Claude Nuridsany ve Marie Pérennou
"Batı dünyası, artık masalcıların çağında yaşamıyor..."
"Batı dünyası, artık masalcıların çağında yaşamıyor..."

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Microscosmos: Çayırın Sakinleri" filminin yaratıcıları Claude Nuridsany ve Marie Pérennou'nun ikinci filmi "Yaradılış: Büyük Sır" ("Genesis") "Microcosmos"u da çekici kılan aynı mizah duygusunu barındırıyor içinde. Teknik açıdan 'hayret verici' olarak nitelendirilebilecek filmin yaratıcıları Nuridsany ve Pérennou, bilimsel bilgiyi, modern zamanın mitolojisi haline dönüştürdüklerini söylüyorlar.
Mizahı ciddiyetle, masumiyeti bilgelikle birleştiren bir Afrikalı griot'un (kabilelerin sözlü tarihini ve geleneklerini kuşaktan kuşağa aktaran kişiler) anlatımıyla, masal ve fablın dilini, evrenin ve yıldızların doğuşuyla, gezegenimizin hararetli başlangıcı ve dünyada hayatın ortaya çıkışıyla ilişkilendiren “Yaradılış: Büyük Sır” (“Genesis”), “Microcosmos”un ardındaki ekibin son mucizesi. Filmin yönetmenleri Claude Nuridsany ve Marie Pérennou'nun, zaman, madde, doğum, aşk ve ölümden söz ettikleri bu filmin sırlarını aralarken söyledikleri, 6 yıl boyunca ter döktükleri filmin etkisinden hâlâ çıkamadıklarının en güzel kanıtı...
“Microcosmos”un uluslararası alanda kazandığı başarı herhalde sizi yeni bir maceraya atılmak için yüreklendirdi. “Microcosmos”tan “Genesis”e nasıl gelindiğini anlatır mısınız?
Filmi sunduğumuz birçok ülkede, özellikle seyircilerin tepkisi bizi çok memnun etti. Hiç kimse bize bu ya da şu böceğin adı nedir diye sormadı, ama herkes filmi seyrederken çocukluğunu hatırladığını ve filmin hepimizi kendi varoluşumuzu düşünmeye ittiğini söyledi. Seyirciler, ayaklarımızın altında, bir ot parçasında yaşanmakta olan bu tanımadığımız dünyaya büyük bir ilgi gösterdiler. Bu minimini dünya, aslında evrenin yansımasıydı. Bu başarı sayesinde çok seyahat etmek zorunda kalınca, yeni projemizi düşünmek için çok az zaman bulabildik. Kesin olarak karar verdiğimiz tek şey, “Microcosmos”un devamını yapmayacak olmamızdı. Epey bir zamandır, hayatın oluşumu, evren hakkındaki bütün soruların yanıtı, var oluşumuz ve dünyamızla ilişkimiz, çocukların sorabileceği türden sorular aklımızda uçuşup duruyordu.
“Microcosmos”un konusu, bir parça çayırda geçiyordu, ama bu kez konuyu daha geniş tutmuşsunuz...
Evet, dürbünümüzü çevremize çevirdik. Ama fikir, temelde aynı. Her zaman çevremizde olan şeylere bakışımızı yeniledik ve onların büyüsünü yeniden keşfettik. Örneğin, yaşamak aslında nedir? Hepimiz bireysel yaşamlarımızda bu yaradılışı yeniden yaşıyoruz. Tıpkı hayatın bir günde doğduğu gibi doğuyoruz, gelişiyoruz ve ölüyoruz; binlerce yıldır birçok türün evrimi benzer bir şekilde. Çalışmamızda, hayvanların dünyası ve insanların dünyası ile bir tür kardeşliği ve var olan benzerlikleri vurgulayan bir yapı kurmaya çalıştık. Bu çalışmamızda da hayvanları kullandık ama bu kez insana da ihtiyacımız oldu.
Evrenin hikâyesi bir Afrikalı griot tarafından anlatılıyor. Bununla neyi amaçladınız?
Var olan mitlere ve efsenelere gönderme yapmak istedik. Henri Micahaux, “Artık mucizeler çağında yaşamıyoruz,” der. Biz de “Batı dünyası, artık masalcıların çağında yaşamıyor,” diyoruz. Afrika, sözlü hikâyeler ve efsaneler ülkesi, insanlığın beşiği. Bu nedenle bizim içim kaçınılmaz bir seçim oldu.
Bu masalcının dili, hayal gücü ile dolu. Birazcık da büyücü galiba...
