Teoman'la "Balans ve Manevra" filmi üzerine...
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Teoman'ın ilk filmi "Balans ve Manevra" bu hafta vizyonda. Gençliğinde yazlarını geçirdiği Bodrum'da tanıştığı insanlardan ve yaşadıklarından yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmde, şarkılarında da izlerini gördüğümüz 'kadınlarla ilişkileri', 'baba özlemi' gibi temalar hakim. Ünlü pop star, filmde çalışan herkesin projeye fazlasıyla inandığını söylüyor.
Teoman Bodrum'da geçen bir tatil hikâyesi anlattığı ilk filmi konusunda hayli iddialı. Filminde özgür olabilmek için tek yapımcı olan ve 1 milyon dolara yaklaşan bütçesini cebinden karşılayan ünlü pop yıldız, ortaya çıkan filmin fazlasıyla içine sindiğini söylüyor. “Filmi çekmeye karar verip ekibi oluşturmaya başladığımda, bu filmin yapılması konusunda hevesli olmayan, bu filmin iyi bir film olduğuna inanmayan kimseyle çalışmadım,” diyen Teoman filmine kendisnden iyi bir şeyler bekleyen insanlar kadar sinemayı seven insanların da geleceğini düşünüyor. İlk oynadığınız film olmasa da, bizim sizi ilk kez beyazperdede gördüğümüz film “Mumya Firarda” oldu. Ondan önce rol aldığınız, ama henüz vizyona girmeyen “Romantik” vardı bir de, sahi ne oldu o film? Evet, “Mumya Firarda”dan önce “Romantik”e başladık; ama daha yeni bitti o film. Sinan Çetin sürekli fikir değiştirdiğinden bu kadar uzun sürdü; biz dönem dönem çekmeye devam ettik o filmi ve şimdi elde dört film çıkarabilecek kadar malzeme var. Biliyorsunuz, piyasada Sinan hakkında söylenen kötü şeyler var; ama o çok iyi bir yönetmen. İşine o kadar hakim ki, bir mekâna gittiği anda güzel kadrajı hemen bulabiliyor. Ayrıca çalıştığı ekiple arasındaki diyalog çok iyi; çevresindekiler ne dediğini, ne istediğini hemen anlıyorlar... “Romantik” ve “Mumya Firarda”da rol almış olmanız, yönetmenliğe kaymanızda ve “Balans ve Manevra”nın ortaya çıkmasında etkili oldu mu? Hayır, aslında özellikle “Mumya Firarda”nın tersi bir etkisi bile olabilirdi. “Romantik”te çalışmaya başladığımızda, her şey profesyonelce yapılıyor olmasına rağmen, bende sürekli “benim ne alâkam var bu işlerle” gibi bir düşünce hakimdi. Çekimler sırasında çok berbat olduğunu düşündüğüm, en azından oyunculuk açısından kendimi öyle hissettiğim sahneler oluyordu; ancak sonradan o çekimleri izlediğimizde, gayet iyi olduklarını fark ettim. Tabii, montaj diye güzel bir oyunculuk yöntemi de var yani... Ayrıca Sinan oyuncu yönetimi konusunda çok deneyimli, sizi oynatıyor gerçekten. Hani odunu oynatır denen yönetmenler vardır ya, onlardan biri... “Romantik”teki çekimlerim tamamlandıktan sonra, İngiltere’de yeni albümümü hazırlarken “Mumya Firarda”dan rol teklifi geldi. İki kişi gelip filmi anlattılar; çok heyecanlıydılar ve film de onların anlatmalarıyla çok hoş geldi bana, heveslendim açıkcası. Ama çekimin daha ilk gününde anladım ki bu işler anlatıldığı gibi yürümüyor. Film çekmenin ne kadar zor bir iş olduğunu görmüş biri olarak kimseyi suçlamak istemiyorum tabii; ama ben şöyle bir şey hissettim: İlk konuşmamızda güzel bir film yapmayı isteyen insanları görmüştüm ben; sette ise para kazanmak isteyen insanları gördüm. Böyle olunca birdenbire inancını yitiriyorsun. Zaten herkes o kadar inançsızdı ki sette, yönetmene çok büyük zarar verdi bu. Ben de dahil olmak üzere, kimse işini kötü yapmak istemiyordu orada; ama –her ne kadar bunun sorumluluğu bir ölçüde onda olsa da- inançsızlık bir filme ve bir yönetmene verilebilecek en büyük ceza. “Mumya Firarda”, hakikaten kötü bir film oldu; ama bunun tüm suçu yönetmenin değil, biz de suçluyuz. Belki “Balans ve Manevra”yı çekerken bunu öğretmiş oldu bana o deneyim: Ekibin filme inanması ortaya çıkacak işin niteliğini belirlemede en önemli etkenlerden biri. Ben de filmi çekmeye karar verip ekibi oluşturmaya başladığımda, bu filmin yapılması konusunda hevesli olmayan, bu filmin iyi bir film olduğuna inanmayan kimseyle çalışmadım. Özellikle oyuncular, neredeyse benim kadar inandılar ve çabaladılar. Bu, “Balans ve Manevra”nın, yapabileceğimi düşündüğümden çok daha iyi bir film olmasında etkili oldu. Ben, beğeniyorum kendi filmimi, eğer oyuncular sadece işlerini yapsalardı, filmi sahiplenmeselerdi, bu film de kötü bir film olurdu; çünkü fazlasıyla oyuncuların performanslarına dayanan bir film. “Mumya Firarda” kötü bir film olmasının yanında, çok iddialı bir şekilde vizyona girip gişede de hayalkırıklığı yaşamıştı. “Balans ve Manevra”yı yaparken, gişe başarısı için yaptığınız şeyler oldu mu? Bu aralar, yönetmenlerle ilgili pek çok kitaba göz attım. En ticari düşünenlerin bile verdikleri öğüt şu aslında: Kendi seveceğin filmi yaparsan eğer ve ona inanırsan, filmin izleyiciler tarafından tutulur veya tutulmaz; ama inanmadığın filmi yaparsan, ne olursa olsun tutmaz. Ben de buna inanıyorum. Yapmak istediğin bir filmi yapıp duvara toslarsan, en azından gururlu bir şekilde dolaşabilirsin. Hem inanmadığın bir filmi yapıp, hem duvara toslamak çok korkunç olur. Sizin yaptığını müzikle hitap ettiğiniz, ilişki kurduğunuz bir kitle var. “Balans ve Manevra”, daha çok müziğinizi dinleyen o kitleye mi hitap ediyor? Aslında benim, zannedildiği kadar olmasa da, geniş bir seyirci skalam var. Ama bunlar 3-4 yaşından başladıkları için, hepsi bu filme gelemez herhalde. Bu filme, benden iyi bir şeyler bekleyen insanlar kadar sinemayı seven insanlar da gelecektir diye düşünüyorum. Ve o da çok büyük bir oran değil aslında. Sadece, filmin bütçesinin tamamını ben karşıladığımdan, ne kadar az zarar edersem o kadar iyi diye düşünüyorum. “Balans ve Manevra”nın hikâyesi de, İstanbul’dan Bodrum’a bir yolculukla başlıyor sanırım, filmde yolculuğun yeri ne? Filmde yolculuk çok önemli değil, ama Bodrum’da geçmesi önemli. Bodrum’un filmde öne çıkmasının birkaç nedeni var. Bir tanesi filmde anlattığım olayların pek çoğuna tanık oldum ben, yaklaşık 6 sene, dörder aylık periyodlar halinde Bodrum’da kaldım çünkü. Orada çok egzantirik tiplerle de tanıştım, hani şu ‘larger than life’ denen tiplerle... Orada geçirdiğimi zamandan dolayı Bodrum’daki çok güzel mekânları da biliyorum, o mekânları kullanarak filmi zamansız yapabileceğimi düşündüm. Bir de tüm gece hayatı, çok farklı insanların biraraya geldiği ve çok az şey yaptıkları bir yer olması ve insanların kenetlenemediği, sürekli değişen bir yer olması gibi nedenlerle de filmi orada çekmek istiyordum. İstanbul’da da çekebilirdim belki bu filmi, ama ilk düşündüğüm gibi olmazdı düye düşünüyorum. Ayrıca bizim bir şansımız da oldu: Biz Bodrum’a Ekim başında gidip Kasım’ın ilk haftasında döndük. Bodrum’un havası Ekim ayında çok güzel. Hem rahat çalışmak açısından hem de filmin görüntüleri açısından önemliydi bu. Bir söyleşide “Balans ve Manevra”da da Woody Allen filmlerindeki gibi geveze karakterler olduğundan bahsediyordunuz. Neden geveze karakterler yaratmayı tercih ettiniz? Ben sözcükleri seviyorum. Aslında sinemada gevezelik pek de olumlu bir şey değildir. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçerken, sinema görselliğini ve bir sanat olma özelliğini kaybediyor diye endişelenenler bile olmuş biliyorsunuz. Diyalog, sinemasal anlatım açısından çok da tercih edilen bir şey değil; faha doğrusu senaryo kitaplarında yazılanlar hep oraya çıkıyor: “Söyleme, göster!” Ama ben sabit planda uzun uzun konuşan karakterleri çok seviyorum. Woody Allen filmlerindeki geveze karakterler, sinema alanında dünya çapında bir hegemonyası olan İngilizce’yle konuşuyorlar. Bizim bile filmlerde görmeye çok aşina olduğumuz, repliklerini yadırgamadığımız bir dil haline geldi İngilizce. Oysa Türkçe’nin bizim sinemamızda böyle bir yerleşikliği yok, bizim filmlerimizde genelde en zor çözülen konu, iyi diyalog yazımı oluyor. Siz uzun diyaloglar yazarken, bu doğallık sorununu nasıl çözdünüz? Ben yazabiliyorum, bilmiyorum. En azından yazarken hiç zorlanmadım, sonucun ne olduğuna insanlar karar varacak tabii ki. Türk filmlerindeki diyalogları ben de genelde sevmiyorum, ama bahsettiğiniz filmleri yapan insanların en az kafa yordukları konu diyaloglar oluyor, başka şeyler üzerinde daha çok düşünüyorlar. Öte yandan kimi Woody Allen filmlerinde, senaryoya bakıyorsunuz, olay örgüsü açısından hiçbir şey yok neredeyse; ama diyaloglar sizi alıp götürürüyor. O konu üzerine ne kadar kafa patlattığını fark ediyorsunuz. Ben şuna da inanıyorum aslında: Eğer özenti olmazsanız, filminiz hiçbir şekilde kötü olmaz. Eğer para kazanma amacıyla işe başlamıyorsanız, insanlara kendinizi kanıtlamak için olduğunuzdan daha da entelektüel görünmeye çalışmıyorsanız, belirli çevrelere yaranmak için veya bazı şablonlara uymak için film yapmıyorsanız, hiçbir film kötü olmaz. Şuraya kamerayı koysak mesela, sburada geçirdiğimiz zamanı kaydetsek; iyi niyetlerle yola çıkmışsak iyi bir film yapabiliriz. Ama özenti olduğunuzda, hiçbir şey başarmanız söz konusu olmuyor. Aslında diyalog, senaryo kitaplarında söylenildiği kadarıyla, yurtdışında da en belalı konu. Bir türlü başka başka insanları başka başka karakterler gibi konuşturamıyorsunuz, kaleminiz iyi olsa da oyuncular istediğiniz gtibi söyleyemiyor bu replikleri, kafanızdaki gerçekçiliğe bir türlü ulaşamıyorsunuz. Ama ben “Balans ve Manevra”da bunu yapabildiğimi, karakterleri daha önce gözümde canlandırdığım gibi konuştırabildiğimi düşünüyorum. Karakterler hakkında oyuncularla uzun uzun görüşüp onlardan da faydalandım; ama genelde senaryo aşamasında yazdığım şekliyle konuşmalarına özen gösterdim. Yazma aşamasında özel önem verdiğim için, sette diyalogları değiştirmek hoşuma gitmiyor. Şarkılarınızda baba-oğul temasının önemli bir yeri var. “Balans ve Manevra”da bu temanın yeri ne? Baba-oğul meselesi çok önemli gerçekten. Ben ailemle geçirdiğim zamana dönünce, evde baba figürü olabilecek kimsenin olmadığını görüyorum. Bazen babanın olmadığı durumlarda, evdeki kadınlar da baba figürü olma işlevini yüklenebiliyorlar; ama bizde öyler bir şey olmadı. Kadınlar ve çocuklar olarak büyüdük. Bazen eniştem geliyordu İsviçre’den. Eve bir erkek gelmesi hemen atmosferi değiştirirdi, biraz sert bir hava katardı; ama kendimizi de daha güvende hissederdik. Ben her ne kadar babamı tanımamış olsam da onu yoğun bir şekilde seviyorum. Bilmediğim, tanımadığım, ama çok önemli olan o insanı, önce arkasında bıraktığı kitaplarını okuyarak tanımaya çalıştım. Daha çocukluğumda evde Bergman filmlerinin senaryoları vardı mesela babamdan kalan veya Antonioni’nin Gece’si Bilgi Yayınları’ndan çıkmış ve babam satın almıştı. Baba yoksunluğunun yarattığı özlem bitmeyen ve takıntıya dönüşmeye müsait bir şey aslında. O yüzden şarkılara da, filmlere de sızıyor... “Balans ve Manevra”da benim babamı oynayan Kaptan Ümit karakteri, ölmüş değil ama oğlunu terk etmiş bir karakter. Benim oynadığım Timur sorunlu bir karakter; ama bunun suçunu dünyaya, babasının onu terk etmiş olmasına atıyor. Ancak bu baba-oğul temasını dahil etmem kendiliğinden gelişiyor, özellikle üzerine düşündüğüm bir şey değil. Şimdi üzerinde çalıştığım