Erden Kıral:
"Yolda, aslında bir 'keşke'nin filmi..."
"Yolda, aslında bir 'keşke'nin filmi..."

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Erden Kıral, Yılmaz Güney'den hareketle çektiği "Yolda" filminde, Türk sinema tarihinin en baskın figürlerinden biri olan Güney üzerine gerçekçi bir film çekmekten çok; ondan hareketle özgürlük, tutsaklık, ölüm gibi pek çok öğeyi sorgulayabileceği bir film ortaya çıkarmaya niyetlenmiş. Arkaplanında 1980 askeri darbesi yer alan ve yüzleşmeler, hesaplaşmalar üzerinden ilerleyen filmin yönetmeni Erden Kıral'la söyleştik.
"Yolda" filmine dair herkesin merak ettiği ilk şey şu sanırım: Bu film sizin Yılmaz Güney'le yaşadıklarınızı ne ölçüde yanısıtıyor?
Yılmaz Güney'le çok eskiye dayanan bir ilişkimiz var. 1965 yılında tanıştık. "Krallar Kralı" filminde ben reji asistanıydım, o da başrol oyuncusuydu. Saçlarını civciv sarısı rengine boyamıştı ve o dönemde on-on iki günde yapılan, vurdulu kırdılı filmlerinden biriydi. O günden başlayarak Yılmaz Güney'le ilişkim, bir aslanın, aslan terbiyecisine olan aşkıdır benim için. Ona hayranlığım hâlâ sürüyor. Sinemamızdaki teatral ve soyut oyunculuk anlayışını yerle bir edip yerine alternatif bir anlayış koymuştur. "Umut" filminde ilk kez kamera gerçek anlamda sokağa inmiştir ve "Umut" bizim için bir dönemeçtir. Bizim kuşak "Umut"taki faytondan inerek sinema yapmaya başlamıştır. Yılmaz Güney, bu denli baskın bir sinemacıdır. Ve bu denli baskın bir sinemacıyla iş yapmaya kalkarsanız daha başta sorunlar sizi bekliyordur. Daha önce adı 'Bayram' olarak konan "Yol" filminde birlikte çalışmaya karar verdiğimizde, bir yazar arkadaş şöyle bir şey söylemişti ilişkimize dair: Kariyerlerine bu denli sıkı sıkya bağlı iki insanın birlikte çalışması mümkün değildir. Tüm bunların, ona olan hayranlığımın ve bağlılığımın, onun baskın kişiliğinin ben de farkındaydım ve tüm bunlara rağmen onunla çalışmayı kabul ettim. Ama, bu baskın kişilik karşısında ezildim. Sanatta birisine hayran olursanız özgürce yaratamazsınız, hayran olduğunuz kişi gelip omuzunuza oturur, hep onu dinlersiniz, yaratıcı güçlerinizi harekete geçiremezsiniz. İşte ben 'Bayram'/'Yol' projesi sırasında, Yılmaz Güney'le olan ilişkim çerçevesinde, böyle büyük bir çelişkinin içinde buldum kendimi.
Bu çelişkinin ve yarattığı sorunların ortaya çıkardığı bir yüzleşme durumu var filmde. Ve bildiğim kadarıyla bu, gerçek hayatta gerçekleşmemiş bir yüzleşme...
"Yolda" aslında bir 'keşke'nin filmi. Ben Yılmaz Güney'le yüzleşmedim. Filmi çekme işini başkasına devrettiğinde beni çağırdı o, "gel konuşalım, istediğin projeyi çek" dedi. Ben gitmedim, gidip yüzleşmek yerine uzun bir mektup yazmayı tercih ettim. Bu film o mektup işte. Keşke mektup yollamak yerine gidebilseydim ve keşke yüzleşseydim. Dolayısıyla, bu filmde, Güney'le yaptığım kısa bir yolculuktan yola çıktım. Gerçekte, 'Bayram' filminin senaryosunu almak için onu takip etmiş, ormanın içinde bir jandarma kulübesinde film üzerine konuşmuştuk. Daha sonra geri dönmemizi istemişti bizden. "Yolda"da çok daha uzun bir yolculuk söz konusu ve bu, kurmaca bir yolculuk. Bütün yolcuların bir sürprizle karşılaşması, motelde geçirilen gece gibi pek çok kurmaca dramatik öğe ekledim filme.