Masal dili metaforlardan oluşur en çok. Karmaşık düşünceler, hepimizin anlayabileceği bir dile çevrilir. Masalcının dili ne bilimsel bir dil olabilir ne de görkemli; masalcı metaforu bilimsel bilgiyi açıklamak için kullanır. En önemlisi ise masalcının her şeyi bilen adam, ya da bir konu hakkında ders veren adam olmaktan çok, dünyanın, evrenin ve insanın bilgisini bize aktaran bilge adam olmasıdır. Bilge bir adam bazen bir çocuk kadar masumdur. Fizikten söz etmişken, Levi-Strauss’un yazdıklarını tekrarlamak isterim: “Kimsenin aklına gelmeyen bir gerçeğe, ölçme yoluyla ulaşan bir bilim adamıyla, matematiksel bulguların her türlü duygusal ve sezgisel tutumu çürüttüğü gerçeğini kavramaya istekli insanlar için masalsı düşünce bir kez daha bağlayıcı olur. Bir fizikçi ancak fizikçi gibi konuşmayarak iletişim kurabilir. Tuhaftır ama, bilimle arasındaki bu diyalog sayesinde masalsı düşünce tekrar bilimselleşir.”
Filmin, insanın anlamaya çalışmaya başladığı zaman, sorgulamaya da başladığı düşüncesi üzerine kurulu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Doğru, ama bu didaktik bir film değil. Bir soru ile başlıyor “Ben, acaba annemin beni dünyaya getirdiği gün mü doğdum, yoksa annemle babamın seviştiği gün mü? Yaşamım ne zaman başladı, yoksa bu milyarlarca atomdan oluşan galaksi ben miyim? Ben var olana kadar, hangi bitki, hangi taş, hangi hayvan oluştu?” diye soruyor griot. Bilimsel bilgiyi, modern zamanın mitolojisi haline dönüştürdük. Evrenin metaforik tarihi ile, onun gücü, hâlâ gerçekçi bir karakter olarak kalsa bile, seyircinin hayal gücünde sembolik bir rol oynuyor. Bu duyguyu, mitlerin yarattığı kollektif hayal gücünün bilimi besleyebileceğini göstererek yeniden yaratmak istedik, yani dünya, aslında uzaydan, ana rahmindeki bir fetüs gibi görünüyor vs. diyerek.
Birçok görkemli sahnenin arasında, çiftleşen örümceklere, aşık kurbağalara, harika gözlü bir güzel için kabuklarıyla dövüşen yengeçlere dair birçok sahne var filmde. Bu sahneleri hayvanlar dünyasıyla insanların dünyası arasındaki benzerliğin altını çizmek için mi kullandınız?
Hayvanlar arasında dövüş, aşk geçidinin bir parçası gibi bazen. Öldürmek yok, rakibi baskı altında tutmak için birazcık blöf var. Uzun bacaklı örümceklerde, dişi ve erkek arasındaki oynaşma saatler sürebiliyor, çünkü dişi örümcek avlanmak için ağ ördüğünden, erkek av olmamaya dikkat etmek zorunda. Bu özel durumda, hayvanda psikolojik evrim için on binden fazla nöron olması gerektiğini farkettik. Bu tarz görüntülerle, insan dünyası ile hayvan dünyası arasındaki ilişkiyi vurgulamak istedik ama bunu yaparken de örümceklerin etrafına küçük kalpler yerleştirmedik. Bu “aşk oyunları” için özellikle örümceklerle kurbağaları tercih ettik. Çünkü kendimizi çok yakın hissetmediğimiz hayvanlarla empati kurmamız gerekiyordu. Böylece, insan aklında bir “kardeşlik duygusu” yaratmak istedik. Düşündürmek istediğimiz şuydu “Aslında, bu yaratıklardan çok da farklı değiliz.”
Evrenin başlangıcını nasıl filme çektiniz?
Gerçek fotoğrafları transpoze ederek yaptık bunu. Mesela, İzlanda’da bir metre genişliğindeki şelaleyi hızlı çektik, minicik damlalar koca dalgalar gibi göründü, yağmur korkunç bir fırtına gibi göründü. Dijital resim kullanmamak bizim için önemliydi, doğal elementleri kullandık, anafor gibi, kum, duman ve sabun köpüğü gibi, çünkü maddenin hiç beklenmedik durumları çok daha şaşırtıcı ve şiirsel. Açılış sekansı için, suda mikro kristaller halinde çözülmekte olan C vitaminin kullandık. Bu kristaller mikroskoptan bakarak kare kare çekilirken, siyah zemin üzerinde kullandığımız polarize ışık sayesinde gözümüzün önünde büyüdü, böylece gerçek bir kozmik etki sağlamış olduk.
Filmde biraz da şunun altını çiziyor gibisiniz: Ölümü işin içine katmadan hayattan söz etmek imkânsız...
