Dario Argento: "Herkesin bir karanlık tarafı var"
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Önce film eleştirmeniydi, sonra arkadaşı Bernardo Bertolucci ile birlikte Sergio Leone'ye senaryo yazarak sinemaya geçti, başta "Suspiria" olmak üzere beyazperdeyi kan gölüne çevirdiği korku filmleriyle tanındı. Sansür kurumundan ve filmlerinin haklarını satın alıp vizyona sokmaktan vazgeçen dağıtımcılardan çok çekti ve git gide daha az film çekmeye başladı. Şiddetin sınır tanımaz sinemacısı 64 yaşındaki Dario Argento son filmi "Rest" ile sinemalarımızda...
Dario Argento, 70’li yılların ikinci yarısı ve 80’ler boyunca çektiği “Profondo rosso” (1975), “Suspiria” (1977), “Inferno” (1980), “Tenebre” (1982), “Phenomena” (1985) gibi filmlerle korku sineması türü içinde farklı tarzıyla belirmişti. 90’larla birlikte, kendi deyimiyle “dağıtımcıların eskisi gibi olmaması” nedeniyle daha az film çeken usta yönetmen, iki yıl önceki “Uykusuz”un (“Non ho sonno”, 2001) ardından bu hafta da “Rest” (“Il Cartaio”, 2004) ile sinemalarımızda. Filmlerinde esin kaynağı olarak kâbuslarını alan Argento, “bilinçaltının keşfini sağladığını söylediği” Freud'a saygısının sonsuz olduğunu her fırsatta belirtiyor. “Rest”te polisi ve dedektifleri kandırarak aptal durumuna düşürüp, şantaj yaparak işlediği cinayetleri izlettiren bir seri katilin hikâyesi ile seyirci karşısına çıkan Argento, kullanmaya hiç çekinmediği ‘klişelere’ yine fazlasıyla başvurduğu filminde eski günlerini aratsa da, kimi sahnelerde yine ustalığını konuşturuyor… Filmleriniz için daha önce bir kısmı aşk, bir kısmı korku, bir kısmı şok, bir kısmı gerilim demiştiniz. “Rest” tüm bunları kapsıyor mu? Sanırım evet. Film, bir İngiliz turistin kaçırılması ile başlayan polis araştırmasını anlatıyor. Fidyeci bir elektronik dehası ve ileri teknoloji ürünü olan aletler kullanıyor. Polisi kendisi ile bir video oyunu oynaması konusunda onu ikna ediyor. Polis kazanırsa kaçırdığı kızı serbest bırakacağını, kaybederse kızı öldüreceğini söylüyor. Film boyunca bu gerilimli oyun devam ediyor. Ve polis kaybediyor, katil polise kurbanını nasıl öldürdüğünü anlatan bir video gönderiyor. Bu filmde cinayetler ve kan görecek miyiz? Elbette ki her korku gerilim tarzı filmde olduğu gibi polis ve katil arasında bazı sahneler var. Fakat diğer filmlerime oranla daha az kan göreceksiniz. Filmin gerilim sahnelerinin yarattığı korku kanın değil, durumun ve sürpriz değişimlerin yarattığı gerilimler. Elbette diğer filmlerimde olduğu gibi bu filmimde de kâbuslar ve rüyalara ayrılmış bölümler var. Fakat bu gerçek bir dedektif polisiye filmi... Filmin sonunda her şey seyirciye çözülen birer düğüm olarak sunuluyor. En sevdiğim yazar olan Conan Doyle'un kitaplarındaki gibi tam bir matematik teoremi çözülüyor. Diğer filmlere göndermeler var mı? Her filmimde Conan Doyle'un kitaplarına göndermeler ya da alıntılar vardır. Bunu herkes fark etmez. Yalnızca bazı eleştirmenler örneğin festivallerde karşılaştığım Alberto Frossino bunları istinasız yakalar ve her festivalde kendisi ile saatlerce Conan Doyle tarzı hikâyelerden bahsederiz. Filmde Amerikan filmlerinde olduğu gibi iyi ve kötü var mı? Hayır filmin hiç bir ögesi Hollywood'dan bir iz taşımıyor. Video oyunları dışında en ufak bir özel efekt yok. Bunlar da çok basit ve ilkel efektler. Tamamen iyi olan bir kahraman yok. Polis müfettişleri -ki bu filmde iyi adam olmasını bekleyeceğimiz karakterler onlar- içki içiyorlar, sorumluluklarını boş veriyorlar... Yani herkesin bir karanlık tarafı var. Peki ya Stefania Rocca'nın canlandırdığı kadın kahraman? Stefania, Anna karakterini canlandırıyor. Bir polis müfettişi. Oldukça soğuk