"Yolda", hemen her yerde genç bir yönetmenin ustasıyla yüzleşmesinin filmi olarak gündeme geldi. Filmde bu yüzleşmenin birkaç sözcükle ifade edildiğini; daha çok konuşulmayan, üstü örtülü kalan şeyler üzerinden gerçekleştiğini görüyoruz. Ülkenin içinde olduğu sıkıyönetim hali ve yolculuğun içinde taşıdığı gerginlik de filmdeki 'hesaplaşma' havasını destekliyor. Yüzleşmeyi sözcüklerden çok atmosfer üzerinden gerçekleştirdiğinizi söyleyebilir miyiz?
Aslında bu söylediğiniz, genç yönetmenin karakteriyle ilgili bir durum: Suskun bir kişiliği var, çok az konuşuyor, söylemek istediklerinin bir kısmını suskunluğuyla ifade ediyor, bir kısmını da ustasının eşi onun adına söylüyor. Suskun ve içsel çelişkileri olan bir yönetmen. Ben, hiçbir zaman münazara şeklinde bir film yapmayı düşünmedim. Daha çok vücut diliyle, yüz ifadeleriyle, sessizliklerle bir şeyler anlatmak istedim. Bir yandan askeri rejim var ve filmde doğrudan bunu anlatmasam da, bu atmosferi kuruyorum: Kontrol noktaları, devriyeler ve sokağa çıkma yasağı uygulamalarına yer vererek ülkede nasıl bir atmosfer olduğunu hissettirmeye çalıştım. Ancak burada da asıl ilgilendiğim, böylesine otoriter bir rejimin insan üzerindeki yansımalarını verebilmekti. Dolayısıyla, sadece Yılmaz'a ya da ona yakın insanlara değil, polislere de büyük bir gerginlik yükledim ki yolculuk ilerledikçe bu gerginlik de artıyor. Filmde karakterlerin motelde buluşmasını sağlayan sis de bu atmosferi destekliyor.
Bu anlamda, filmin sadece genç bir yönetmenin ustasıyla hesaplaşmasının filmi olmadığını, tutsak bir sanatçının kendisini kuşatan dünyayla hesaplaşmasının filmi olduğunu da söyleyebilir miyiz?
Evet, hatta sadece bununla sınırlamayabiliriz de... Örneğin sivil polisleri ele alalım. Tamam, görevleri gereği tutsak yönetmeni kuşatıyorlar; ama bir yandan kendilerini de kuşatıyorlar. Adeta onunla aynı gemide gidiyorlar. Bu yüzden, git gide yoğunlaşan, içe dönen ve soyuta kayan bir anlatım var filmde. Son bölümde labirent gibi yollarda kaybolmaları ve aradıkları hapishaneyi yerinde bulamamaları anlatımdaki bu kaymanın son noktasını oluşturuyor. Yok öyle bir yer, çünkü her yer yarı açık cezaevi. Buradan sonra gelen telefon sahnesi de ne kadar somut dursa da, kendisinden önceki soyut anlatımı destekleyen bir niteliğe de sahip; çünkü orada genç bir yönetmenin mecazi anlamda ustasının yerine geçtiğini görüyoruz. Ustasının üzerinde bıraktığı etki ve onun ustasına olan hayranlığı, yıllar sonra hâlâ güçlü bir şekilde devam ediyor...
Genç yönetmen, ustasının peşine takıldığında aslında aklında pek çok soru var. Yolculuğu bıraktığı noktada, aklındaki bu soruların yanıtlarını bulabiliyor mu?
Moteldeki tartışmada, aklındaki soruların yanıtlarını aşağı yukarı buluyor. Ustası çok açık ve net bir biçimde, "çekilenlere baktım, her şey çok kötü" diyor. O da buna karşılık, gördüğünün sadece birkaç dia olduğunu söylüyor. Ancak ustası, çok iyi ve işine hakim bir yönetmen; bir işin nasıl olduğuna değil, hangi bakış açısıyla yapıldığına önem verdiğini ve onunla bakış açılarının uymadığını söylüyor. Bundan daha net bir açıklama olamaz orada. Bu konuşmanın gerçekleştiği yere kadar, "belki devam edebilirim" şeklinde bir umudu var belki genç yönetmenin; ancak bu noktadan sonra ustasının ne kadar kararlı olduğunu anlıyor.
