Kutluğ Ataman:
"Öfke çok önemli bir şey..."
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Karanlık Sular" ve "Lola + Bilidikid" adlı filmleriyle tanıdığımız Kutluğ Ataman'ın, Perihan Mağden'in 'İki Genç Kızın Romanı' adlı romanından uyarladığı "2 Genç Kız" filmi bu hafta gösterime giriyor. Görsel sanatlardaki başarılarıyla da dünya çapında ilgi gören yönetmen, Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs sayısında, Övül Durmuşoğlu'yla yaptığı söyleşide pek çok farklı konu üzerine oldukça ilgi çekici açıklamalar yaptı.
Kutluğ Ataman Türkiye’de hem görsel sanatlarla uğraşıp hem de uzun metraj film çeken belki de tek isim. University of California Los Angeles’ta sinema okuyan Ataman, doksanlı yılların başından beri hem sinema hem de video işleri yapıyor. Semiha Berksoy’la yaptığı sekiz saatlik videosu Semiha B. Unplugged’da oluşturduğu kurmaca dokümanter arasında gidip gelen anlatı ve montaj yapısı daha sonra gerçekleştirdiği video işlerinin de yapıtaşı oldu. 1998’de gösterime giren Lola+Billidikid’den beri film çekmeyen Ataman’ın uzun zamandan beri beklenen projesi Perihan Mağden uyarlaması İki Genç Kız’da da video işlerinde kullandığı yapı esas alınmış. Fazla deneysel ve ‘arthouse’ bir film yapmak istemediğini söyleyen sanatçıyla filmi, önceki işleri ve Türkiye’deki sanat ve üretim ortamı üzerine uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Burada okuyacaklarınız, bu sohbetin sadece İki Genç Kız filmine odaklanan kısmı. Söyleşinin görsel sanatlar ile ilgili kısımlarını ise, yer darlığından dolayı başka bir fırsatta sizlerle paylaşmak üzere arşivimizde saklıyoruz. Sizin işlerinizdeki montaj ve yerleştirme durumunun, en az filmdeki montaj kadar önemli olduğunu düşünüyorum."İki Genç Kız"da da dinamik bir montajlama görüyoruz. Sürüyle insanın ‘a bunun montajı yapılamamış’ filan diyeceğinden eminim zaten. Semiha Berksoy işini yaptığım zaman da öyle şeyler söylemişlerdi. Belki değişmiştir bilmiyorum ama genel olarak şunu söyleyebilirim kısaca. Hikâyenin ruh olarak arıza bir stili var ve anti-muhalif bir duruşu var. Onun için bunu estetiğine de yansıtmak istedik. Mesela müzikte de Replikas’ı kullanmamızın nedenlerinden bir tanesi bu, ama Replikas’ı bir de öyle bir kullanıyoruz ki mesela durup dururken müzik duruyor. Olmayacak yerde durup kalkıyor. Yani mümkün olduğu kadar sinema formüllerine uymamaya çalışarak yapmaya çalıştık filmi. Çünkü hikâye de formül bir hikâye değil aslında. Onu biraz filme yansıtmak istedik ama tabii seyirciyi de çok fazla küstürmeden. Çok fazla ‘deneysel’ bir film yapmadan. "Lola+Bilidikid" kısa da olsa burada vizyonda kaldı. Video işlerinizden bazıları da burada gösterildi. Genel olarak, mesela enstalasyon işlerinizi yaparken de izleyici olgusunu düşünüyor musunuz? Çünkü izleyicinin çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum sizin işlerinizde. Kesinlikle düşünüyorum. Çünkü ‘ben sanatçıyım, sanatım için yaparım ya da kendim için yaparım’ önkabulüne inanmıyorum. Bu, kesinlikle ‘bullshit’, yani olmayan bir şey. Tabii ki sanatçılar mümkün olduğu kadar görülmek isterler. En azından benim çevremdeki bütün sanatçılar böyleler. Mümkün olduğu kadar büyük müzelerde, büyük, önemli sergilerde işlerini göstermek isterler. Bu yüzden tabii ki her zaman seyirciyi düşünüyorum. Bir de esasen benim almış olduğum ilk eğitim sinema eğitimi olduğu için o zaten işlemiş oluyor size. Yani ben ABD’de okudum, Amerikan sistemiyle ve çok tutucu bir eğitim aldım. Formülcü bir şey ve mutlaka o formül tamamıyla seyirciyi sinemada tutmak, sahneye yapıştırmak üzerine. Onun için sanat işlerini yaparken bile ister istemez bu içgüdü oluyor herhalde. Bir bütünlük var işlerinizde. Farklı insanların, ama belli insanların hayatlarına odaklanıyorsunuz. Ve sanki senaryoyu uyarlarken de daha çok buradaki tiplerin durumuna, içinde bulundukları kaos veya anlamsızlığın üzerine gitmişsiniz