yeni bir senaryo var mesela, burada konuşunca ona da baba-oğul temasını dahil ettiğimi fark ettim. Demek ki gerçekten vazgeçemeyeceğim bir tema gerçekten. Belki psikanlizle ilgilenen kişiler, babanın ölümünü babanın terk etmesine de dönüştürdüğümü ve erken ölümünden dolayı ona kızdığımı söyleyebilirler. Üniversitede yüksek lisansınızı çizgiromanlarda kadın üzerine yapmıştınız. Sonrasında kadın konusunun bir şekilde şarkı sözlerinize de yansıdığını biliyoruz. Filminizde kadınların yeri ne? Aslında şarkı sözlerimde nasıl anlatıyorsam kadınları, filmimde de öyle anlattım. Kadınlarla ilgili şöyle bir yol ayrımı hep oluyor: Bir yanda, akademik çalışmalardan aldığımız, kadının sosyal alanda geri planda kalmasıyla, cinsiyetler arasında eşitliğin olmamasıyla ilgili sorunlar var. Erkek olduğumuz için vicdan azabı duyuyor ve bu sorunların çözümüne katkıda bulunmak istiyoruz. Diğer yanda da, yaşadığınız hayatta gündelik kadın-erkek ilişkileri konusu var ki genelde aklınız ona tam olarak yetişemiyor. Düşündüğünüz şeyleri bir yana bırakıp, canınızın istediği gibi davranabiliyorsunuz o alanda. Maço olduğum için filan söylemiyorum bunu, ama kendimin ve çevremdeki insanların yaşadıklarından, orada bireyselliğin daha öne çıktığını ve akademide okuduğumuz şeylerin çok da işlemediğini görüyorum. Film çekerken de, şarkı yazarken olduğu gibi, akademinin idealleştirdiği şekliyle değil de, yaşandığı gerçeklik içinde yansıtmaya çalışıyorum kadın-erkek ilişkilerini. Ama tabii filmde sadece kadın-erkek ilişkileri üzerinden ilerleyen bir olay örgüsü yok; hatta olay örgüsü çok da önemli değil. Ben birtakım karakterleri, onların birbirlerine değememelerini, birbirleriyle iletişim kuramamalarını anlattım. Öne çıkan belirli karakterler de yok, bol karakterli bir film ve 90 dakikada bu kadar fazla karakteri biraraya getirmek kolay olmadı. Bilerek hikâye içerisinde boşluklar bıraktım; çok önemli boşluklar değildi gerçi onlar, dolsalar da filme büyük katkıları olmayacaktı. Karakterlere eğilme tercihini yaptım ve öyküyü ikinci plana attım biraz... Film yapan biri olarak Türk sinemasının geçmişine, daha eski örneklerine bakma gibi bir ihtiyaç duyuyor muusunuz. Kendinizin, yaptığınız işin nereye oturduğunu görmek açısından? Benim hayattaki her şeyim, bir takım olaylara teğet geçmekle ilgili aslında. Çok az şey öğrenirim ben. Diyelim ki bir dönem müzik teorisiyle ilgilenirim; araştırırım, bir ay boyunca çalışırım o konuda. Bu bana ne katar, benim bundan alacağım medir? Diye yaklaşıp çok da üzerine gitmem o işin. Ama üzerine gittiğim başka işler var. Mesela müzik prodüksiyonu veya şarkı yazarlığı üzerine ya da “Balans ve Manevra “için senaryo yazarlığı üzerine epey çalıştım. Ama bir de baktım ki hiçbirini kullanmamışım. Sonuçta demek istediğim şu: Okuyorsun, okuyorsun, okuyorsun; biliyorsun; en azından bir başkası sana bir şey sorduğunda üzerine konuşacak kadar şey öğrenmiş oluyorsun. Ama iş yapmaya gelince öğrendiklerini uygulamıyorsun. Kendisinin bir şey yapması söz konusu olduğunda, insan canı ne istiyorsa onu yapıyor aslında. Şarkı yazarken de böyle bu; mesela şarkı yazma tekniklerine göre bir yere nakarat yazman gerekiyor olabilir; ama canını oraya nakarat yazmak istemiyorsa uzun uzun yazabiliyorsun şarkıyı. Sinemada da öyle bu. Bu söyleşi daha kapsamlı bir şekilde, Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2005 sayısında yayınlanmıştır.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Kutsal Hazine Avcıları
Tanrı’yla konuşmak mi istiyorsun? O zaman beraber gidip onu görelim, yapacak daha iyi bir işim yok...
Indiana Jones
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com