Moteldeki tartışmanın kırılma noktasında genç yönetmen ustasına acıdığını söylüyor. Bu sözün bu kadar etkili olmasının nedeni ne?
Usta yönetmen, hapishanede olduğu için, oradaki hayallerini gençlere veriyor; hayallerini başkasına emanet ediyor ve bu onu çok yıpratıyor. Gençler ise bu hayalleri alıp özveriyle film yapmak istiyorlar, ama aslında adamın hayallerini de elinden alıp başka bir şeye dönüştürüyorlar. Dolayısıyla, genç yönetmen, böylesine baskın bir kişinin hayallerini gerçekleştirirken, onun her 'evet'ini ve her 'hayır'ını kabul etmek zorunda kalıyor, büyük bir baskı hissediyor üzerinde. Ancak benzer bir baskının, hayallerini gerçekleştirmesi için yardımcı olamadığı ustasında da olduğunu anlıyor. Onun tüm baskınlığına rağmen kendi hayallerini gerçekleştirebilecek güçten ne kadar yoksun olduğunu görüyor ve ona, yardımcı olamadığı içi acıyor aslında. O sahnede ifade edilen 'acıma' sözcüğünü basit anlamıyla algılamamak lâzım.
"Yolda" gerçeklerden, yaşanmış deneyimlerden yola çıkan bir film; ancak karakterler yolda ilerledikçe filmde gerçeküstü öğeler de yer almaya başlıyor: asılan torununu minübüsünün üzerine taşıyan yaşlı amca, yemek molası verilen benzincide birdenbire ortaya çıkan Kürt düğün alayı... Film de bu gerçeküstü havayı destekleyecek şekilde, yolculuğun aslında varolmayan bir hapishaneye yapıldığı fikriyle sonlanıyor. Gerçeküstü öğeleri böyle ön plana çıkararak neyin altını çizmeye çalıştınız?
Aslında filmi çok anlamlı olarak okumak lâzım. Örneğin torununun tabutunu minibüsüyle taşıyan amcanın filmin içinde bir gerçekliği var, hikâyenin önemli bir parçası. Ancak bir yandan da usta yönetmen kendi ölümünü seziyor onun üzerinden. O yolculuk boyunca hiç peşini bırakmayarak, adeta bundan sonraki hayatının çizeceği yönü işaret ediyor. O yüzden filmin genelinde, mutlu anların dar vakitlere sığdırılmasından kaynaklanan bir hüzün havası var. Gerçekten de bu anlar dışında vakit yok... Yılmaz çok iyi değerlendirmek zorunda her anı. Sivil polislerle ilişkisinde de, halktan ona ilgi gösteren insanlarla ilişkisinde de, onu izleyen eşi, genç yönetmen ve güvendiği arkadaşıyla olan ilişkisinde de hep kontrollü olmak zorunda. Hapishane sanatına sahip biri olduğundan, bunu çok büyük bir beceriyle yapıyor ve çevresindeki herkesi yaygara yapmadan çekip çeviriyor. Onun gibi, film de adım adım, bir yerlere varmak için acele etmeden ilerliyor...
Filmde yaşlı amcayla birlikte yolculuğun değişmez bir öğesi de hastalık fikri. Usta yönetmenin bir hastalığı olduğunu anlıyoruz ve yolculuk ilerledikçe bu hastalık da ilerliyor sanki...
Yolculuğa çıktıklarında başlıyor hastalığı, ilaç aldığını görüyoruz. Otelde konakladıklarında, eşiyle baş başa kaldığı zaman da doruk noktasına varıyor. Çünkü eşi düzen istiyor ondan, gündelik alışkanlıkların mümkün olabileceği bir hayat istiyor. Sürekli valizlerini toplayıp onun peşinden giden bir kadın olmakran yorulmuş. Çok seviyor onu, öfkesi ona değil, onun mahpusluğuna. Doğal olarak normal bir yaşam istiyor. Ancak o, eşine böyle bir yaşam vermenin çok uzağında...
Filmde Yılmaz Güney'in ne kadar büyük bir efsane olduğunu anlattığınız fazla sahne yok. Yolculuk sırasında karşılaştığı hayranlarının ilgisi dışında, filmde onun mitik yönüne fazla değinmiyorsunuz. Filminizin festivalde hem ulusal, hem de uluslararası yarışmada yarıştığını göze alırsak, Yılmaz Güney'in nasıl bir kişilik olduğunu bilmeyen izleyiciler, "Yolda" filmindeki Yılmaz karakterinin ağırlığını anlayabilecekler mi sizce?