gibi geldi. Nasıl senaryolaştırdınız kitabı? Birincisi onun bir roman olduğunu artık unutmam gerekiyordu, kendim bunu içselleştirebilmem ve bana ait olduğuna inanmaya başlamam için. Ve romanın ne anlatmak istediğinden yola çıkarak, kendim ne anlatmak istiyorum diye düşündüm. Buna bağlı olarak da birtakım değişiklikler yaptım hikâyede. Mesela romanda hani alçıpan değil de alçı süsleme gibi yapıştırılmış cinayet sahneleri var ya, hikâye ile direkt bağlantı kurmuyorlar. Acaba Behiye mi yapıyor bunları, diye düşünüyorsunuz. İnsanlar genelde Behiye olarak düşündüler. Fazla deneysel bir film yapıp seyirciyi çok fazla sırtından bıçaklamak istemedim. Çünkü sinema seyircisi -romanda bunu yapabiliyorsunuz da- önünde sonunda ‘Kim yaptı?’yı bilmek istiyor. Yoksa rahatsız çıkar sinemadan. Çok fazla arthouse, deneysel bir film yapıyor olsaydım bunu yapardım. Sevdiğim bir şey çünkü bu tür kes-yapıştır işleri. Ama böyle bir filmde politik olarak yanlış buldum bunu. Çünkü ilk defa bir gençlik filmi yaptığıma inanarak yola çıkıyordum ve bunu böyle yapmak istemedim. Biraz daha ulaşılabilir kılmak istedim hikâyeyi. Artı, roman dili, tabii ki formatı da buna çok izin veriyor. Yani uçlara gidip çok ayrı sanatlar, hikâyeler anlatabilirsiniz ama sinemada postmodernizm geçti. Çok fazla tutmadı ve de geçti zaten. Vakti de geçti. Belki 80’lerde olsaydı olabilirdi ama şimdi kalmadı ve çok da fazla geçmiş ve tüketilmiş bir format üzerine daha fazla gitmek istemedim. Ayrıca çok da sevmem postmodernizmi. Bir de tabii en önemlisi inanmıyordum, yani ben Behiye’yi katil olarak görmedim ve görmek de istemiyorum. Bu bana birazcık hedefsiz bir öfke gibi geldi açıkçası. Ben, gençlikteki öfkenin daha hedefli olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hedefsiz öfke şiddet demektir. Halbuki şiddetin kendi içerisinde çok fazla bir şeyleri çözümlemediğini ben kendi hayatımda da gördüm. 70’li yılların sonunda benim de devrimcilik maceralarımdan sonra. Ama öfke çok önemli bir şey bence. Çünkü öfke muhalefet demek ve her zaman muhalefette olmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü muhalefette olduğunuz zaman, yani kendiniz iktidara gelseniz bile kendi kendinizin muhalefetinde olmanız gerekiyor bence. Çünkü düşünmeyi ve tekrardan yaratmayı gerektiriyor. Bunun da ilk enerjisi bence memnuniyetsizlik. Memnuniyetsizlik bizde öfkeye de dönüşebilir, şiddet olmasa bile. Bazı durumlarda belki şiddete de dönüşmesi gerekebilir. Behiye’yi bu yüzden ben birazcık daha İstanbul’un dışına çıkartıp varoşlara kondurdum ve Mahmutbey’e getirdim. Zaten fabrika mabrika durumları var. Ama sınıf farkını koyduktan sonra çok fazla cinselliğin üzerine gitmek istemedim. O da açıkçası bu hikâye için önemli değildi. Benim için en önemli şey, bugünkü gençlikte gördüğüm tektipleştirilme. İşte shopping mall’lar üzerinden yayılan bir politika var. Moda yoluyla olsun, müzik videoları, reklamlar, dergiler, medya, sanat, sepet, kültür, her şeyiyle beraber tektip. Bütün dünyada bir tektipleştirilme ve apolitikleştirme var. Yani çok ‘free’, özgür olduğunu zannederek aslında hepsi bir tek üniforma kodu içine giriyorlar. Bu üniforma, hani eski anladığımız şekliyle çiçekli gömlek, a pardon, mavi gömlek filan değil. Değişik çiçek renkleri, değişik ceket renkleri olabilir ama markalaştırma böyle bir şey ve esasen tabii apolitikleştirme var. Bu apolitikleştirme de tabii ki yeni bir tutucu sınıfın tekrardan yaratılması, ilerki jenerasyonlara bu hazırlandı 80’lerde ve 90’larda. Tabii ki bu gençlik, anne babalarından daha tutucu bir şekilde yetişti. Belki kıyafetleri, küpeleri, şunları bunları çok ‘wow!’ olabilir ama 60’lı yıllarda anne babalarının yaptıklarını reddeden bir gençlik oldu bir taraftan da. Şimdi Handan’ın geldiği gençlik de bu biraz -Türkiye’den söz etmiyorum, bu bütün dünyada olan bir şey- Akmerkez durumu birazcık. İşte ışıltılı, pırıltılı bir