Kayıt
Cafer Panahi ile "Kanlı Altın" üzerine...
Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Alemin bildiği adıyla Jafar, bizim dilimizde Cafer. İranlı Azeri yönetmen Cafer Panahi 1990'larda yükselen İran sinemasının en önemli genç isimlerinden birisi. Kendi deyişiyle 'yahşi' İstanbul'u çok özlemiş. Ne de olsa beş yıl önce 'Ayna' ile Altın Lale aldığı İstanbul Film Festivali'nin onun için özel bir yeri var. Üstelik bu yıl İstanbul'a bu kez juri üyesi olarak yine konuk olacağı için de pek sevinçli. Panahi ile görüştük.
Cannes ve Venedik gibi önemli festivallerden gelen bol ödüllü sinema serüvenine, ustası Abbas Kiarostami’nin senaryosunu yazdığı ilk uzun metrajlı filmi ‘Beyaz Balon’ ile başladı, ‘Ayna’ ve ‘Daire’ ile sürdürdü. Şimdilerde ise son filmi ‘Kanlı Altın’ ile uluslararsı festivallerde baştacı ediliyor. ‘b>Yaşamın ta kendisini anlatıyorum, gözattıp geçtiğimiz gazete haberleri gibi onlar, aslında her şey aramızda olup bitiyor’ diyor filmleri için. Cannes, Venedik gibi festivallerde aldığı büyük ödüllerle adından övgüyle söz ettirse de iki yıl önce transit vizesi olmayan bir İran vatandaşı olarak Amerikalı yetkililerce havaalanında zincirlendiğinde gazetelere haber olduğunu hatırlıyor hemen. Filmleri İran’da yasaklı. Ama ülkesinin bir gün özgür bir yönetime kavuşacağı umuduna sahip çıkmayı istiyor, bir yandan da koşulları zorlayarak film çekmeye devam ediyor.
Cafer Panahi ile geçtiğimiz geçtiğimiz kasım ayındaki Selanik Film Festivali’nde karşılaştık. Kendi deyişiyle ‘yahşi’ İstanbul’u çok özlemiş. Ne de olsa beş yıl önce ‘Ayna’ ile Altın Lale aldığı İstanbul Film Festivali’nin onun için özel bir yeri var. Üstelik gelecek yıl İstanbul’a bu kez juri üyesi olarak yine konuk olacağı için de pek sevinçli. Panahi ile filmleri, dünya sineması ve dünyevi sorunlar üzerine konuştuk.
İranlı bir sinemacı olarak yasaklı koşullarda film yapmak zor olsa da sizler azimle devam ediyorsunuz ama vazgeçme noktasına geldiğiniz oluyor mu hiç? ‘Daire’ İran’da hiç gösterilmedi ve son filmim ‘Crimson Gold’un da vizyona girmesi yasaklandı. Öyle ki dağıtımcılara veya yapımcılara özel bir gösterim olanağı bile tanınmıyor. Ama sinema zaten söylemek isteklerini sanatsal bir ifadeyle anlatma yolu ve biz de bunu buluyoruz. Bu koşullara rağmen ve bu koşullarla birlikte sinema dilimizi oluşturduk. Ayrıca dışarıdan bakıldığında işler çok zor görünebilir ama içinde yaşadığınızda zorlukların üstesinden gelmeyi öğreniyorsunuz. Düzeni tanımak bir avantaj tabii ki, bir sure sonra hareket kabiliyetiniz arıtıyor. Tabii ki tüm bunlarla uğraşmak bazen çok yorucu oluyor ama sinema yapma isteği herşeyin üstünde. Ben o kadar sık film yapmıyorum ama nedeni kendimi tekrarlamamak. Yoksa şu anda her yıl bir ya da iki film yapabilecek durumdayım ama özellikle bundan kaçınıyorum yoksa kariyerimin sonu olur. Zaten zamanın geldiğini bilirsiniz, bazen yolda yürüken takıldığınız bir görüntü, bazen bir gazete haberi size yeni bir projenin kıvılcımını çakar. Zaten filmlerinizin de aslında günlük gazete haberlerinden esinlenerek oluşuyor değil mi? Evet çünkü yaşamın ta kendisini anlatıyorum, gözattıp geçtiğimiz ‘sıradan’ gazete haberleri gibi onlar, aslında her şey aramızda olup bitiyor. Her gün önünden gelip geçtiğiniz, dikkatinizi vermediğiniz bir şey bir gün farklı bir uyarıyla gerçek anlamını buluyor. Örneğin son filmim ‘Crimson Gold’ için de bir gazete haberinden yola çıktım. ‘Daire’ kadınların içine şıkıştıkları kısır döngüyü anlatıyordu. ‘Crimson Gold’da ise bu kez aynı koşullar içinde sıkışan erkekler var. Evet, bu kez erkeğin yaşadığı sıkıntıları, kendilerinden beklenen toplumsal değerler ve gelenekler içindeki çaresizliği öne çıkarıyorum ama filmlerimde esas olarak insanlık durumlarını ve sorunlarını yansıtma derdindeyim. ‘Daire’de kadınları ön plana aldım çünkü onlar erkeklerden daha izole yaşamak zorundalar ve doğal olarak daha çok korunmaya, temsil edilmeye ihtiyaçları var. Ama erkekler de büyük güçlük yaşıyorlar. Onların sıkışmışlıkları kadınlardan belki biraz farklı ama sonuçta onlar da kapana kısılmış. Bu filmde bir başka daire bu kez erkeklerin etrafında dönüyo ve kıstırıyor. Dikkat ederseniz, filmde bir partinin yapılacağı evin önünde tutuklama yapan polis kadınlarla birlikte erkekleri de alıyor ve onları ayrı ayrı arabalara bindiriyordu. Yani erkekler de ahlak zabıtasından paylarını alıyorlar. Bunlar İran’da yaşanan günlük gerçekler