Yılmaz'ın halk tarafından nasıl sahiplenildiğini gösteren sahneler az olabilir, ama gayet etkili sahneler. Orada asteğmenin bile ona ne kadar hayran olduğunu; yemek yedikleri lokantadaki küçük bir çocuğun, adının bile yasaklandığı bir dönemde nasıl onun fotoğrafını saklayıp imzalattığını; yaşlı amcanın torun acısına rağmen onu tanıyıp saygı duyduğunu görüyoruz. Çok tanınmış ve baskın bir kişilik olduğu vurgulanıyor aslında; ama Yılmaz Güney'in karakterinden çok, başka şeylere odaklanan bir film "Yolda". Herhangi bir totaliter rejimde yaşayan insanların nasıl baskı altında olduklarının hikâyesi aslında. Ruhsal baskı altında olan insanların belirli davranış biçimleri var ve filmin evrensel teması da daha çok bu baskı altındaki ruhları anlatma çabasından doğuyor. Şöyle bir şey de söyleyebilirim: Özgürlük görecelidir, ama göreceli de olsa bunu genişletmek gerekir. Bir gün Berlin'de bir seminerde Tarkovsky, basit gibi gözüken ama çok önemli bir cümle söyledi: "Özgür olmak istiyorsan, ol!" Ben senaryoyu onun bu cümlesinden yola çıkarak yazdım ve filmin fragmanlarına da Yılmaz Güney'in bir aforizmasını koydum: "Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir." "Yolda" da tutsaklık ve özgürlük üzerine; bunların ne kadar göreceli olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği konusunda kafa yoran bir film.
Son olarak film Fatoş Güney'in eleştirileriyle gündeme geldi. Fatoş Hanım filmin Yılmaz'ı ve aralarındaki ilişkiyi gerçekçi bir biçimde ve hakkıyla yansıtmadığını, Yılmaz Güney'i silik bir kişilik olarak resmettiğini söyledi. Bu çıkış hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben filmin kurmaca olduğunu her ortamda söylüyorum. Filmin gerçekliğiyle yaşamın gerçekliğinin örtüşmesi söz konusu değil; bunu amaçlamadığımız gibi, mümkün de değil zaten bu. Yılmaz Güney'den hareketle, kurmaca bir film çektik biz ve filmi böyle okumak gerekiyor. Belgesel bir film değiil bu, kaldı ki Yılmaz Güney'in hayatını epik bir yaklaşımla ele alan bir film hiç değil. Kısa bir yolculuğun filmi. Ben oyuncuları yönetirken de taklitten sakınmalarına özel önem verdim. Serdar Orçin'e bana bakmamasını, elindeki metni yorumlamasını defalarca söylemişimdir. Benzer şekilde Yeşim Büber'i de, Fatoş Güney'e benzemeye çalışmaması, karakteri yorumlaması yolunda motive ettim. Burada en zor iş Halil Ergün'e düştü, onun da Yılmaz'a derin bir hayranlığı var ve Yılmaz'ı yakından tanıyor. Ama o da bu rolü ve filmi sırtladı; tek bir sahnede bile Yılmaz'ı taklit etmedi, canlandırdığı karaktere kendi yorumunu kattı. Sanatta taklit parodi olabilir ve her şeyin üstünü örten bir şey haline gelebilir. Ben de, oyunculuklar dışında dramatik eklemelr yaptım zaten; filmin gerçeklikle doğrudan bir bağı yok.
"Yolda", hemen her yerde genç bir yönetmenin ustasıyla yüzleşmesinin filmi olarak gündeme geldi. Filmde bu yüzleşmenin birkaç sözcükle ifade edildiğini; daha çok konuşulmayan, üstü örtülü kalan şeyler üzerinden gerçekleştiğini görüyoruz. Ülkenin içinde olduğu sıkıyönetim hali ve yolculuğun içinde taşıdığı gerginlik de filmdeki 'hesaplaşma' havasını destekliyor. Yüzleşmeyi sözcüklerden çok atmosfer üzerinden gerçekleştirdiğinizi söyleyebilir miyiz?