Hayatın sonunu göstermek için, dumanla dolu sabun köpüğünü kullandık, bu patladığı zaman, duman havaya karışıyor, yani yaşayan bir canlı uzayda yok oluyor. Bu fikri, 17. yüzyıl natürmortlarında objelerin hayatın belirsizliğini anlatacak şekilde seçilip düzenlenmesinden esinlenerek bulduk: sabun köpüğü, bir parça meyva, solmuş çiçek, mumdan duman süzülüyor.
Filminizi oluştururken bir çok esin kaynağı kullanmışsınız, bilim, doğa, resim...
Ve sinema tabi ki. “Aşk oyunu” sekanslarında kullandığımız köpükler, en sevdiğimiz film olan Max Ophuls’ün “La Ronde” adlı filminden. Orada bir karakter her bölümü anlatmak için bir fırdöndünün önünde durur.
Doğanın; hayvanların ve bitkilerin harika dünyası, sizin filminiz oyuncuları, böyle bir kastı nasıl yönettiniz?
Bu filmin hazırlıkları için iki yıl harcadık. Yani iyi bir “seçme” yapmak için zamanımız oldu. Hayvanların tepkileri hiç belli olmaz. Çok dikkatli olmak zorundasınız. Bazıları ışığın ısısından etkilenir, bazıları çok utangaçtır. İki deniz atı arasındaki baştan çıkarma sahnesinin çekimi için iki ay bekledik. Galapagos’taki deniz iguanalarını çekmek için yolculuk yaptık ki bunlar aslında yaşayan prehistorik canavarlar. Bu tür hayvanlara yaklaşmak bizi büyüledi. Bir amip, insanın üremesini anlatmak açısından mükemmel bir canlı, bir canlı bu şekilde evrim geçirmiş. Her iki canlı da evrenin tamamını temsil ediyor bizce ve aralarında bir ayrım yapmak bizim için çok zor.
Film, teknik açıdan da hayret verici. Bize biraz sırlarınızı anlatır mısınız?
Bazı sahneler stüdyoda, Aveyron’daki evimizde, kastımızın boyutlarını göz önünde bulundurarak yaptığımız küçük bir sette çekildi. Bu şekilde her şeyi kontrol edebildik, ışığı, suyun yansımasını, çimleri ve diktiğimiz seti. Motion Kontrol (hareket kontrolü) sistemi ile çalıştık, bu özel bir araç ve hareketin akışını verebilmek için özel olarak bu film için yapıldı. Dış mekânlar daha akrobatik, bazen kamera bir kanoya ya da helikoptere takıldı, sonsuz derecede küçük ve inanılmaz derecede büyük görüntüler için gyrostabilize kafalar kullandık. Masalcı, bu görüntüleri kan damarları gibi benzer yapıların arasındaki ilişkileri kullanarak anlattı. Tıpkı insan embriyosu ve hayvan embriyosu gibi, rahim içindeki su yaşantımızı da çektik. Griot, sabun köpükleri yaptı, bunlar mikrop oldu, duman deniz anasına dönüştü. Bizi çevreleyen güzellikleri paylaşmak istedik, bu güzellik bizim için bitmek bilmez bir merak ve hayranlık kaynağı. Bizi canlı tutuyor.
Henüz kimse yorum yapmamış.
- "Sezgilerimle hareket edeceğim"
- Stefan Ruzowitzky ile Kalpazanlar hakkında!
- Gus Van Sant ile Paranoid Park üzerine
- 1 YTL ver 1 Film Çekeyim!
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı!
- Mehmet Açar ile eleştirmenlik ve Türk sineması üzerine...
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Dördüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Üçüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (İkinci Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Birinci Bölüm)
- Handan İpekçi: "Eteklerimdeki taşları dökemedim!"
- "Mesut Uçakan": Artık aptalca festival kaygılarım yok!
- Şoförünün ağzından yeni "Taxi"
- "Benim Adım Elisabeth": "Çocukları anlamaya çalışan bir film"
- Yönetmeni Oscar Roehler'in ağzından "Temel Parçacıklar"



Takvim Kızları (11 Ekim 2008 20:45 Tv8)
Helen Mirren, Julie Walters, John Alderton, Linda Bassett, Annette Crosbie ve Philip Glenister'ın oynadığı "Takvim Kızları" adlı film bu akşam 20:45'te Fox ekranlarında...
Helen Mirren, Julie Walters, John Alderton, Linda Bassett, Annette Crosbie ve Philip Glenister'ın oynadığı "Takvim Kızları" adlı film bu akşam 20:45'te Fox ekranlarında...

Karayip Korsanları: Siyah İnci'nin Laneti
Kaptan Sao Feng: Jack Sparrow, beni küçük düşürdün!
Jack Sparrow: Ben mi? Hayatta öyle bir şey yapmış olamam.
Kaptan Sao Feng: Jack Sparrow, beni küçük düşürdün!
Jack Sparrow: Ben mi? Hayatta öyle bir şey yapmış olamam.






Seanslar
Fragman