malesef. Her şeyden önce sınıf farklılıkları üzerine bir film ve önceki yapımlarınızdan daha karanlık bir tonu var. Aslında karanlık olan yaşadığımız durum, filmlerim değil. Ülkemde iki sınıf var; fakir ve zengin. Orta sınıf gittikçe azalıyor. Bu sorun çoğu ülkede yaşanıyor. Evet , filmde esas olan sınıflar arasındaki fark. Erkek evleneceği kıza mücevher, altın almak isterken yaşadığı sıkıntıyı ve evlere pizza dağıtırken gördüğü farklı sınıflardan, refah içinde yaşayan insanların ondan farkını izliyoruz. Adam kendisini hiç güvende hissedemiyor, hayat her an ayaklarının altından kayabilir. Bu nedenle çevresiyle, evleneceği kızla ilişkileri mesafeli ve soğuk çünkü çaresiz. Adaletsiz bir sistemin çürüyeceği, değer yargılarının yozlaşacağı ortadadır. Toplumda küçük bir şey yanlışsa bundan tek bir birey değil herkes sorumludur. Filmde de böyle bir replik kullanmışsınız zaten … Hükümetin başından aşağıdaki en küçük hırsıza kadar herkes eşit derecede sorumludur. ‘Bir sarhoşu tutuklayacaksan hepsini tutuklaman gerekir’ diye eski bir İran deyişinden gelir. ‘Beyaz Balon’, ‘Ayna’ ve ‘Daire’ bütün fimlerinizin öykü anlatımında bir daire devinimi var. Ama bu kez daire normal deviniminde değil sondan başa doğru dönüyor. Filmin başında öykünün finalini göstererek entrikanın yerine yaşananlara dikkat çekiyorsunuz. Evet, bu kez farklı bir anlatım denemek istedim. Genel yaklaşım olarak izleyici filmde finale odaklıdır ve filmi takip edebilsinler diye de böyle yapılır. Filmin başında kahramanımızı soygun için bir kuyumcuya girişini, dükkan sahibi öldürdükten sonra intahar edişini izliyoruz. Normal anlatımda ‘nasıl yapacak da olacak’, sorusu yerine ‘neden yaptı’ sorusuna zemin hazırlamak istedim. Resmi yasaklar ve sansür bir yana bir sinemacı olarak ‘oto sansür’ tehlikesiyle nasıl başa çıkıyorsunuz? ---Sanatçının resmi sansürden çok kendini sansürleme tuzağına düşmesi çok daha tehlikeli bir şey bence. Evet, ülkemde bazı yasaklar olabilir ama cezalandırılmaktan korktuğum için kendimi sansürlemem çok daha trajik olur. Bu nedenle söylemek istediğimi kendi sinema dilimle anlatmaktan başka çarem yok. Ben de bunu yapıyorum. Sinema benim için yaşam savaşı gibi bir şey. Siz gerçek savaşta bile sinemaya sarıldınız. Askerliginizin İran-Irak savaşına denk dustugunu biliyoruz ama savaşmamanın bir yolunu buldunuz değil mi? Evet, savaşta silah yerine kamera taşıdım. Zaten daha ortaokulda bir öyku yarışmasında ödül kazanmıştım ve kültür sanatla, sinemayla çok ilgiliydim ve 8 mm ile başlamıştım. O dönem Iran’da çok az TV programı üretiliyordu, ben de onlara bir belgesel yapma teklifinde bulundum. ‘Verin bana bir kamera, ben size yeni birşeyler yapayım’ dedim ve oldu. Gerisi de geldi zaten. Tahran’da film ve TV okudum, bildiğiniz gibi Zeytin Ağaçları Altında’da Abbas Kioristami’nin asisitanlığını yaptım, kısa filmler filan derken 35 yaşında ilk filmimi çektim. Son dönem festivallere gelen filmlerde değişen dünya haritasıyla birlikte iyice karmaşıklaşan varoluş mücadelesi ve bireyin kimlik mücadelesi konu ediliyor. Dünya sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada, Selanik’te yarışma koşulu olarak ilk ve ikinci filmler var yani hepsi yeni ama hepsinin ortak noktası ciddi sosyal sorunlara değinmesi. Bu sorunlar da kuşkusuz sadece anlatıldığı coğrafyanın değil bir çok ülkenin sorunu. Bu açıdan festivallerdeki yeni yapımlar çok önemli. Dünyanın dört bir yanından gelen filmler dünyanı sorununa, dünyevi sorunlara ayna tutuyor. Ancak bu filmlerde çok ciddi problemler gündeme getirilse de bence işin sanat yönü çok daha önemli. Bazen bu atlanılıyor ve konusunun önemine, yaklaşımının hassasiyetine rağmen sinema dili oluşturulmadığı için malesef kötü filmler çıkıyor ortaya . Sinemacının derdini, söylemek istediğini sanatsal, sinematik bir dille anlatması gerek. Aksi takdirde sinema değil bildiri olur. Bu da sanat adına yıkıcı bir nokta. Özellikle genç sinemacıların buna dikkat etmesi gerek.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Takvim Kızları (11 Ekim 2008 20:45 Tv8)
Helen Mirren, Julie Walters, John Alderton, Linda Bassett, Annette Crosbie ve Philip Glenister'ın oynadığı "Takvim Kızları" adlı film bu akşam 20:45'te Fox ekranlarında...
Replik
Ucuz Roman
Vincent Vega: Bu lanet olasıca milk shake gerçekten çok güzel. 5 dolar eder mi bilmiyorum ama lanet olsun gerçekten çok güzel.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com