Aslında bu söylediğiniz, genç yönetmenin karakteriyle ilgili bir durum: Suskun bir kişiliği var, çok az konuşuyor, söylemek istediklerinin bir kısmını suskunluğuyla ifade ediyor, bir kısmını da ustasının eşi onun adına söylüyor. Suskun ve içsel çelişkileri olan bir yönetmen. Ben, hiçbir zaman münazara şeklinde bir film yapmayı düşünmedim. Daha çok vücut diliyle, yüz ifadeleriyle, sessizliklerle bir şeyler anlatmak istedim. Bir yandan askeri rejim var ve filmde doğrudan bunu anlatmasam da, bu atmosferi kuruyorum: Kontrol noktaları, devriyeler ve sokağa çıkma yasağı uygulamalarına yer vererek ülkede nasıl bir atmosfer olduğunu hissettirmeye çalıştım. Ancak burada da asıl ilgilendiğim, böylesine otoriter bir rejimin insan üzerindeki yansımalarını verebilmekti. Dolayısıyla, sadece Yılmaz'a ya da ona yakın insanlara değil, polislere de büyük bir gerginlik yükledim ki yolculuk ilerledikçe bu gerginlik de artıyor. Filmde karakterlerin motelde buluşmasını sağlayan sis de bu atmosferi destekliyor.
Bu anlamda, filmin sadece genç bir yönetmenin ustasıyla hesaplaşmasının filmi olmadığını, tutsak bir sanatçının kendisini kuşatan dünyayla hesaplaşmasının filmi olduğunu da söyleyebilir miyiz?
Evet, hatta sadece bununla sınırlamayabiliriz de... Örneğin sivil polisleri ele alalım. Tamam, görevleri gereği tutsak yönetmeni kuşatıyorlar; ama bir yandan kendilerini de kuşatıyorlar. Adeta onunla aynı gemide gidiyorlar. Bu yüzden, git gide yoğunlaşan, içe dönen ve soyuta kayan bir anlatım var filmde. Son bölümde labirent gibi yollarda kaybolmaları ve aradıkları hapishaneyi yerinde bulamamaları anlatımdaki bu kaymanın son noktasını oluşturuyor. Yok öyle bir yer, çünkü her yer yarı açık cezaevi. Buradan sonra gelen telefon sahnesi de ne kadar somut dursa da, kendisinden önceki soyut anlatımı destekleyen bir niteliğe de sahip; çünkü orada genç bir yönetmenin mecazi anlamda ustasının yerine geçtiğini görüyoruz. Ustasının üzerinde bıraktığı etki ve onun ustasına olan hayranlığı, yıllar sonra hâlâ güçlü bir şekilde devam ediyor...
Genç yönetmen, ustasının peşine takıldığında aslında aklında pek çok soru var. Yolculuğu bıraktığı noktada, aklındaki bu soruların yanıtlarını bulabiliyor mu?
Moteldeki tartışmada, aklındaki soruların yanıtlarını aşağı yukarı buluyor. Ustası çok açık ve net bir biçimde, "çekilenlere baktım, her şey çok kötü" diyor. O da buna karşılık, gördüğünün sadece birkaç dia olduğunu söylüyor. Ancak ustası, çok iyi ve işine hakim bir yönetmen; bir işin nasıl olduğuna değil, hangi bakış açısıyla yapıldığına önem verdiğini ve onunla bakış açılarının uymadığını söylüyor. Bundan daha net bir açıklama olamaz orada. Bu konuşmanın gerçekleştiği yere kadar, "belki devam edebilirim" şeklinde bir umudu var belki genç yönetmenin; ancak bu noktadan sonra ustasının ne kadar kararlı olduğunu anlıyor.
Moteldeki tartışmanın kırılma noktasında genç yönetmen ustasına acıdığını söylüyor. Bu sözün bu kadar etkili olmasının nedeni ne?
Usta yönetmen, hapishanede olduğu için, oradaki hayallerini gençlere veriyor; hayallerini başkasına emanet ediyor ve bu onu çok yıpratıyor. Gençler ise bu hayalleri alıp özveriyle film yapmak istiyorlar, ama aslında adamın hayallerini de elinden alıp başka bir şeye dönüştürüyorlar. Dolayısıyla, genç yönetmen, böylesine baskın bir kişinin hayallerini gerçekleştirirken, onun her 'evet'ini ve her 'hayır'ını kabul etmek zorunda kalıyor, büyük bir baskı hissediyor üzerinde. Ancak benzer bir baskının, hayallerini gerçekleştirmesi için yardımcı olamadığı ustasında da olduğunu anlıyor. Onun tüm baskınlığına rağmen kendi hayallerini gerçekleştirebilecek güçten ne kadar yoksun olduğunu görüyor ve ona, yardımcı olamadığı içi acıyor aslında. O sahnede ifade edilen 'acıma' sözcüğünü basit anlamıyla algılamamak lâzım.
