu.
Ve "Cennet'in Krallığı"... Büyük illüzyonist Scott, epik destanların yakaladığı gişe başarısını yeni bir filmle değerlendirmek istemiş olmalı ki, tarihin en kanlı dönemlerinden biri olan ve dünyayı yeniden şekillendiren Haçlı Seferleri'nden seçilen bir tarih parçasıyla, yine bir kahraman filmiyle, “Cennet'in Krallığı”yla karşımıza çıktı. Onun, yaşadığı dönemin siyasal ve toplumsal yapısını filme aktarmaktaki ustalığını gözönüne alır ve İslam dünyasının genelinde Irak Savaşı'nın yeni bir Haçlı Seferi olarak yorumlandığını hatırlarsak, taşlar daha da yerine oturacaktır sanıyorum. Bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2005 sayısından kısaltılarak alınmıştır.


CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.

Dünyada iki tür hırsız vardır: Yaşamlarını zenginleştirmek için çalanlar ve yaşamlarını anlamlandırmak için çalanlar.
John Bridger








Seanslar
Fragman