kanlı, profesyonel biri... Fakat onun da karanlık tarafları var. Karanlık bir geçmişe sahip. Neden filminizde doğal ışık kullanmaya karar verdiniz? Çünkü bu farklıydı. Bilinçaltının uyarılarını hızlandıracak ve seyirciye gerilim ve gizem duygusunu yaratacak görüntüleri böyle elde edebilirdim. Bu bazı filmlerde oldukça güçlü bir duygu yaratır. Örneğin Soderbergh’in “Traffic” filminin bazı bölümleri de doğal ışıkla çekilmiştir. Ve bence çok başarılıdır. Bazen renkleri çok doğal olan resimlere bakarken kendinizi rahatsız olmuş ve resmin içinde kaybolmuş hissedersiniz. Bu, onun gibi bir şey. Fransa'da çok popülersiniz, Chaier sizi idol haline getirmiş durumda. Amerika'da hakkınızda kitaplar yazıldı. Herkes sizi çok iyi tanıyor. Peki ya İtalya'da durum nasıl? Şikayetçi olamam. Benim yaptığım işleri beğenen eleştirmenler var. Elbette ki halkım çok değişti. İlk başarımı 70'li yıllardaki filmlerimle elde etmiştim. “Deep Red”, “Suspiria”, “The Bird With The Crystal Plumage” bunlardan bazılarıydı. O yıllarda bu film tarzı aşılacak çok uzun bir yol ve bir sürü yenilik demekti. De Palma ve Carpenter bu konuda birer uzman olmaya adaydılar. Özellikle erkek izleyiciler için muhteşem bir yeni dünyaydı korku filmleri. Günümüzde ise korku filmi denince Amerikan yapımı özel efektlere dayalı ilginç çalışmalar akla geliyor. Ben tüm bu zaman boyunca kendi yolumda ilerledim ve fark ettim ki benim izleyicim sadece erkekler değil aynı oranda kadınlardan da oluşuyor. Kim bilir belki de bu yüzden filmlerimde çoğu zaman kadın kahramanlar kullanmışımdır. Hiç iyilik hakkında filmler yapmayı düşündünüz mü? Filmlerim benim iç dünyamı ve karanlık tarafımı yansıtıyor. Hikâyelerim sinema perdesine aktarılmış düşüncelerimden ibaret. Ve bence kendime ait bir tarzım var bu konuda. Böyle düşününce kendimi Stephen King'e yakın görüyorum. Filmlerimden ve onun hikâyelerinden oturup çok bahsederiz. Hatta dört kez hikâyelerini film yapmamı önerdi. Fakat bunu yapamam. Çünkü biliyorum ki hikâyeyi alacak, kesip biçip değiştirip sonra da kendime uygun bir hale getireceğim. Fakat ona ve kitaplarına çok büyük saygı duyduğum için bunu yapamam diye düşünüyorum. Bu, onun eserlerine haksızlık olur. Çünkü onlar da onun karanlık tarafının aynaları. Sizi en çok etkileyen sinemacı kimdir? Bir çok film eleştirmeni beni “İtalya'nın Hitchcock”u olarak tanımladı başlarda. Ama benim etkisinde kaldığım sinemacı tamamen başka birisi, başka bir dönem: Alman ekpresyonist sineması, Fritz Lang ve Carl Dreyer. Dreyer'in “Vampir” adlı filmi beni çok etkilemiştir. Ailemle birlikte gördüğüm ilk korku filmi ise “The Phantom of the Opera”ydı. Çok korkmuştum ve beni öylesine etkiledi ki, daha fazla korku filmi izlemek istedim. Bir başka çok sevdiğim korku filmi ise “The House Of Wax”dı. Kendinizi hâlâ bir korku fanatiği olarak sınıflandırır mısınız? Ben bir fanatiğim! Evet. Korku filmlerini hâlâ seviyorum. Garip olan ve düşünmemizi sağlayan her şeyi çok seviyorum aslında. Mesela “Wild at Heart”ı gördünüz mü? Bence son derece hoş bir film. Çok hoş, yumuşak ve nazik bir film. Neyse beğenmeseniz bile farklı olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. İşte benim tarzım bu; yani farklı olacak ve sizi düşündürecek.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Ne Yaptığını Biliyorum ( 4 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
CNBC-e'de bu akşam 22:00'da Ne Yaptığını Biliyorum adlı 1997 yapimi korku-gerilim filmi ekrana geliyor.
Replik
Kelebek Etkisi
Sadece zekanı bir film gibi düşün, durdurabilir, geriye alabilir, ağır çekimde istediğinde bütün detayları elde edersin.
Dr. Redfield
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com