dünya ama biraz ‘tinsel’. Yani böyle arkasında çok bir şey var mı yok mu bilmiyoruz. Behiye ise öfkeli, muhalif ve bütün sınıf engellerini, ekonomik engelleri yarıp çıkacak bir zekâsı olan, Boğaziçi’ni kazanmış, akıllı bir kız. Fakat o bile bu Handan söylemine kanıyor ve İngilizce dersi, yani bir ders vermek üzere Handan ile ilişkiye girip Handan’ı kurtardığını zannediyor. Belki biraz kendi kibrinden dolayı. Kendinden çok emin ama aslında inanılmaz bir gol yiyor. Yani hayat dersi denilen şey Handan’dan geliyor Behiye’ye. Bu anlamda da pozitif bir hikâye. Çünkü Behiye için, seni öldürmeyen bir şey her zaman daha güçlü kılar hikâyesi. Bazı insanlar bu hikâye biraz depresif ve sert bir hikâye filan diyor ama ben daha sonrasını düşündüğümde aslında herkesin kendini bir şekilde kurtardığını düşünüyorum. Yani kafes, bir kapalı mekânda üç tane kızgın kadın. Fakat hepsi birbirinden ayrılıp gittiğinde, aslında düşündüğün zaman Behiye Boğaziçi’ne devam edecek, Handan kendini Akmerkez’den ve Leman’dan kurtardı. Leman da bir şekilde bu hayat darbesinden bir ders alır herhalde diye düşünüyorsun. Bir yandan da iki karakter arasında bir gerilim var. Behiye anlayamadığı bir şeye tutuluyor Handan’da.Ve o tutulduğu şey bir güzellik, aynı Akmerkez’in güzelliği gibi ışıltılı bir güzellik ama sonuçta fikirleri tutmuyor, hiçbir şeyleri tutmuyor. Denizin derinliklerinde bir balık var biliyor musun? Fener balığı. Kafasında olta gibi ince bir şey var ve ucunda da bir ışık var, çok karanlık oluyor. Başka balıklar onu yem sanıp geliyor. Öyle tehlikeli bir ışıltı aslında Handan’ın ışıltısı. Bir de ben bu filmi yazarken yabancı dil kullanmak istemiştim aslında. Sonra çok fazla uymadığını düşündüm. Fazla entelektüel kaçıyordu filme, ama aslında kız, ben sana dil öğretirim diye geliyor. Tercümanlık okuyacak üstelik, ama kendisi çok ayrı bir dille karşı karşıya geliyor. Fark etmediği bir dil, Handan dünyasının dili. Handan sarışın, işte köpük gibi, hani o stereotiplere, karikatürlere uysa bile aslında onun dili düzenin dili olduğu için çok daha güçlü, ister istemez. Evet, evet. Zaten filmde de çocuklarla arabaya bindikleri sahnelerde onu çok net bir şekilde hissediyoruz. Evet. Çevresini manipüle ediyor. Bir yandan bence burada anne-kız ilişkisi çok da ağırlıklı olarak ortaya çıkıyor. Annesinden bir anlamda nefret ediyor. Çünkü bu manipüle etme işini annesi de çok güzel yapıyor. Ama 60, 70’lerin stilinde yapıyor hâliyle. Evet ama kız da nefret ettiğini ona söylüyor ve ona rağmen kendi ortamında aynı şeyi yapıyor. Ben Handan’ı zaten çok olumsuz bir karakter olarak görmüyorum. Handan, durumun kendisi. Yani durum budur zaten. Önünde sonunda gemisini kurtaran kaptan yani. (gülüyor) Zaten bir laf var, Handan’a söyletiyorsunuz o lafı. “Hayatı kitaptan…” “... değil ‘shopping mall’lardan, alışveriş merkezinden de öğrenebilirsin” diyor. Öyle bir ‘şey’ ya o. Hani bugünün konuşması gibi. İnsanların sürekli ‘falan’ ve ‘şey’ kullanması. (gülüyor) Handan da “Hayat çok daha şey” diyor ama ne olduğunu o da bilmiyor. Ama ney olduğunu bilmiyor ve ‘şey’ diyor. Orası çok hoşuma gitti açıkçası. Ney, peki ney? (gülüyor) ama yani belki de dediğin gibi Behiye’ye gol aslında oradan geliyor. Çünkü o kitaplara sığınan bir insan ve o görmediği dünya Handan’ın dünyası, hayatın o ‘şey’ olduğu dünya işte, yani böyle bir ‘şey’ olarak kitaptan öğrendiği şeyler onu kurtarmıyor. ... Bu güzel söyleşinin devamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2005 sayısında okuyabilirsiniz...
Henüz kimse yorum yapmamış.
Haftanın Filmi
Hancock
Hancock
7.4/10
TV'de bugün
Kaçış Running Scared (8 Temmuz 2008 20:30 Atv)
Paul Walker, Cameron Bright ve Vera Farmiga'nın oynadığı Kaçış adlı aksiyon filmi bu akşam 20:30'da Atv ekranlarında...
Replik
Insomnia
İyi polis çalışmaktan, kötü polis vicdan azabından uyuyamazmış.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com