"Yolda" gerçeklerden, yaşanmış deneyimlerden yola çıkan bir film; ancak karakterler yolda ilerledikçe filmde gerçeküstü öğeler de yer almaya başlıyor: asılan torununu minübüsünün üzerine taşıyan yaşlı amca, yemek molası verilen benzincide birdenbire ortaya çıkan Kürt düğün alayı... Film de bu gerçeküstü havayı destekleyecek şekilde, yolculuğun aslında varolmayan bir hapishaneye yapıldığı fikriyle sonlanıyor. Gerçeküstü öğeleri böyle ön plana çıkararak neyin altını çizmeye çalıştınız?
Aslında filmi çok anlamlı olarak okumak lâzım. Örneğin torununun tabutunu minibüsüyle taşıyan amcanın filmin içinde bir gerçekliği var, hikâyenin önemli bir parçası. Ancak bir yandan da usta yönetmen kendi ölümünü seziyor onun üzerinden. O yolculuk boyunca hiç peşini bırakmayarak, adeta bundan sonraki hayatının çizeceği yönü işaret ediyor. O yüzden filmin genelinde, mutlu anların dar vakitlere sığdırılmasından kaynaklanan bir hüzün havası var. Gerçekten de bu anlar dışında vakit yok... Yılmaz çok iyi değerlendirmek zorunda her anı. Sivil polislerle ilişkisinde de, halktan ona ilgi gösteren insanlarla ilişkisinde de, onu izleyen eşi, genç yönetmen ve güvendiği arkadaşıyla olan ilişkisinde de hep kontrollü olmak zorunda. Hapishane sanatına sahip biri olduğundan, bunu çok büyük bir beceriyle yapıyor ve çevresindeki herkesi yaygara yapmadan çekip çeviriyor. Onun gibi, film de adım adım, bir yerlere varmak için acele etmeden ilerliyor...
Filmde yaşlı amcayla birlikte yolculuğun değişmez bir öğesi de hastalık fikri. Usta yönetmenin bir hastalığı olduğunu anlıyoruz ve yolculuk ilerledikçe bu hastalık da ilerliyor sanki...
Yolculuğa çıktıklarında başlıyor hastalığı, ilaç aldığını görüyoruz. Otelde konakladıklarında, eşiyle baş başa kaldığı zaman da doruk noktasına varıyor. Çünkü eşi düzen istiyor ondan, gündelik alışkanlıkların mümkün olabileceği bir hayat istiyor. Sürekli valizlerini toplayıp onun peşinden giden bir kadın olmakran yorulmuş. Çok seviyor onu, öfkesi ona değil, onun mahpusluğuna. Doğal olarak normal bir yaşam istiyor. Ancak o, eşine böyle bir yaşam vermenin çok uzağında...
Filmde Yılmaz Güney'in ne kadar büyük bir efsane olduğunu anlattığınız fazla sahne yok. Yolculuk sırasında karşılaştığı hayranlarının ilgisi dışında, filmde onun mitik yönüne fazla değinmiyorsunuz. Filminizin festivalde hem ulusal, hem de uluslararası yarışmada yarıştığını göze alırsak, Yılmaz Güney'in nasıl bir kişilik olduğunu bilmeyen izleyiciler, "Yolda" filmindeki Yılmaz karakterinin ağırlığını anlayabilecekler mi sizce?
Yılmaz'ın halk tarafından nasıl sahiplenildiğini gösteren sahneler az olabilir, ama gayet etkili sahneler. Orada asteğmenin bile ona ne kadar hayran olduğunu; yemek yedikleri lokantadaki küçük bir çocuğun, adının bile yasaklandığı bir dönemde nasıl onun fotoğrafını saklayıp imzalattığını; yaşlı amcanın torun acısına rağmen onu tanıyıp saygı duyduğunu görüyoruz. Çok tanınmış ve baskın bir kişilik olduğu vurgulanıyor aslında; ama Yılmaz Güney'in karakterinden çok, başka şeylere odaklanan bir film "Yolda". Herhangi bir totaliter rejimde yaşayan insanların nasıl baskı altında olduklarının hikâyesi aslında. Ruhsal baskı altında olan insanların belirli davranış biçimleri var ve filmin evrensel teması da daha çok bu baskı altındaki ruhları anlatma çabasından doğuyor. Şöyle bir şey de söyleyebilirim: Özgürlük görecelidir, ama göreceli de olsa bunu genişletmek gerekir. Bir gün Berlin'de bir seminerde Tarkovsky, basit gibi gözüken ama çok önemli bir cümle söyledi: "Özgür olmak istiyorsan, ol!" Ben senaryoyu onun bu cümlesinden yola çıkarak yazdım ve filmin fragmanlarına da Yılmaz Güney'in bir aforizmasını koydum: "Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir." "Yolda" da tutsaklık ve özgürlük üzerine; bunların ne kadar göreceli olduğu, nerede başlayıp nerede bittiği konusunda kafa yoran bir film.
Son olarak film Fatoş Güney'in eleştirileriyle gündeme geldi. Fatoş Hanım filmin Yılmaz'ı ve aralarındaki ilişkiyi gerçekçi bir biçimde ve hakkıyla yansıtmadığını, Yılmaz Güney'i silik bir kişilik olarak resmettiğini söyledi. Bu çıkış hakkında neler düşünüyorsunuz?
Ben filmin kurmaca olduğunu her ortamda söylüyorum. Filmin gerçekliğiyle yaşamın gerçekliğinin örtüşmesi söz konusu değil; bunu amaçlamadığımız gibi, mümkün de değil zaten bu. Yılmaz Güney'den hareketle, kurmaca bir film çektik biz ve filmi böyle okumak gerekiyor. Belgesel bir film değiil bu, kaldı ki Yılmaz Güney'in hayatını epik bir yaklaşımla ele alan bir film hiç değil. Kısa bir yolculuğun filmi. Ben oyuncuları yönetirken de taklitten sakınmalarına özel önem verdim. Serdar Orçin'e bana bakmamasını, elindeki metni yorumlamasını defalarca söylemişimdir. Benzer şekilde Yeşim Büber'i de, Fatoş Güney'e benzemeye çalışmaması, karakteri yorumlaması yolunda motive ettim. Burada en zor iş Halil Ergün'e düştü, onun da Yılmaz'a derin bir hayranlığı var ve Yılmaz'ı yakından tanıyor. Ama o da bu rolü ve filmi sırtladı; tek bir sahnede bile Yılmaz'ı taklit etmedi, canlandırdığı karaktere kendi yorumunu kattı. Sanatta taklit parodi olabilir ve her şeyin üstünü örten bir şey haline gelebilir. Ben de, oyunculuklar dışında dramatik eklemelr yaptım zaten; filmin gerçeklikle doğrudan bir bağı yok. Henüz kimse yorum yapmamış.
- "Güneşin Oğlu"nun yönetmeni Onur Ünlü sizin sorularınızı yanıtladı!
- "Sezgilerimle hareket edeceğim"
- Stefan Ruzowitzky ile Kalpazanlar hakkında!
- Gus Van Sant ile Paranoid Park üzerine
- 1 YTL ver 1 Film Çekeyim!
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı!
- Mehmet Açar ile eleştirmenlik ve Türk sineması üzerine...
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Dördüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Üçüncü Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (İkinci Bölüm)
- "O Kadın"ın yönetmeni Korhan Bozkurt sorularınızı yanıtladı! (Birinci Bölüm)
- Handan İpekçi: "Eteklerimdeki taşları dökemedim!"
- "Mesut Uçakan": Artık aptalca festival kaygılarım yok!
- Şoförünün ağzından yeni "Taxi"
- "Benim Adım Elisabeth": "Çocukları anlamaya çalışan bir film"


Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.

Matrix
Neo:Kurşundan kaçabileceğimi mi anlatmaya çalışıyorsun?
Morpheus:Hayır. Anlatmaya çalıştığım hazır olduğunda kaçmak zorunda kalmayacağın
Neo:Kurşundan kaçabileceğimi mi anlatmaya çalışıyorsun?
Morpheus:Hayır. Anlatmaya çalıştığım hazır olduğunda kaçmak zorunda kalmayacağın









Seanslar
Fragman

